Üç Ayları Nasıl İhyâ Etmeli

18.03.2018 tarihinde Yazılarım kategorisine eklenmiş, 2.579 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

uc-aylar-ne-zaman-basliyor-uc-aylarin-5950554_669_o

“ Üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilir.  Üç ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (sav)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Geniş halk kitleleri tarafından özel bir hassasiyet gösterilerek çeşitli ibadetlerle ihya edilegelen ayları ihyâ ve bu üç aydaki  “Kandil Geceleri” adı altında “kutsal veya mübarek” olarak ilan edilen geceleri kutlamak  konusunda öteden beri farklı yorumların yapıldığı herkesin malumu.

İfrat görüşü benimseyenler, Ramazan ayına girene kadar Receb ve Şaban aylarının tamamını oruçla geçirmeyi ve bu iki aya özgü olduğu kanaatiyle bazı namazlar kılmayı adet haline getirmişlerken, Tefritgörüşü benimseyenler, Üç aylar dediğimiz zaman dilimine herhangi bir özellik tanımanın doğru olmadığını, bu zaman diliminde tutulan oruçların, kılınan namazların ve yapılan diğer ibadetlerin tümüyle bid’at olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iki kesimin her birinin, zaman zaman diğerini en ağır şekilde suçlayıcı ve itham edici tavırlar sergilediği hatta tekfirleştiği de görülmektedir.

Bu yazımızda, gerek “Üç aylar” geleneğine karşı çıkan bazı çevrelerin, gerekse bu gelenek konusunda aşırı bir hassasiyet gösterdiği ve bu sebeple bazı bid’at tutumlar sergilediği gözlenen kesimlerin birbirine taban tabana zıt olan bu anlayışları konusunda Sünnet-i seniyye’ye ve Selef-i salihin’in davranışına uygun olan orta yolu ifade etmeye çalışacağız.Tevfik Allah(cc)’dandır..

Üç aylarla ilgili rivayetlere ve bu aylarda  kutsal addedilen gecelerle ilgili bilgilere geçmeden önce İslâm’ın Zaman Kavramına bakışını kısaca inceleyelim:

  A)  KUR’ÂN’DA VE SÜNNET’TE ZAMAN

Evreni ve evrendeki her şeyi yoktan var eden Allah, yaratılmış şeyleri “zaman” ile sınırlandırmıştır. Zamanın belli dilimlere bölünmesiyle yıllar, aylar, haftalar ve günler oluşmuştur.

İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet; yıllık, aylık, haftalık ve bilhassa günlük hayatın değerlendirilmesiyle ilgili ince detaylara yer vermektedir. Diğer yandan bazı ibadetler ve özellikle namazın zamanla doğrudan ilgisi vardır. Hatta farz, vacipve nafile namazlar, zaman tanzimine yönelik gayeler taşımaktadır.[1]

Kur’ân-ı Kerîm’de bizzat zaman kelimesine rastlanmamakla birlikte, zaman mefhumu çok çeşitli kelime ve kavramlarla ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, zaman bildiren kelimeler içinde en çok “yevm/gün” üzerinde durmaktadır. Yevm kelimesi, Kur’ân’da çeşitli şekillerde (müfred, tesniye, cemi, marife, nekre) 474 defa zikredilmektedir.[2] Âyetlerde zikredilen gün -değişik anlamları olmakla beraber- daha çok âhiret günü anlamındadır. Bununla birlikte dünya günü manasında kullanılmış olan yevm kelimesine de rastlanmaktadır. Allah Teâlâ, yılın her gününü bir tutmamış, kapalı veya açık biçimde  bazılarının daha faziletli olduğunu belirtmiştir. Kur’ân’da faziletine vurgu yapılan günler arasında Zilhicce’nin ilk on günü[3], Kurban bayramı ve Arefe günleri[4] ile Kadir Gecesi[5] sayılabilir.

Haftanın günlerinden bir kısmı özel ismiyle Kur’ân’da yer almıştır. Örneğin, hafta manasına gelen Cuma kelimesi, haftalık farz namazı tespit etmek için bir kere zikredilmiş ve geçtiği sûreye ad olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de günün belli kısımları (leyl, fecr, nehar) üzerine yemin edilmiş ve yine günün belli dilimleri bazı sûrelere isim olmuştur (Leyl, Duhâ, Asr, Fecr). Bu da zamanın Allah katındaki değerini ve Kur’ân-ı Kerîm’in zaman tanzimine verdiği önemi göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi hadis-i şeriflerde de zaman kavramı çeşitli türevleriyle çokca zikredilmiştir. Kıyamet alametleriyle ilgili bir hadiste; “Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay hafta gibi, hafta gün gibi, gün saat gibi, saat debir çıra tutuşması gibi (kısa) olur.”[6]buyrulmaktadır. Yine Efendimiz, kıyamet alametlerinden bahsederken, Deccal’in inişini de zikretmiş, orada bulunanlar onun dünyada ne kadar kalacağını sorduklarında Rasûl-i Ekrem: ”Kırk gün (kalacak). (Onun) bir günü bir sene gibidir. Bir günü, bir ay gibidir. Bir günü bir hafta gibidir. Diğer günleri, sizin günleriniz gibidir”[7]buyurmuşlardır.

Mutlak olarak gün kavramının ele alındığı hadislerin hâricinde, haftanın yedi günü, özel günler ve hicri aylar hakkında da hadisler rivâyet edilmiştir. Hz. Peygamber, aynı ölçüde olmamakla birlikte her günün faziletini belirtmiş, bu günlerde vukû bulan hadiseleri haber vermiş ve günlerle ilgili önemli tespitlerde bulunarak, belli günlerde bazı işlerin yapılmasını teşvik etmiştir.[8]

Ümmetine oruç tutmayı tavsiye eden Hz. Peygamber, bu tavsiyesini bazı günlerde yoğunlaştırmıştır. Bunlardan Pazartesi ve Perşembe günlerini ay boyunca oruçlu geçirmeye güç yetiremeyenlere, o hicri ayın ilk Pazartesi ve Perşembe gününde oruç tutmaları önerilmiştir. Çünkü bu dönemde oruç ibadeti, ayın diğer zamanlarına göre bünyeyi daha az yormakta, kişiye daha kolay gelmektedir. Yine dolunaydan sonraki dönemle ilgili olarak hadislerde kan aldırılması (Hacamat)  tavsiye edilmiştir. Ancak bunun özellikle hicrî ayın on yedinci gününde yapılmasının istenmesinin ardında bir hikmet bulunmaktadır. Zira dolunayın zararlı etkilerine  maruz  kalan  insanların  bünyeleri bu dönemde zayıflamakta, damarlarındaki kan miktarı azalmaktadır. [9]İşte tam bu noktada O’nun her sözünün ardında bir hikmetin bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Zira günümüzde ilim adamlarının belirttiği hususları, Allah Rasûlü bundan asırlar öncesinde dile getirmiştir.

Haftanın günlerini değerlendirme konusunda Müslümanlara tavsiyelerde bulunan Hz.Peygamber’in, hicrî ayların belirli günleri hakkında da bazı emir, tavsiye ve yasakları bulunmaktadır.

Hadislerde ayın ve yılın belli günleri sair zaman dilimleri içinde ayrıcalıklı bir  yere konmuş, bir kısım özel günlerin faziletine işaret edilmiştir. Haftanın günleri arasında, fazileti hakkında en fazla hadis rivayet edilen gün Cumadır. İçerisinde duaların reddedilmediği bir saatin bulunduğu bu gün, diğer günlerin efendisi olarak nitelendirilmiştir. Cumanın ardından Pazartesi ve Perşembe günleri, Hz. Peygamber tarafından seçkin kabul edilen günler olarak karşımıza çıkmaktadır.[10]

Şüphesiz ki Allah Rasûlü haftanın her gününü  ve zamanını kulluk şuuru içerisinde, ibadet ve hayırlarla dolu olarak geçirmiştir. Ancak, araştırmalardan çıkan sonuç, O’nun bazı günleri ve zamanları diğerlerinden daha faziletli kabul ettiği ve bu günlerde ve zamanlarda zikir, dua ve ibadetini arttırdığıdır.

B) ÜÇ AYLAR

“Üç Aylar”  Receb ayı ile başlayıp, Ramazan ayı ile biten feyizli ve bereketli bir maneviyat mevsimidir. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, manevi huzur ve sükunun kalplere doğduğu, ilahi rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince, mü’minlerin ruhlarını manevi bir hava kaplar. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (sav)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilir. Nitekim Enes b. Mâlik (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber (sav) şöyle derdi: Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”[11]

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise,  “Kandil Geceleri” adı altında “kutsal veya mübarek” olarak ilan edilen beş mübarek kandil[12] gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine; Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine; Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine; Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

1) RECEB AYI: Muharrem ile başlayan ve Zilhicce ile sona eren Kamerî takvim aylarının yedincisi olan Receb, aynı zamanda “üç aylar”ın ilkidir. Hz. Peygamber (sav) ‘in Receb ayı girdiğinde: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”diye dua ettiğini nakletmiştik. Halk arasında meşhur olan, “Receb Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır; Ramazan ise ümmetimin ayıdır” şeklindeki muhaddislerin çoğunca uydurma sayıldığını da burada ifade etmiş olalım. [13]Nitekim günümüz İslam alimlerinden Yusuf el Kardavi de bu rivayetle ilgili şunları söylüyor: “Receb, Allah’ın ayıdır…” diye başlayan hadis münker ve çok zayıf bir hadistir. Hatta alimlerin çoğu ona  “Mevzu” demişlerdir. Yani Allah Rasulü (sav) adına uydurulmuştur. Dini ve ilmi yönden herhangi bir kıymeti yoktur. AIimlere düşen insanları sakındırmak için bu yalan ve uydurulmuş hadislerden insanları haberdar etmektir.” [14]

     Hz. Peygamber (sav), Receb ayında çok sık oruç tutmuştur. İbnu Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Resulullah (sav) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, ‘Gâliba) hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)’ derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz; ‘(Galiba) hiç tutmayacak’ derdik.”[15]Hz. Peygamber (sav), her ay üç gün oruç tutardı. Bu üç günü, bazen ayın başına, bazen ortasına (eyyâm-ı bîd: kamerî ayların 13, 14 ve 15./dolunay geceleri), bazen da sonuna rastlatırdı.  Özellikle dolunay günlerinde oruç tutmayı tavsiye ettiği nakledilir. Hatta bu günlerde orucu emrettiği ve faziletini belirttiği olmuştur: Abdullah İbnu el-Kaysî, babasından anlatıyor: “Resulullah (s.a.), bize eyyam-ı bi’z’de yani ayın onüç, ondört ve onbeşinci günlerinde oruç tutmamızı emrederdi ve ‘Bunlar yıl orucu vaziyetindedir’ derdi.” Bu hadislere dayanarak, her ay üç gün oruç tutmak, nafile oruçlar arasında sayılmıştır. Ve dahi Ramazan’dan sonra en sevaplı nafile oruçlar, Recep ve Şaban aylarında tutulan oruçlardır. Ama şunu söylemekte fayda var: Receb ayını tamamen oruçlu geçirme ve bu aya mahsus özel bir oruç tutmanın faziletine dair de ne Hz. Peygamber (sav)’den, ne de Sahabe’den (Allah onlardan razı olsun) gelmiş sahih bir rivayet yoktur.[16] Üç ayları hiç ara vermeden tutmak sünnet ve müstehap da değildir, hatta bunun bid’at olduğu alimlerin cumhurunun görüşüdür.[17]

Recep ayının içinde özellikle ülkemizde kutsal sayılan iki gece bulunmaktadır. Birincisi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Recep ayının ilk Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece “Regaib gecesi” olarak kutlanır. Birtakım takvim yaprakları ve ehil kimseler tarafından yazılmamış olan “Namaz Hocası”, “Dua Kitabı” türünden kitaplarda,  Hz. Peygamberin Regaip gecesinde ana rahmine düştüğü,  Recep ayının ilk Perşembe günü oruç tutup gecesinde Regaip namazı adıyla bir namaz kılmanın sevap olduğu ve bu gecenin birçok faziletinin bulunduğu yönündeki rivayetlerin “asılsız” olduğu hadis âlimlerince belirtilmiştir.[18]Nitekim Ali el-Karî ve Şevkânî  gibi alimler şöyle derler: ”Receb ayının ilk gecesi veya herhangi bir gecesi belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler uydurmadır.”[19]Yine İbni Hacer şöyle der: ”Receb ayının ilk cuma gecesi –ki “Regaib Kandili” olarak anılmaktadır– belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler arasında da Hz. Peygamber (sav)’den sağlam tariklerle gelen bir rivayet yoktur.”[20]

Günümüz alimlerinden Vehbe Zuhayli de şöyle demektedir: “Her ne kadar bazı rivayetlerde Regaib ve Berât kandillerinde kılınacak nafile namaz çeşidinden bahsediliyorsa da muhakkik hadisçiler bu rivayetlerin uydurma olduğunu, dolayısıyla sırf bazı kandillere has nafile namaz bulunmadığını ispat etmişlerdir. Hatta herhangi bir şer’î dayanağı bulunmadığı halde halk arasında yaygın hale getirilmiş olan ve bazı mübarek gecelere mahsus olduğu zannedilen namazları cemaatle kılmak bidat olduğu için mekruhtur. Halk arasında Regaib gecesi namazı diye meşhur olan ve tamamen uydurma olan namazda olduğu gibi. Çünkü sahih hadis kitaplarında böyle ve bu isimle bilinen herhangi bir namaz yoktur.” [21]

Tasavvuf kitaplarında yer alan: “O ayda bulunan İlk Cuma gecesinden gafil olmayın. Çünkü o, meleklerin regaip diye isimlendirdikleri bir gecedir. Kim recep ayının ilk Perşembe gününü oruç tutar ve o günün, akşamla yatsı arası on iki rekat namaz kılarsa, (namazın keyfiyetini açıkladıktan sonra) AllahuTeala o kimsenin günahlarını bağışlar”[22]  rivayeti hakkında İbnu’l-Cevzi şunları söyler: “Bu hadis Allah Rasulu (sav) üzerine uydurmadır. Ali İbn Abdillah bu rivayetiyle ilim ehli tarafından itham olunup yalancı sayılmıştır. …Ben doğrusu ramazan ve teravih namazlarına nazaran insanların bunda, nasıl izdihamlaştıklarını garibsiyorum. Çünkü bu namaz halk indinde diğerlerinden daha büyük ve değerlidir. Çünkü bu namazda diğer beş vakit namaza gelmeyenler hazır bulunmaktalar.”[23] İbnu’l-Cevzi’nin garipseyerek söylediği durumun ülkemizde şuan fazlasıyla olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Farz namazları kılmayan nice kimselerin kandil gecelerinde cami cami dolaştıklarını görmekteyiz ve duymaktayız. Dine karşı kayıtsız davranışlarda bulunan ve yılın çoğunda Allah için alınlarını secdeye koymayan milyonlarca insanın “kutsal” görülen bu gecelerde yüzlerce rekât namaz kılıp sabahlamaları gerçekten içler acısı ve ağlanacak bir durumdur. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, cami ve mescidlerini kabir haline getirip, Kur’an’a hayatlarında sırt dönenlere, gaflet ve isyan içinde yaşayanlara, Kandiller, Mevlidler değil, Kur’an ve Sünnet bilgisi gerekmekte. Râsul-i Ekrem (sav)’in : “Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur (reddedilmiştir). Her bid’at dalalettir.”[24] buyurduğu bilinmektedir. Bu hadisteki“Küllü bid’atün dalaletün” hükmü umumi bir beyandır. Bugün; kandil gecelerinde devlet televizyonlarından mevlidler okunmakta ve dua edilmektedir. Bu dualarda Allahu Teala’nın dinine karşı savaşan ve binlerce mü’mini şehid eden tağutlara bile dua edilmektedir. Bu husus göz ardı edilmemelidir. [25]

Receb ayındaki ikinci kutsal görülen gece; Receb ayının yirmi yedinci gecesi olan “Mi’rac gecesi”dir. Hz. Peygam­ber(sav)’in, hicretten bir süre önce, Allah’ın emri ile Mescid-i Harâm’dan Ku­düs’te  bulunan  Mescid-i  Aksâ’ya  götürüldüğü, oradan  semaları  katedip Rabbi’ne   yükseldiği   tarihen   sabit   gerçek   bir  olaydır  ve   buna   Mi’rac denir.[26] Ancak bu geceye mahsus herhangi bir ibadet sahih olarak nakledilmiş değildir. Bazı tasavvufi eserlerde “Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. “ [27]gibi ifadeler vardır. İmam Aclûnî bu tür rivayetler hakkında şöyle der: “Bu rivayetlerin Kûtu’l-Kulûb, İhyâu Ulûmiddîn, Tefsîr-i Sa’lebî gibi (tasavvuf ağırlıklı) kitaplarda yer almasına aldanılmasın. Her ne kadar İhyâu Ulûmiddîn, Kûtu’l-Kulûb adlı kitapların yazarları (İmam Gazali ve Ebû Talib el-Mekkî) bu hadisleri zikretse de bu konuda ne sünnette ne de hadis imamlarının yanında herhangi bir (sahih hadis) bulunmaktadır. Çünkü sünnet (onların demesiyle değil) ancak Peygamberin sözü, fiili ve takriri ile sabit olur.”[28]Söz Kûtu’l-Kulûb, Gunyetü’l-Talibîn ve İhyâu Ulûmiddîn gibi kitaplardan açılmışken İmamLeknevi’nin şu güzel tespitini aktaralım: “(Bu tür namazların) Ğunyetü’t-Talibin ve sufilerin diğer kitaplarında zikredilme­sinin herhangi bir önemi yoktur. Bu konuda itibar edilecek olan, hadisin subûtü için hadis alimlerinin rivayet ve şehadetleridir, kişilerin keşifleri değildir. Muhaddislerin bu konuda şiddetli davranmaları gerçekten çok yerindedir. Çünkü onlar baktılar ki bu namazlar, havas ve avam herkes arasında Allah Rasulü’nden (sav) rivayeti sabit olduğu zannıyla yayılmakta, onlar da  bu namazlar hakkında açıklamada bulunup bu konudaki hadislerin uydurma ve çok çirkin olduğunu söylemeyi kendilerine görev bildiler. Eğer bunu yapmasalardı, avam bir tarafa havasın çoğu bile tasavvuf ehli kimselerin kitaplarında bu namazın zikri geçtiği için buna aldanacaklardı. “[29]

    Haseneyn Muhammed Mahluf da İsra ve Mirac gecesi ile ilgili olarak der ki: ”Eski zamanlardan beri müslümanlar Miraç gecesini Allah’a şükürle ikame edip, bu gecedeki büyük fazileti aramışlardır. O gece Allah’a insan yaklaştıran nafile ibadetler eda edilebilir, tasaddukta bulunulup yakınlar ziyaret edilebilir, dualar edilebi­lir. Ancak, bilinmesi gerekir ki, bu gecede Allah’a şükür için kıyamda bulunmak sadece bu geceye özgü bir vacib değil bilakis o gecede Allah’a yaklaştıran ameller caiz olduğu gibi, başka gecelerde de caizdir. Bu gecelerdeki kıyam(nafile ibadet), eğer bunun vacib olduğundan hali olursa herhangi bir sakıncası olmaz. Ancak sakıncalı ve sakınılması gereken, bu gecede herhangi bir namaz kılmanın, Allah’ın vacib kıldığı veya Rasül’den (sav) bu konuda bir Sünnet olduğu veya sahabe ile ümmetin selefin­den bir eser (haber) olduğu şeklindeki itikaddır.” [30]

Mi’rac, Hz. Peygamber’e büyük bir ihsan, eşsiz bir armağandır; ümmetinin de bundan büyük bir nasibi vardır. Mi’rac gecesi Hz. Peygamber’i, başta mirac olmak üzere genellikle mucizeleri, o gece armağan edilen namaz ibadetinin önemini, İsra sûresini ve orada geçen dini, ahlaki hükümleri anmak, anlatmak, temsil etmek elbette yararlıdır ve yapılmalıdır. Toplumumuzda Mirac gecesine Resûlullah (sav)’ın Kur’an-ı Kerim’den sonraki en büyük mucizesi olan isrâ ve mirac mucizesinin yıldönümü olması itibariyle ayrı bir anlam verilmekte ve kutlamalar yapılmaktadır. Ancak ne yazık ki o kutsal mekanlar bugün Yüce Allah’ın haklarında: “İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün.”[31] diye buyurduğu siyonistlerin işgali altındadır. İsrail Terör devletinin ne kadar zalim olduğu en son geçen yıl İnsani Yardım Vakfı(İHH)’nın yardım filosuna karşı yapılan alçakça saldırıdan da anlaşılmıştır. Müslümanlar olarak isra ve mirac gecesini kutlarken, bu mübarek geceyi ihya ederken bu hakikatleri de aklımıza getirmeli ve oraların işgalden kurtarılarak yeniden İslami kimliğine kavuşturulmasının bütün Müslümanların görevi olduğunu düşünmeliyiz. Mescidi Aksa davasının bütün Müslümanların davası olduğunu bilmeliyiz.

2-ŞA’BAN AYI: Kamerî ayların sekizincisi olup, Receb ile Ramazan ayları arasında yer alır. Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır. Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim” dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[32]

Peygamberimizin Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur’ân ayı olan Ramazan’dan dolayıdır. Hz. Enes’in rivayetine göre, Peygamberimizden sual ederler: Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır? Bu soruya Peygamberimiz (sav),  “Ramazan’ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban’ da tutulan oruçtur” cevabını verirler.[33]O halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu ayda da hiç ara vermeden oruç tutmak sünnet değildir.

Şa’ban ayının  ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan geceye “Beraet gecesi” denilmektedir. Bu gecenin kutsallığını iddia edenler, bu geceyi Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik…”[34] âyetindeki “Mübarek Gece” ifadesine dayandırmaktadırlar. Ancak İbn-i Abbas, Katade, İbn-i Cübeyr, Mücahid, İbn-i Zeyd ve Hasan Basri: “Mübarek gece” ifadesini “Kadir Gecesi” olarak yorumlamaktadırlar. Bu konu hakkında Tefsir âlimlerinin çoğu da böyle demiştir. Âyet ve hadislerin zahirleri de bu görüşü desteklemektedir.[35]Zira Yüce Allah (cc) Kitabında: “O Ramazan ayı ki, onda Kur’ân indirilmiştir…”[36] diye buyurarak Kur’ân’ın indiriliş zamanının Ramazan ayında olduğunu açıkça ifade etmiş ve “Biz onu mübarek bir gecede indirdik.”[37] Buyurmak suretiyle de Kur’an’ın hangi gecede inmiş olduğunu tayin etmiştir. Görüldüğü üzere bu iki âyet Kur’an’ın Berat gecesinde indirildiği görüşünü reddetmektedir.

Bu gece hakkında hadis kitaplarında pek çok rivayet bulunmaktadır. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber (sav)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Muhakkak ki Allah Teala Şaban ayının ortası gecesi dünya semasına iner ve Benû Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedinden daha fazla sayıda insanı(n günahlarını) bağışlar.”[38] İbn Mâce’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının ortası gecesi olunca gece namaza kalkın, o gecenin gündüzünde de oruç tutun. Zira Allah Teala o gece güneş batınca dünya semasına iner ve ta ki güneş doğana kadar “Bağışlanma dileyen yok mu, mağfiret edeyim? Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim? (Bir derde) mübtela olan yok mu, afiyet vereyim?…”[39] Bir diğer rivayette de “Yüce Allah, Şaban’ın 15. gecesinde, Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok insanı cehennemden kurtarır. Ancak, kendisine şirk koşanların, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabalarıyla bağını koparanların, kibirlilerin, ana-babasına isyankâr olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz.” [40]buyrulmaktadır. Bu üç hadis de her ne kadar bazı alimlerce zayıf görülmüşse de  Kütüb-i Sitte hadislerindendir.

Müslim’in Sahih’inde yer verdiği bir hadise göre; “Hz. Âişe (r.anha) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu gece (Şaban’ın 15. gecesi) Bâkî Mezarlığı’nı ziyaret ettiğini söyler:” ve ” Ey Âişe sen gördüğünde bana Cebrail (a.s.) geldi ve seslendi. Ben Onu senden gizledim, Ona cevap verdim. O, sen elbiseni çıkardığın için yanına girmiyordu. Uyuduğunu sandım, seni uyandırmayı doğru bulmadım, heyecana kapılmandan korktum. Cibril bana dedi ki; “Rabbin senin Bâkî Mezarlığı’na gitmeni ve onlar (orada yatanlar) için bağışlanma istemeni emrediyor.” Ben; “Onlar için nasıl dua edeyim?” deyince, buyurdu ki; “Şöyle (dua et): Mü’min ve Müslimler diyarının insanları! Size selâm olsun. Allah bizden önce gidenlere ve bizden sonrakilere merhamet etsin. İnşaallah yakında bizde sizlere kavuşacağız.”[41] Ardından  Peygamber Efendimizin bu geceyi ibadetle geçirdiği  ve Allah’a şöyle dua ettiği nakledilmiştir: “Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten acizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin.”[42]

Yine bu geceyle ilgili Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, İbn Ömer, Ebû Sa’lebe, Osman b. Ebi’l-Âs ve Mu’âz b. Cebel (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlerden gelen rivayetler de mevcuttur.  Bu gecenin fazileti sebebiyle Tabiun’dan Hâlid b. Ma’dân, Mekhûl ve Lokmân b. Âmir gibi büyük zevat bu geceyi ihya etmeye büyük ehemmiyet verirlerdi. Ancak bu konuda onların davranışını onaylamayıp, bu gecenin ihyasının bid’at olduğunu söyleyenler de vardır. Atâ, İbn Ebî Müleyke ve Hicaz ulemasının ekseriyetinin tutumu böyledir.[43]

Beraet gecesi muhtelif rek’atlarda ve muhtelif sureler okunmak suretiyle kılınacak “Es-Salatü’l elfiye”[44]diye adlandırılan  namazın olduğu; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Gunyetu’t-Tâlibîn ve Kûtu’l-Kulûb gibi eserlerde zikredilmiştir. İmam Gazalî, İhyâ’da böyle bir namazdan söz etmiş ve “bu namazın her rekatında fatiha ve on ihlas okunmak suretiyle yüz ya da her rekatında fatiha ve yüz ihlas okunmak suretiyle on rekat olarak kılınabileceğini” söylemiştir. [45]Ancak en başta İhyâ’da nakledilen hadisleri tahkik eden Zeynuddin el-Irakî, bu amaçla yazdığı el-Muğni an Hamli’l-Esfâr adlı eserinde böyle bir şeyin aslının olmadığını söylemiştir. Ünlü hadîs âlimi İmam Nevevi de bu namazın bid’at olduğunu ve bu konuda Kûtu’l-Kulûb ile İhyau Ulûmi’d-Din’de yer alan rivayetlere aldanılmaması gerektiğini vurgulamıştır. [46] Aliyyu’l-Kârî de bu namazın bidat olduğunu ve ilk olarak H. 400 yılında Kudüs’te kılınmaya başlandığını dile getirmiştir. [47]

Berat gecesine ait ibadet ve namazlardan sözeden hadislerin hepsinin uydurma olduğu hususunda hadis bilginleri görüş birliği içerisindedirler.[48]Nitekim İmam Şâtıbî :  “Biz diyoruz ki, bu uydurulmuş namazı kılmak için Şaban’ın 15. gecesini uykusuz geçiren kimse sabaha ancak uyuklayarak girer veya büsbütün tembelleşerek sabah namazını terk eder. Diğer bid’atlerin durumu da böyledir. Bu ilaveler ondan daha evla ve önemli olan şeylerin iptali veya terki sonucunu doğurur. Hiç bir bid’at yoktur ki ondan daha hayırlı bir sünneti öldürmemiş olsun…” [49]diyerek önemli bir tespitte bulunmuştur.

Resûlullah (sav)’ın Receb ve Şa’ban aylarında oruç ve ibadetlerini artırdığına dair birçok sahih rivayeti aktarmıştık. Özellikle Şa’ban ayında daha çok oruç tuttuğu konuyla ilgili sahih hadislerde dile getirilmektedir. Bu ayın ortasına denk gelen gün ve geceler eyyâmu’l-biyd (ayın dolunay halinde olduğu dönem) olduğundan bu günlerin gündüzlerinde oruç tutulmasının müstehab olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Gecelerini de ibadet ve zikirle geçirmenin faziletine dair tespitler ve rivayetler aktarılmıştır. Ayrıca bazı hadis âlimleri Şa’ban’ın yarı gecesine dair rivayetlerden bazılarının sahih olduğunu söylemişlerdir. Şa’ban ayının fazileti, ayın orta günleri hakkındaki teşvikler ve Şa’ban’ın yarı gecesi hakkında ilim adamlarından bazılarının görüşleri esas alınarak bu gecenin ibadet, istiğfar ve dua için değerlendirilmesi mümkündür. Şu var ki bu konuda sünnetin çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak ve yeni ibadet şekilleri teşri’ etmeye cüret edebilenlerin ortaya çıkardığı bidatlerden uzak durmak şarttır.[50]

Dinî anlamıyla: berâet, “günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, ilâhî af ve rahmete nail olmak/erişmek”tir.  Kur’ân-ı Kerim’de “berâet” kelimesinin taşıdığı manalar; bu günü/geceyi daha bir anlamlı kılmaktadır. Tevbe sûresinin bir adı da “Berâe”dir; bu da şirke ve küfre karşı bir ültimatom, bir kesin uyarı ve son ihtar demektir. Allah ve Rasûlünün müşriklerden/inkarcılardan berî olduğunu ilan eden bu sûrenin ilk ayeti: “Allah ve Rasulünden, kendileriyle antlaşma yapmış bulunduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu!” diye başlar. İkinci âyette ise bu tavır netleşir: “Bilin ki siz, Allâh’ı âciz bırakamazsınız ve Allâh kâfirleri rezil-perişan edecektir!” Tarihi gerçek şu ki; Hz. Ali (r.a) Mina’da bir hutbe okumuş, Hz.Peygamber (s.) tarafından gönderildiğini bildirmiş, Tevbe Sûresi’nin ilk âyetlerini yüksek sesle okumuş ve müşriklere şu ültimatomu vermişti: “1-Müslümanlardan başka hiç kimse Cennete giremez. 2- Bu yıldan sonra hiç bir müşrik Kâbe’ye yaklaştırılmayacak. 3- Hiç kimse Kâbe’yi çıplak tavâf etmeyecek. 4- Kimin Hz. Peygamber’le anlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar ona uyulacak.” Yani bu sure, şirke/müşriklere karşı kesin ve net bir tavır alıştır.

Kamer suresinin 43. âyetinde ise; “Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir berâet (af/kurtuluş belgesi) mi var?” buyrularak inkarcıların ‘bu dünyada ne yaparsak yapalım, Allah katında bize bir ceza/sorumluluk yok’ şeklindeki kendilerini aklayan saçma anlayışları kesin reddedilir.
Her iki âyette de, şirke/müşriklere ve küfre/kafirlere karşı tavizsiz, net, kesin bir duruş sözkonusudur. Demek ki, bu günü ve geceyi; müminlerin küfre, şirke, haramlara, günahlara karşı en küçük bir taviz vermeden topyekün bir mücadele sürecine girmeleri ve bunlardan tamamen kurtulup berî olmaları olarak okumamız gerekir. Zaten küfrün ve şirkin her türlüsünden, günahın ve haramın her çeşidinden berî olmadan, uzaklaşmadan, vazgeçmeden kurtulmak nasıl mümkün olur? Bu gün ve gecede yapılacak dualarda, tevbe ve istiğfarlarda ihlasla bu hedefe ulaşmak amaçlanmalıdır. Bu gün/gece yeni bir başlangıç için fırsat bilinmelidir.

Şa’ban ayı ve beraet gecesine dair bu kadar malumattan sonra  bugün Müslümanlar arasında özellikle kandil gecelerinde  yaygın olarak kılınagelen  tesbih namazının dinde yerinin olup olmadığı, varsa ne şekilde kılınacağı  hakkında bilgi vermeye çalışalım:

Dinimizde namaz genel olarak farz ve nafile olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Farz namazlar farz-ı ayn ve farz-ı kifaye olarak ikiye ayrılır. Farz-ı ayn olan namazlar yükümlülük çağındaki her Müslümana farz olup, her biri ayrı ayrı bunu yerine getirmekle mükelleftir. Farz-ı kifaye olan namaz ise, birileri kılınca diğer Müslümanların üzerinden sorumluluğu kalkan namazdır. Nafile namazlar da, vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetler (revâtib) ile düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazlar (regâib) olmak üzere kendi içerisinde ikiye ayrılır. Tesbih namazı bu ikinci kategoride yer almaktadır.

Hz. Peygamber’in tesbih namazı kıldığına dair kesin ve sahih bir rivayet tesbit edilmemiştir. Ancak böyle bir namazı etrafındaki bazı sahabilere tavsiye ettiği şeklinde hadisler bulunmakta ve bunlar Tirmizî, İbn-i Mâce ve Ebû Dâvud gibi bazı sünen türü eserlerde yer almaktadır. Ebû Dâvud, Sünen isimli eserinde tesbih namazı hakkında su hadisi rivayet etmiştir: İbn Abbâs(R.Anhuma) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) Abbâs b. Abdilmuttalib(r.a.)’e dediler ki:“Ey Abbâs, ey amcacığım! Sana bir iyilik yapmayayım mı? Sana bağışta bulunmayayım mı? Sana ikram etmeyeyim mi? Sana on haslet(in hatırlatmasını) yapmayayım mı? Eğer sen bunu yaparsan, Allah senin bütün günahlarını önceki-sonraki, eskisi-yenisi, hataen yapılanı-kasten yapılanı, küçüğünü-büyüğünü, gizlisini-alenisini yani hepsini affeder. Bu on haslet şunlardır: Dört rekât namaz kılarsın, her bir rekâtte Fâtiha sûresi ve bir sûre okursun. Birinci rekâtte kırâati tamamladın mı, ayakta olduğun halde on beş defa “Sübhânallâhi velhamdulillâhi ve lâilâhe illâllahu vallâhu ekber” dersin. Sonra rükû yapıp, rükûda iken aynı kelimeleri on kere söylersin. Rükûdan başını kaldırır on defa da ayakta okursun. Sonra secde edip, secdede iken onları onar kere söylersin. Sonra başını secdeden kaldırıp onları onar kere (iki secde arasında) oturduğun sırada yerde okursun. Sonra tekrar secde edip aynı şeyleri onar defa söylersin. Sonra basını kaldırır, bunları on defa daha söylersin. Böylece her bir rek‘âtte yetmiş beş defa söylemiş olursun. Aynı şeyleri dört rekâtta yaparsın (cem‘an üç yüz tesbih eder). Dilersen bu namazı her gün bir kere kıl. Her gün kılamazsan haftada bir kere kıl, haftada kılamazsan her ayda bir kere kıl. Ayda olmazsa yılda bir kere kıl. Yılda da kılamazsan ömründe bir defa olsun kıl”[51]

 

Ebû Bekr el-Âcurrî, Ebû Muhammed Abdurrahim el-Mısrî, Zebîdî, Ebû ‘Ali b. es-Seken, Hâkim en-Nisâbûrî ve Ebû’l-Hasen el-Makdisî’nin de içinde bulunduğu bir grup muhaddis tesbih namazı hadisini sahih olarak kabul etmektedir. Çağımız hadis alimlerinden Ahmed Muhammed Şâkir, Muhammed Nâsıruddîn Albânî, Nurettin ‘Itr  ve Suayb el-Arnaut da tesbih namazı hadisinin kuvvetli ve amel edilebilir olduğunu  ifade etmişlerdir.[52]   İbn Hacer ise hadisin senedinin hasen olduğu kanaatindedir.

 

Buna karşın İbnü’l-Cevzî tesbih namazı hadisini ‘Mevzûat’ kitabına dâhil ederek onun uydurma bir hadis olduğunu söyler.[53] İshak b. Hânî, Ahmed b. Hanbel’e tesbih namazı hakkındaki hadis sorulduğunda senedinin zayıf olduğunu söylediğini nakletmiştir. Abdullah b. Ahmed, babamın söyle dediğini işittim demektedir: “Bana göre tesbih namazı sabit değildir. Onun senedi hakkında ihtilaf ettiler. Bana göre o sabit değildir”.[54]

İbn Teymiyye de tesbih namazı hadisini zayıf olarak kabul edenler arasındadır. O bu görüşünü şu şekilde dile getirmektedir: “Ayet, sûre ve tesbih sayısının tahmini değeri ile ilgili her hadis âlimlerin ortak görüşü ile yalandır. Ancak tesbih namazı hadisi bunun dışındadır. Bu konuda iki görüş vardır. Bir gurup âlim hadisin doğru olduğunu düşünmekte, diğer gurup ise onun zayıf olduğunu kabul etmektedir. Tesbih namazı hadisinin zayıf olduğu yönündeki görüş daha baskındır. Bu sebeple Müslümanların imamlarından hiç biri söz konusu hadisi eserine almamıştır. Hatta Ahmed b. Hanbel ve arkadaşları  onun mekruh olduğunu kabul ederek bu konudaki hadisi eleştirmişlerdir. Mâlik, Ebû Hanîfe ve bunların dışındakilere gelince, onlar söz konusu hadisi işitmemişlerdir. Sâfiî’nin ve Ahmed b. Hanbel’in arkadaşlarından müstehab olarak kabul edenlerin ise kendi seçimidir.  Aslı olmayan  hadisle sünnet sabit değildir.”[55]

Şevkânî de tesbih namazı hadisini zayıf olarak kabul edenler arasındadır. O, İbnü’l-Cevzî’nin konumuz olan hadisi Mevzûât’ına almasını doğru bulmuştur. Şevkânî bu konudaki görüşünü şu şekilde dile getirmektedir: “Şüphesiz bu namazın sıfatında şüphe yoktur. Onun kılınış şeklinde şiddetli bir acayiplik vardır. Nebevi öğretilerin cereyan ettiği şekle aykırıdır. Bana göre İbnü’l-Cevzî bu hadisi Mevzûât’ta zikretmekle doğru bir şey yaptı.[56]

 

Yakın dönemin büyük muhaddis ve fakihlerinden Muhaddis Ebû’l- Hasenat el-Leknevî bu konudaki görüşünü şu şekilde dile getirmektedir:” İbnü’l-Cevzî tesbih namazı hadisine Mevzûât’ında yer verdiği için hadis hafızları onu şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir. Özetle İbnü’l-Cevzî hadis üzerinde fazla durmadan hadise üstün körü mevzû hükmünü vermesindeki eleştirilerin tutarsızlığı ve tarîklerinin çokluğundan dolayı hadis sahih olmasa bile hasendir. Hadisi zayıf olarak kabul edenler; tarîkleri birleştirmeksizin, onların teferrüdü nedeniyle bu görüşü benimsemişlerdir. Hadisin sahih ya da hasen olduğunu kabul edenler ise tarîklerin çokluğuna bakarak ve bunlardan bir kısmının sahih olma şartlarını taşıdığını görerek hadisin sahih veya hasen olduğuna kanaat getirmişlerdir. Süphesiz ki o, imamlarımızın kitaplarında kılınış şekli ile birlikte bahsettiği sünnetin ta kendisidir. “[57]

Muhaddislerin görüşlerini bu şekilde naklettikten sonra 18.yüzyıl Hanefi alimlerinden   İbni Âbidin’in görüşünü nakledelim: “Tesbih namazı, mekruh olmayan bir vakitte, her gün, her gece kılınabilir ya da her hafta bir kez, her Cuma, her ay veya ömürde bir defa kılınabilir. Bu hadis, tarîklerinin çok olması sebebiyle hasendir. Onun uydurma bir hadis olduğunu iddia edenler de tarîklerinin çok olmasından şüphe ederek bu fikri savunmuşlardır. Ondaki sevap bitmez. Bundan dolayı bazı muhakkikler söyle demiştir:’Onun faziletinin büyüklüğünü duyup da onu terk eden ancak dinde gevşek davranan bir kimse olabilir.’ Namazın kılınış şeklinin diğer namaz şekillerinden farklı olması sebebiyle onun mendup kabul edilmesi eleştirilmiştir. Hadisin zayıflığı bundan kaynaklanıyor. Hadis hasen derecesine yükseldiği zaman kendini ispat etmiş olur.”[58]

Son olarak günümüz alimlerinden Vehbe ez-Zuhaylî’nin görüşünü nakledelim:” Tesbih namazının fazileti büyüktür ve pek çok sevabı vardır. Tesbih namazını Müslüman her vakitte kılabilir, kerahati yoktur. Her gün veya gecede bir kere yapılmalı, değilse haftada bir kere yahut her cumada bir kere yahut her ayda bir kere yahut ömürde bir kere kılınmalıdır. Bununla ilgili hadis birçok yoldan nakledilmiş bulunduğu için hasendir. Bununla ilgili hadisin uydurma olduğunu zanneden kişi yanılmıştır.”[59]

Hanefîlere göre nafile namazlar en az iki en fazla sekiz rekatte bir selam verilerek kılınabilir. Tesbih namazı bir rekatta yetmiş beş tesbih olmak üzere toplam üç yüz tesbih içerdiği için dört rekât kılınması gerekmektedir.Ancak Tesbih namazı cemaatle kılınamaz.[60]

 

3-RAMAZAN AYI: Kameri aylardan dokuzuncusu ve Müslümanların oruç tutmakla mükellef oldukları, dinimizce yüce ve kutsal kabul edilen ay’a denilir.
Ramazan, arapça bir kelimedir. Bu mübarek ay’a Ramazan isminin verilmesindeki hikmetler hakkında âlimlerden şu görüşler gelmiştir:

a- Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına “ramdâ” kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ay’ı da müminleri günah kirlerinden temizler. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s); Kim inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır”[61] buyurmuştur.

b- Güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan “ramad” kelimesinden alınmıştır. Böyle kızgın yerde yürüyenin ayakları yanar, zahmet ve meşakkat çeker. Bunun gibi oruç tutan kimse de açlık ve susuzluğun hararetine katlanır, meşakkat çeker, içi yanar. Kızgın yer orada yürüyenlerin ayaklarını yaktığı gibi, Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.

c- Kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinleştirmek için yalabık iki taşın arasına koyup döğmek anlamına olan “ramd” dan alınmıştır. Bu ay’a Ramazan isminin verilmesi de Arapların bu ayda silahlarını bileyip hazırladıklarından dolayıdır.[62]

Ramazan kelimesinde; temizlik, yanmak ve keskinlik anlamları vardır. Ramazan ayında oruç ve diğer ibadetlerle Allah’a yönelen müminler, günahlarından temizlenir, arınır, bilinçlenir, iman ve ahlâk bakımından keskinleşir, kuvvetlenir.

Ramazan ayını değerli yapan özelliklerin başında Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında indirilmeye başlanması gelir. Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiği Bakara suresinin 185. ayetinde şöyle ifade edilmektedir: “O Ramazan ayı ki, Kur’an o ayda indirildi.” Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğinin bildirildiği cümlenin hemen akabinde, “İçinizden kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun” buyrularak, orucun Ramazan ayında tutulması emredilmiştir. Ramazan orucu, Bakara suresinin 183-184. ayetlerinin inmesiyle hicretin ikinci yılında Bedir savaşı öncesinde Şâban ayında farz kılınmıştır.[63]

Oruç; Farsça’dan Türkçe’ye geçmiş bir kelimedir. Kelimenin aslı “Roze”dir. Bu kelime Türkçe’ye önceleri “Oruze” (Günlük) olarak geçmiş, daha sonra “Oruç” halinde kullanılmaya başlanılmıştır. Arapça karşılığı savm veya siyam’dır. “Savm” kelimesinin lûgat manası: Yeyip-içmekten kendini tutmak, imsak, hareketsiz kalmak ve herşeyden el-etek çekmektir.[64] İslâmî ıstılahta “ikinci fecirden (fecr-i sadıktan) itibaren güneşin gurûbuna kadar; yemekten, içmekten, cinsi münasebetten ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahû Teâla (cc)’ya kulluk niyyeti ile nefsi men etmeye”[65] verilen isimdir. Malum olduğu üzere, oruç; yalnız bedenle yapılan ibadetler cümlesindendir. Dolayısıyla her mükellefin nefsi için “farz-ı ayn” dır. Resûl-i Ekrem (sav):“Bir kimse, başka bir mükellefin yerine oruç tutamaz. Yine bir kimse, başka bir mükellefin yerine namaz kılamaz”[66] hükmünü beyan buyurmuştur. Zira oruçta; sürekli olarak kötülüğü emreden “Nefs-i Emmare’yi” kahretme sözkonusudur.

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır; tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi”[67] buyurduğu bilinmektedir. Malûm olduğu üzere oruç; mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına boyun eğmemek ve direnmek açısından da oldukça önemlidir. Allahû Teâla (cc)’ya iman eden ve O’nun uğrunda cihad’a karar veren mü’min oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olur. Hicrî Takvim; ayın hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nisbetle on veya onbir gün önce gelir. Dolayısıyla insan bazen (-30) derecede, bazen de (+40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda mükellefin “Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi, Allahû Teâla (cc)’nın emirlerine uymaya hazırım” taahhüdünde bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile; nefsinin bütün şehvetlerini terketmesi oldukça önemli bir hadisedir.[68]

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Oruç bir kalkandır. Oruçlu kem (kötü) söz söylemesin. Oruçlu, kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa “Ben oruçluyum” desin. Ruhum yed-i kudretinde olan Cenab-ı Hak’ka (cc) yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak (cc) buyurmuştur ki; “Oruçlu kimse benim (rızam) için yemesini, içmesini, cinsi arzusunu bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun (sayısız) ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir”[69] buyurduğu bilinmektedir.

Ramazan rahmet, mağfiret ve bereket ayıdır. Ramazan ayının rahmet, mağfiret ve bereket ayı olduğu ve bu ayın özelliklerini Peygamberimiz ashabına yaptığı şu konuşmada veciz olarak şöyle ifade etmiştir: Sahabeden Selman el-Farisî (r.a.) anlatıyor: Allah’ın elçisi Şâban ayının son günü bize bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nafile ibadetle (teravih namazı) ile geçirmeyi teşvik etmiştir. Kim Ramazan ayında hayır işlerse, Ramazan ayı dışında farz bir ibadeti yapan kimse gibi sevap kazanır. Kim Ramazan ayında bir farzı eda ederse, Ramazan ayı dışında yetmiş farzı eda eden kimse gibi sevap kazanır. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda oruç tutan bir mümine iftar yemeği verirse bu, günahlarının bağışlanması ve cehennem ateşinden azat olmasına vesile olur, iftar verdiği kimsenin oruç ile kazandığı kadar sevap kazanır, oruç tutanın sevabında da eksilme olmaz.” Sahabe, “Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz iftar verecek güce sahip değiliz ki” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir” buyurdu. (Konuşmasına şöyle devam etti): “Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin/hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder. (Ey insanlar!) Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şahadet ve tövbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mümine su ikram ederse, Allah da onu benim (Kevser) havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.”[70]

‘Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayı’ olan Ramazan ayında farz oruç haricinde; teravih ve gece namazı kılmak, itikâfa girmek, mukabele okumak, sadaka vermek, dua etmek ve sahura kalkmak tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyelerden teravih namazı ve mukabele okumak bilgi verelim:

Teravih Namazı: Teravih, Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan nafile bir namazdır. Hz. Peygamber Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış, sonra da

farz kılınır endişesiyle bırakmış[71], fakat “Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek teravih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır .”[72] buyurarak Müslümanları bu namaza teşvik etmiştir.

Bir başka hadis-i şerifte teravih namazı kılmanın önemi ve sünnet olduğu şu şekilde ifade edilmiştir: “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazını kılarsa) annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir .”[73]

Rivayetler Hz. Peygamber’in teravih namazını oldukça uzun tuttuğunu ve Ramazan gecelerini de ibadetle geçirdiğini göstermektedir.[74]

Hanefilere göre, teravih namazı 20 rekât’tir ve sünnet-i müekkededir.20 rekât sayısı Hz. Ömer (r.a)’ın uygulamasına dayanır. Hz. Ömer, Sahabeyi Ubey İbn Ka’b’ın imamlığında bir araya toplayarak 20 rekât olmak üzere teravih namazını kıldırtmış ve Sahabeden hiç kimse de buna itiraz etmemiştir. Bu durum, onların bu konuda bildikleri bir şeyin olduğunu gösterir. Sahabenin bu şekilde Hz. Ömer’in yaptığını güzel görerek muvafakat etmeleri, onların bu konudaki icmâlarını göstermektedir. Âlimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)’in şu hadisine göre hareket etmişlerdir: “Benden sonra benim sünnetimden ve raşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın” [75]

Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)’ın Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekat olarak kıldığı ve arkasından da üç rekat vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife’ye Hz. Ömer (r.a)’ın bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: “Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını şahsi bir ictihadı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer’î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır.”[76]

Hz. Muhammed’in teravih namazını sekiz rekât olarak kıldığı yönünde rivâyetler de bulunmaktadır. Bunların başında, Hz. Aişe Validemizin, “Hz. Peygamber, ne Ramazan’da ne de Ramazan dışında 11 rekâttan(8 teravih artı 3 vitir) fazla kılmazdı.”[77] rivayeti gelmektedir. Bu rivayet ve benzeri delillerden hareketle, teravih namazını 8 rekat kılan Müslümanlar kınanmamalıdır.

Memleketimizde Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır. Ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmemelidir. Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir.
Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

 

Mukabele Okumak ve Hatim Yapmak: Rasûlullah Ramazan’da her zamankinden daha fazla Kur’ân ile meşgul olmuştur. Zira Allah onu bu ayda indirmiştir. Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber Cebrail ile birlikte karşılıklı Kur’ân talimi (mukabele) yapmış ve her Ramazan’da Kur’ân’ı baştan sona hatmetmiştir. İbn Abbas rivâyet ettiği bir hadiste bunu ifade etmektedir: “…Cebrail, Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bundan dolayı Nebi (s.a.) Cebrail (a.s.) ile buluştuğunda esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı. ”[78] Allah Rasûlü’nün vefat ettiği sene bu Kur’ân arzının iki defa gerçekleştiği haber verilmektedir.[79]

Mutluluk vericidir ki, Ramazan ayında hatim indirmek, mukabele okumak halkımız arasında yaygındır. Ancak anlamadan sadece teberrüken yani sevap kazanmak için okuma hâkimdir. Kimileri, asıl olan okumaktır, çünkü Kur’an okumak da ibadettir, anlaşılsın veya anlaşılmasın hükmü değiştirmez, okuyan sevap kazanır, demişlerdir. Aslolan ise, Kur’an’ı anlayarak-anlamaya çalışarak- okumaktır. Nitekim Kur’an’da:” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler kitabı hakkıyla okurlar. Çünkü onlar, o kitaba inanırlar. O kitabı görmezden gelenler ise zarara uğrayanlardır.” ( Bakara/121) buyurulmaktadır. Kitabı hakkıyla okumak demek; onu takip etmek, gösterdiği yolda iz sürmek, ona uymak demektir. Tabi ki uymak için anlamak/anlamaya çalışmak lazımdır. Günümüzde çoğu insanın yaptığı gibi sevap kazanmak için anlamını bilmeden Kur’an’ı Arapça orijinalinden okumak onu hakkıyla okumak değildir. Kur’an’ı hakkıyla okumak demek onu anlamaya çalışmak ve ayrım yapmadan her ayete kesin itaatle olur. İsterse bu ayet, onun çıkarlarına veya düşüncelerine uygun gelmesin. Günümüzde müslümanım diyen herkes Kur’an’ın Allah sözü olduğunu kabul eder. Fakat ona, işine gelmeyen bir ayet okunduğu zaman onu kaale almaz. Veya çarpıtır. İşte böyle yapanlar Kur’an’a inanmıyorlar demektir.

Allah Teala, Kur’an’ın nasıl okunması gerektiğini şöyle açıklamıştır:“Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce kalk ve ağırağır Kur’an oku. Biz, sana, taşıması ağır bir söz (bir görev) yükleyeceğiz. Gece kalkmak daha dokunaklı ve o okumak daha etkilidir. Gündüzün, seni alıkoyacak bitmez tükenmez işlerin vardır. Rabbinin adını an; her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel. O, doğunun da batının da Rabbidir; O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse Onu kendine vekil tut.”[80]

Bu ayetlerde net olarak görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim’i okumak için bazı şeylere dikkat etmek gerekir. Öncelikle zihnin rahat ve berrak olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir. Allah Teala bu zamanın “gece” olduğunu bildirmektedir. Biraz uyuduktan sonra zaman zihin dinlenmiş ve rahatlamış olur. İşte tam bu zamanda Kur’an okunmalıdır, ayetlerde belirtildiği gibi: Ağır ağır ve düşüne düşüne… Rabbinin kelamı ile baş başa kaldığı anlar, bir Müslüman için paha biçilmez anlardır. Öyleyse bu anları uzun tutmak gerekir.

Öyleyse Ramazanda “birkaç hatim indirebilmek” uğruna rabbimizin kelamını zayi etmeyelim. Gayemiz; anlamak, yaşamak ve yaşatmak olsun Kur’an okurken. Bu yüzden anlamadıkça, hazmetmedikçe ilerlememeye çalışalım. “Biz Kur’ân’ı on ayet on ayet alırdık ve aldığımız on ayeti hayatımıza aktarmadan diğer on ayeti almaktan kaçınırdık.” diyen Abdullah İbn Mes’ud (ra) gibi… “Biz Kur’ân’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız uzun bir dönem yaşadık. Kur’ân sûre sûre nazil oluyordu. Bu sûrelerin helâl ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Şimdi ise imandan evvel Kur’ân’a yapışan, Fatiha suresinden başlayarak sonuna kadar okuyan, fakat Kur’ân’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında durmak gerekir; katiyyen bilmeyen, okuduğu Kur’ân ayetlerini çürük hurmalar gibi sağa – sola serpen nice kişiler görüyorum.” diyen Abdullah İbn Ömer (ra) gibi “şuurlu” bir şekilde Kur’an’a yaklaşmalıyız.[81]

Ramazan ayının önemi ve bu ayda yapılması tavsiye edilen ibadetleri anahatlarıyla aktardıktan sonra Kur’an’da adı geçen tek gece olan, Kadir gecesi hakkında bilgi vermeye çalışalım:

Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi İslam’da en kutsal ve faziletli gecedir. Kadir gecesi, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kur’an-ı Kerim de bu gecenin faziletini belirten müstakil bir sûre vardır. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir gecesinin ne oldugunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir” (Kadir, 1-5).

Özellikle Kur’an’ın bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu isim verilmiştir. Bu sure inmeden önce gecenin böyle bir ismi yoktu.[82]

Sözlükte kadir kelimesi kudret, hüküm, yücelik, değer, şan ve şeref, mertebe, takdir, bir şeyin diğerine uygunluğu ve aynı ölçüde olması gibi anlamlara gelir.[83]

Bazı ilim adamlarına göre, bu geceye “kadir” denilmesinin sebebi: Bu gecenin diğer gecelere karşı azamet ve üstünlük arz etmesidir. Nitekim “falan adamın hükümdarın yanında kadri vardır” denilince, onun değeri, şerefi, İzzet ve itibarı vardır demektir.

Diğer bir yoruma göre, Kadir Gecesi’nde yeryüzü meleklerle dolup daraldığından dolayı ona bu ismin verilmesi takdir edilmiştir.[84]

Allah (cc)’ın insanlara, Hz. Peygamber vasıtasıyla son hitabı ve nihai mesajı olan Kur’an’-ı indirmesi; insanlığın hidayeti için bir dönüm noktası teşkil ettiğinden, bu olayın gerçekleştiği gece çok özel bir anlam taşımaktadır.[85] Zira Cenabı Hak, sonra bu gecenin fazileti hakkında bu gecenin adını taşıyan Kadr süresini indirmiştir. Bundan dolayı İslâm’da en kutsal ve faziletli gece, olarak kabul edilir.

Kadir sûresinin inişi hakkında değişik rivâyetler vardır. Bunlardan biri şöyledir: İbn-i Mesud dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) İsrailoğullan arasından Allah yolunda silahlı olarak bin ay cihad eden bir adamdan sözetti. Müslümanlar bu işe hayret ettiler, özendiler. Bunun üzerine: “Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik…”[86], “Kadir gecesi” bu şahsın Allah yolunda silah kuşandığı “bin aydan daha hayırlıdır.”[87] ayetleri indi.

Başka bir rivayette de İmam Mâlik, Muvatta’da İbnu’l-Kasım ve başkalarından gelen rivayet yoluyla şöyle demekledir: Kendisine güvendiğim kişi(ler)i şöyle derken dinledim: “Resûlüllah (s.a.v.)’a kendisinden önceki ümmetlerin ömürleri gösterildi. Uzun Ömürleri boyunca başkalarının eriştiklerinin benzerine amel itibariyle ulaşamayacaktan mülahazasıyla ümmetinin (fertlerinin) ömürlerini kısa bulur gibi oldu. Yüce Allah ona Kadir gecesini verdi ve onu bin aydan daha hayırlı kıldı. Yine; “Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesini sana ne bildirdi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.”[88] (sûresi) nazil oldu. [89]

Müslümanların kutsal kabul ettiği ve çok değer verdiği bu gecenin, Ramazan içerisinde hangi gece olduğu hakkında farklı görüşler vardır:

Yüce Allah’ın: “Kur’ân o ayda indirilmiştir…”[90] emri Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında indirildiğine dair açık bir nastır. Aynı zamanda bu, yüce Allah’ın: “Ha-Mim. Açıkça bildiren kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz onu müberak bir gecede indirdik.”[91] emriyle “Muhakkak biz onu Kadir gecesinde indirdik”[92] emirlerini açıklamaktadır. İşte bu âyetler, Kadir gecesinin ancak Ramazan ayında olduğunu başka bir ayda olmasının sözkonusu olmadığının delilidir.

Büyük çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre, Kadir gecesi, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesidir. Zira gecenin daha çok Ramazanın son on veya yedi gününün tekli gecelerinde aranmasına dair hadisler; gecenin tespitiyle ilgili ipuçları vermekte ve bu görüşü desteklemektedir.[93] Bu Hz. Ali,  Hz. Âişe, Hz.Muaviye ve Hz.Ubeyy bin Kab’ın görüşüdür. İbn Ömer’in rivayetine göre Resülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kadir gecesini araştıracak olursa, onu yirmiyedinci gecede araştırsın.”[94] Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Ben Resûlülllah (s.a.v.)’ı şöyle söylerken dinledim: “Kadir gecesi yirmiyedinci gecedir.”[95] Ebu Bekr el-Vernik dedi ki: “Allah (cc) Ramazan ayının gecelerini bu sûrenin kelimelerine taksim etmiştir. Yirmi yedinci kelimeye ulaşınca ona işaret ederek “o” diye buyurmuştur. Aynı şekilde Kadir gecesi üç defa zikredilmiştir ve dokuz harftir. Bunların toplamı da yirmi yedi etmektedir. Yine bu görüşü destekler mahiyette Hişam b. Urve babasından rivayetle Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyururdu: “Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on gününde arayın.”[96]

Bu gecenin, Ramazan’ın en son gecesi olduğunu söyleyenler ise şöyle demektedirler: “Çünkü bu gece, bu aya ait taatların kendisinde tamamlandığı bir gecedir. Daha doğrusu, Ramazan’ın ilki, tıpkı Hz. Âdem (a.s.), sonu da tıpkı Hz. Muhammed (s.a.v.) gibidir. İşte bundan ötürü, bir hadiste, “Ramazanın sonunda, başından itibaren bu güne kadar, cehennemden azad edilen nefisler sayısınca, sadece, bu gecede azad edilir…” buyurulmuştur.[97]

Ancak sahih ve meşhur olan Kadir gecesinin, Ramazanın son on gecesinde olduğudur. Hz. Âişe (r.anha) diyor ki:”Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Ramazanın son on gününde (Mescide kapanıp) itikâfa girer ve şöyle buyururdu: “Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on gününde arayın.”[98] Malik, Şafiî, Evzaî, Ebu Sevr ve Ahmed bin Hanbel’in görüşü bu yöndedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kadir gecesinin vaktini haber vermeye teşebbüs ettiği, o sırada anlaşmazlığa düşen iki sahabenin Resûlüllah (s.a.v.)’a başvurması üzerine buna fırsat bulamadığı, daha sonrada konunun zihninden silindiği bildirilir.[99]

İmam Ebu Hanife’nin, “Kadir gecesi, Ramazan ayındadır. Fakat sabit değil; kah takaddüm, kah teahhur eder”[100] dediği sabittir. Feteva-ı Hindiyye’de: “- Kadir Gecesi ‘ni aramak müstehaptır. İmam Ebu Hanife’ye göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Fakat onun hangi gece olduğu bilinemez. Bazen ileri geçer, bazen geri kalır. İmameyn’e göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Gizli olan muayyen bir gecedir. İleri geçmediği gibi, geri de kalmaz. O geceyi aramak sünnettir.” [101] hükmü kayıtlıdır.

İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar: Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü’minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Mü’minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Kadir gecesinin belirlenmesinin hikmeti üzerinde duran âlimler, bu durumun gecenin feyzinden istifade etmek için daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Zira Kadir gecesinin bildirilmesi halinde Müslümanlar sadece o geceyi ihya etmekle yetinebilirlerdi. Hâlbuki kısmi belirsizlik sayesinde müminlerin Kadir gecesi ümidiyle bütün ramazan gecelerini ibadet şuuru içerisinde geçirmeleri söz konusudur. Ayrıca Kadir gecesinin bildirilmemesi yoluyla Müslümanların bilerek ona saygısızlık göstermeleri veya tazimde aşırıya kaçmaları önlenmiş olur.[102]

Kadir Gecesi ile ilgili rivayet edilen birçok hadisin varid olduğunu görmekteyiz. Gece, bu hadisler ışığında değerlendirildiğinde şu bilgilere ulaşılır: Bir rivayette Resûlüllah (s.a.v) “Kim inanarak ve karşılığını yalnız Cenâb-ı Hak’tan bekleyerek Kadir Gecesi kalkıp ibadet ederse, geçmiş günahları (kul hakkı hariç olmak üzere) bağışlanır.”[103] Bir başka rivayette “Her kim Kadir gecesinin (mükâfatına) inanarak, (ecrini) umarak namaz kılmakla (vesair ibadetlerle) ihya ederse, onun geçmiş (küçük) günahları affolunur.”[104]  buyurmuştur.

Hz.Âişe (r.anha) dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Eğer Kadir gecesine denk gelirsem ne diyeyim? diye sordum. Şöyle buyurdu: ” Allah’ım, şüphesiz ki Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet, de”[105]diye buyurdu.

Said b. el-Müseyyeb’in şöyle dediği nakledilmektedir: “Kadir gecesi yatsı namazında (cemaatle birlikte) hazır bulunan kimse o geceden kendi payına düşeni almış olur.”[106]

Kadir gecesinin Kur’an-ı Kerim ve hadislerde ifadesini bulan önemi, bu gecede yapılan ibadet ve duaların kabul edileceğine, bu geceyi ihya edenlerin günahlarının bağışlanacağına dair Hz. Peygamber’in açıklamaları, Müslüman toplumlarda Kadir gecesinin diğer gecelere göre daha büyük ilgi görmesine neden olmuştur.

Peygamberimizin yukarıda zikrettiğimiz tavsiyelerine rağmen kendi zamanında ve sahabe döneminde Peygamberimizin ve sahabe-i kiramın mescidlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namazlar kıldıkları şeklinde tek bir sahih rivayet dahi gelmemiştir. Ancak tarihi süreçle birlikte günümüzde coşkulu bir şekilde kutlanmaktadır. Gelenekselleşen bu kutlamalar dinî bir hüviyet kazanmıştır. Öyleki kutlamalar farz ibadetler gibi düşünülmekte ve kutlanılmadığında suçluluk duygusu hissedilmektedir.[107]

Bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini bugünkü anlaşıldığı şekilde “Bir gecelik ibadetle bütün günahlardan arınılacak” şeklinde anlamak çok yanlıştır. Bunu Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir günün, Kur’ansız bin aydan daha hayırlı olacağı anlamında değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün olur.

Normal zamanlarda caminin yolunu bilmeyen nice insan, bu gün ve gecelerde camilere akın etmekte, tevbe istiğfar edip namazlar kılmaktadırlar. Şimdi bu kandil kutlamalarının bid’at olduğunu söyleyerek bu yaptıklarını da yapmamalarını mı söylüyorsunuz?” şeklinde bazı düşünceler akla gelebilir. Hiç şüphesiz bir kimsenin Allah’a tevbe istiğfar etmesi, namaz kılıp oruç tutması küçümsenecek bir şey değildir. Bunun terkini de hiçbir Müslüman temenni edemez. Lakin sadece bu günlerin faziletine güvenip diğer günlerde dini, imanı, ameli unutan kişilerin varlığı da inkâr edilemeyecek bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bu kişileri böyle yanlış düşüncelere iten sebeplerin başında da uydurma hadisler gelmektedir. Mesela kadir gecesi ile ilgili şöyle bir hadis uydurulmuştur: “Kadir gecesi üç defa “La ilahe illallah”söyleyen müslümanın, birincisinde bütün günahları bağışlanır. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer.” Bu konuda M. Yaşar Kandemir Hoca şunları söylemektedir: “Tergîb(ibadete teşvik) için uydurulan hadisler, Müslümanları “zannedildiği gibi- dünyayı ihmal ederek nâfile ibadetle meşgul olmaya her zaman sevk etmemiş, hatta çoğu defa -Hz. Peygamberin neticesinden korktuğu üzere- onların farz ibadetleri dahi ihmal etmelerine yol açmıştır. Öyle ya “Bilmem hangi vakit iki rekât namaz kılmakla bütün günahlar affolununca, artık günde beş defa namaz kılmaya, senede bir ay oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekât vermeye ne lüzum kalır. Mademki iki rekât namazla bütün günahlar affolunacakmış, niçin insan tatlı tatlı eğlenerek envâı-muharremâtı irtikâb etmesin (her çeşit haramı işlemesin). İki rekât namazla bütün bu habâsetleri (pislikleri) affettirmek her vakit için mümkün değil mi? En âdî kabahetlerden, hatta en şenî (iğrenç) cinayetlerden kurtulmak için iki rekat namaz kâfîdir, demekle esâsât-ı şeriyye ve ahlakiyenin çürük ve esassız olduklarını ilan etmek arasında bir fark görmüyoruz.”[108]

“Bid’atlar İslâm’ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından menedilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?” diyenlere ise şöyle cevap vermek gerekir:

“İslâm’ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid’atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid’atları değil, İslâm’ın esaslarını ihyâ etmek gerekir.

Peki bu geceyi nasıl değerlendirelim?  Bu gecede;  Günahlarımızdan dolayı pişmanlığımızı Cenâb-ı Hakk’a arz edelim.  Kur’ân-ı Kerim okuyalım.  Tefekkür edelim.  Tezekkür edelim.  Geçmişimizin muhasebesini, geleceğimizin plan ve programını yapalım.  Kulluğumuzun gereğini yerine getirip getiremediğimizin hesabını gözden geçirelim. Özellikle şirkin hakimiyeti içinde yaşadığımız şu günlerde bu zilletten nasıl kurtulacağımızı, bu kurtuluşun içerisinde nasıl yer alacağımızı sorgulamalı, şahsiyetlerimizin eksikliklerini ciddi bir eleştiriye tabi tutmalı ve zilletten kurtuluş yolunda ilerlerken Allah (cc)’a şirkten, demokrasiden vb. küfürlerden arınmış kalblerle samimiyetle yönelip dua etmeliyiz… Ama mesele burada kalmamalı yapılan samimi duaların kabulüne yardımcı olacak samimiyetin ölçüsü amelleri de işlemeye gayret etmeliyiz.

   Bu dua ve dileklerle Kadir Gecenizi şimdiden tebrik ediyor, idrak edeceğimiz Ramazan Bayramının da hayırlara vesile olmasını, bu mübarek bayramın, Müslümanların dirilişine, vahdetine, güçlenmesine ve kurtuluşuna vesile olmasını şanı yüce Rabbimden niyaz ederim.

Üç Ayları konu edindiğimiz yazımızın sonuna geldik. Buraya kadar anlattıklarımız ve aktardıklarımız, bu önemli konulardda, Allah Teâlâ’nın beni muvaffak kıldığı gerçeklerdir. Bu konuda benim acziyet ve kusurum malumdur. Konunun bazı meselelerinde yaptığım açıklamalarda doğruyu ifadeyle, birtakım yanlış anlayışları teşhis ve tedavi ettiğim ümidindeyim. Eğer bu gerçekleşmişse, Allah’ın fazlı, hidâyeti, güzel tevfik ve inâyetiyle olmuştur. Allahım! Bana, bu işe başlamayı ilham ve onu bitirmeye yardım ettiğin gibi onu dünyada faydalı, âhirette de güzel bir azık yap. Ömrümüzü saadetle tamamla. Umduklarımızı fazlasıyla lütfet. Gün ve gecemizi afiyet içinde geçir. Sonumuzu hayır yap ve bizi himayene al. Amellerimizi, fazlınla kabul buyur. Şüphesiz Sen, kullarının yalvarışlarına icabet eder, bol bol ikramda bulunursun.(Âmin)

 

DİPNOTLAR
___________________

[1] İbrahim Canan, İslam’da Zaman Tanzimi, s. 23- 24, İstanbul, 1991.

[2] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, BasılmamışYüksek Lisans Tezi,Sh:3, İstanbul, 2007

[3] El-Fecr Suresi ,2

[4] el-Fecr 89/1-5.

[5] el-Kadir 97/3.

[6] Tirmizî, Zühd 24.

[7] Ebû Dâvûd, Melâhim 14.

[8] Bu konuda geniş bilgi için: Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, BasılmamışYüksek Lisans Tezi,İstanbul, 2007

[9] Ahmet F. Yüksel, “Astro Ay”, Astroloji, 1998, http://sufizmveinsan.com/astroay.html (15 Nisan 2007), s. 3-4.

[10] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler,Sh:136

[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259.  Ebû Nu’aym, “Hilyetu’l-Evliyâ”da ve ed-Deylemî, “Müsnedu’l-Firdevs”te rivayet etmişlerdir. Ancak isnadında zayıflık vardır. Bkz. el-Münâvî, “Feydu’l-Kadîr”, IV, 18.

[12] Eski devirlerde cami görevlileri Regaib, Berat, Mi’rac gibi gecelerde minareleri  kandillerle donatırlar, minare aralarına gecenin anlamını belirten mahyalar (ışıklandırılmış yazı ve şekiller) asarlardı. Bu mübarek gecelerde minarelerin kandil­lerle donatılmasından dolayı, halk arasında bu gecelerin “kandil gecele­ri” şeklinde isimlendirilmesi yaygınlık kazanmıştır. Geniş bilgi için bak: Nebi Bozkurt, “Kandil”, c. 24, Sh: 300,Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001.

[13] Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Sh:100,2. Baskı, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1392; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, c: 1, s: 423-424, hadis no: 1358.3. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998.

[14] Prof. Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, c.2,Sh:55-57,Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994.

[15]Buharî, savm 53; Müslim, sıyâm 179, no:1157; Ebu Davud, savm 55, no:2430.

[16] İbn Receb, “Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Fadli Receb” ‘den naklen Ebubekir Sifil. Üç Aylar Üzerine, http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=10

[17]  Prof.Dr. Vecdi Akyüz, Mukayeseli İbadetler İlmihali, C. 2, sh. 244, İz yayıncılık, 1995 baskısı.

[18] Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”,  c: 34, Sh: 535, DİA, İstanbul, 2007

[19] “el-Masnû’”, 259; el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58 vd.; eş-Şevkânî, “el-Fevâidu’l-Mecmû’a”, 47.

[20] İbn Receb, “Letâifu’l-Ma’ârif”, 131.

[21] Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, C.2, Sh.179, Risale Yayınları, İstanbul-1990.

[22] Ebu Şame, el-Baisu Ala inkari’l-Bida’i ve’l-Havadisi, s. 39-40.

[23] İbnu’l-Cevzi, el-Mevdu’at, c.2, s. 125-127.

[24] (Sahih-i Müslim, C/1, sh:592. Had. No:867. İst. 1401)

[25] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, c.2, Sh:333, Ölçü Yayınları, İstanbul-1985

 

[26]Mirac olayı Resulullah (s.a.s.)’ın Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük mucizesidir. Mirac konusunda günümüz modernistlerinin şazz yani şer’î açıdan geçersiz hatalı düşünceleri vardır. Bu iddiada bulunanlar miracın Kur’anî delilinin olmadığını ileri sürüyorlar. Onlardan  bazıları İsrâ olayını da anlamakta zorluk çekmekte ve Kur’an’da sözü edilen Mescidi Aksa’nın Kudüs’teki Mescidi Aksa değil Mekke’de bir yerlerde küçük bir mescid olduğunu ileri sürmektedirler. Bu konudaki iddiaların geçersizliği ve tutarsızlığı hakkında bak: Ahmet Varol, Mirac dosyası. http://www.vahdet.com.tr/

[27]el-Leknevi, el-Asar el-Merfua Fi’l-Ahbari’l-Mevdua:, s. 112

[28] İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, c: 2, s: 410-419

 

[29] el-Leknevi. el-Asar el-Merfua Fi’l.Aiıbari’1-Mevdua, s: 76

[30] Hasaneyn Muhammed Mahluf, Feteva Şer’iyye, c.2, Sh: 129-134’den nakleden  M. Emin Akın, Kandil Geceleri ve Bin Yıllık Bir Yanılgı, Sh: 135-137, Esra Yayınları.

[31] Maide, 82

[32] Nesâî, Sıyâm, 70

[33] Tirmizı, Zekât: 28

[34] Duhan 44/3.

[35] Büyük Kur’an Tefsiri, c.XIV, s.225.

[36] Bakara 2/185.

[37] Bakara 97/1.

[38] et-Tirmizî, “Savm”, 38; İbn Mâce, “İkâme”, 191; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, VI, 238.

[39] İbn Mâce, “İkâme”, 191

[40] Müsned, II/ 176

[41] Müslim, Cenâiz, 103.

[42] Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhib, Dârü İhyai’t Türasi’l Arabî, Kahire, 1968,  2/119.

[43] Ebubekir Sifil. Üç Aylar Üzerine, http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=10

[44] Ali Çebi,Naslar Işığı Altında Kutsal Geceler, Sh:77, Trabzon-2007

 

[45]  İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c. 1, sh. 555-556, Bedir Yayınevi, 1974 baskısı,İstanbul.

[46] Nevevi, el-Mecmu’, 4/56

[47]Aliyyu’l-Kâri, el-Esrâru’l-Merfu’a fi’l-Ahbâri’l-Mevzu’a, sh. 462

[48] İbrahim, Kâfi Dönmez, İslam İnanç İbadet Günlük Yaşayış An., s.357. MÜ. İ. Vakfı Yay., İstanbul, 1997.

[49] İmam Şatıbi, el-İ’tisam,  Kitap Dünyası Yayınları: 1/409.

[50] Ahmet Varol, İyiliğe Teşvik İçin Dine İlave Yapılabilir mi?

http://www.vahdet.com.tr/meal/yazilar/0016.html

[51] Ebû Dâvud, es-Sünen, (Salât) II, 29, nr: 1297; İbn Mâce, es-Sünen, (İkâmetu’s-Salâti ve’s-Sünneti fîhâ, 190), I, 442, nu: 1387; İbn Huzeyme, Sahîhu İbn Huzeyme, Beyrut 1971, II, 223, nu: 1216; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, Bagdad 1984, XI, 194–195

[52] Fatma Özmen, Tesbih Namazı Hadîsinin Tahkîk, Tahrîc ve Tenkîdi, Sh:50, Yüksek Lisans Tezi, İzmir-2006

 

[53] İbnü’l-Cevzî, Mevzûat, Medine 1966, II, 145.

[54] Abdullah b. Ahmed, Mesâilü  mam Ahmed, Beyrut 1988, s. 89.

[55] İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünne, Mısır 1322, IV, 116

[56] Tuhfetu’z-Zâkirîn, s.180; el-Leâlî’l-Mesnû‘a, s. 24

[57] el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû‘a, s. 123–143.

[58] İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtar, I, 482 – Bulak

[59] Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l- İslâmiyyü ve Edilletühü, Dımeşk 1989, II, 49

[60] Fatma Özmen,A.g.e., Sh:3,

[61] Buhârî, Savm, 6

[62]  M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1,Sh:507,Çelik-Şura Yayınları, İstanbul

[63] Geniş bilgi için bak: TDV İslam Ansiklopedisi,’Oruç’Maddesi,c.33,Sh:417 ve devamı,İstanbul-2007

[64] İbn-i Abidin – Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar – İst: 1983, C: 4, Sh: 228. Ayrıca Molla Hüsrev – Dürerû’l Hükkam fi şerhi Gureri’l Ahkam – İst: 1307 C: 1, Sh: 196

[65] Şeyh Nizamüddin ve bir heyet – El Feteva-ı Hindiyye – Beyrut: 1400, C: 1, Sh: 194.

[66] İbn-i Hümam – Fethû’l Kadir – Beyrut : 1315 D. Sadr Mtb. C: 2, Sh: 85.

[67] Sünen-i Nesai – İst: 1401, Çağrı Yay. C: 4, Sh: 167, (K. Savm: 43)

[68] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet (İslam İlmihali),c.1,Sh:406,Misak Yayınları, Ankara-2006

[69] Abdu’l Latifi’z Zebidi – Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih tercemesi ve şerhi – Ankara: 1974 (3 bsm) C: 6, Sh: 248, Had. No: 897.

[70] İbn Huzeyme, Beyhakî, İbn Hibbân, bk. Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95

[71] Mâlik b. Enes, Muvatta, Salât fi Ramazan 1; Buhârî, Salâtu’t-terâvih 1, Cum’a 29, 5; Müslim,

Musâfirîn, 177; Ebû Dâvûd, Salât 318; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 4.

[72] Buhârî, İmân 37; Müslim, Musâfirîn 173, 174; İbn Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 3, 39, 40; Ebû Dâvûd,

Ramazan 1; Tirmizî, Savm 1; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 3, Sıyâm 39, 40, İmân 31, 32.

[73] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 191. İbn Mâce, İkâmet 173; Nesâî, Sıyâm 40.

[74] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, Sh:96, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2007

[75] Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126

[76] Et-Tahtavî, Haşiye, 334, Mevsili, el-İhtiyar 1/68;Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi1/225-226.

[77] Buhari, menakib 23; Müslim, fazail 77

[78] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Fezâilü’l-Kur’ân 7, Edeb 39; Müslim, Fezâil 48, 50;

İbn Mâce, Cihâd 9; Tirmizî, Cihâd 15; Nesâî, Sıyâm 2.

[79]Ebû Ya’lâ, Müsned, IV, 435

[80] Müzzemmil, 73/1–9

[81] Yahya Şenol, Ramazan ve Oruç, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009, s: 33-35.

[82] Kur’an Yolu Meal ve Tefsiri, c.5, s.604.

[83] TDV İslam Ansiklopedisi,’Kadir gecesi’ Maddesi, c.24, Sh:124,İstanbul-2001

[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığı Altında Kur’an Tefsiri, c.13, s.6920.

[85] TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, Sh:124

[86] Kadir 97/1.

[87] Beyhaki, Es-Sünenü’l- Kübra, Dârü’l Fikir,Beyrut, tsz., Siyam, 8607.

[88] Kadr 97/1-3.

[89] Muvatta, 1/321.

[90] Bakara 2/185.

[91] Duhân 44/1–3.

[92] Kadir 97/1.

[93] TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, s.125.

[94] Müsned, 2/27; Tayalisî, 1/257.

[95] Müsned, 5/132.

[96] Muvatta, İtikaf, 10.

[97] Tefsîru’l Kebir, c.6, s.228 vd.

[98] Buhari, Leyletü’l Kadr, 2.

[99] Buhari, Leyletü’l Kadr, 4.

[100] İmam-ı Kadıhan-El Feteva-Kahire: 1282, C:1, Sh: 190.

[101] Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 216.

[102]TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, s.125.

[103] Buhari, İman, 25; Savm, 6.

[104] Buhari, Leyletü’l Kadr, 1.

[105] Tirmizî, Daavat, 84.

[106] Muvatta, İtikaf, 16.

[107] Müslümanlığı mübarek gecelerde içki içmemek, kandil simidi yemek, yakınlarının cenazesine yarım başörtüsü ve siyah gözlükle katılmak ve Ramazanda oruç tutmak şeklinde anlayan bir zihniyetin varlığı malumdur. Değerli bir hoca arkadaşıma birisi sormuş:Hocam! Kandilde imkanım olmadığı için kandil simiti dağıtamasam günah olur mu? Güler misin ,ağlar mısın….

[108] M. Şemseddin’in Hurâfattan Hakikate adlı kitabından naklen: M.Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, s: 201, Ankara, 1975, Diyanet Yayınları

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views