TEVHİD’İN ŞİÂRI İBÂDET: KURBAN

17.07.2021 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, 737 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

İlk uygulaması Âdem (a.s.)’ın oğullarında görülen kurbân ibadeti, kulluk
yolunda esaslı bir yere sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm, kurban ibadetinin her ümmete
emredilmiş olduğunu, Musa ve İbrahim (a.s.)’ın da bu ibadeti ifa ettiklerini haber
vermektedir. Kur’an, kurbanın aslî hüvviyetinin “tevhîd” ve “takva” olduğunu
özellikle vurgular. Şirkten korunmayı itikadî ve ahlakî sahadaki hedefleri arasına
yerleştiren İslâm, kurban ibadetine karışmış şirk geleneklerini ayıklamış, kurbanı aslî
kimliğiyle yeniden düzenlemiştir.

Dilimize yerleşmiş olan kurban sözcüğünün kökü olan “k-r-b” kelimesi Arapça
anlamıyla “yakınlık, kulun Allah’a olan yakınlığı, taatleri yerine getirme” gibi
anlamlara gelmektedir. Kurban terim olarak ise; Allah Teâlâ’ya tekarrüb (yakınlaşma) maksadıyla kesilen hususi hayvandır.

Kurban bayramlarında Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak maksadıyla kesilen kurbana “udhiyye”, bunu kesmeye de “tadhiye” adı verilmektedir.

Hanefiler hariç cumhura göre kurban kesmek müekked sünnettir. Gücü yetenin
terk etmesi mekruh olur. Hanefilere göre şehirlerde ikamet eden şehir halkı üzerine her
sene bir defa kurban kesmek vaciptir.

İbadetlerin bir zahiri bir de bâtınî yönü vardır. İbâdetin fiilî kısmında yapılacak
olanlar önceden belirlenmiş olduğundan buna herkes riâyet eder. İbadetin özü de
diyebileceğimiz manevi yönü ise Allah ile kul arasında kalır, dışa yansımaz.

İnsanlardan beklenen, ibâdetin ruhuna uygun hareket etmektir. Kurban ibâdeti de
böyledir. Kurban denilince dışa yansıyan yönü itibariyle, ayakları bağlı vaziyette
kıbleye doğru yatırılmış bir hayvan ve elindeki bıçağı ile onu kesmeye hazır bir mü’min
akla gelir. Ancak; içe yansıyan yönüyle kurban denilince, kulun Allah’a olan bağlılığı,
takvası ve Hz. İbrâhim gibi gerekirse Allah yolunda evladını bile seve seve kurban
edebileceği; İsmâil (a.s.) gibi gerekirse Allah yolunda canını dahi feda edebileceği akla
gelir. İşte gerçek kulluk budur. Bunun adı ‘’takva’’dır. Bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da esas olan takva, hem ibadetlerin kabûlünün hem de ‘’Allah katında en
üstün olanının’’ ölçüsüdür. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de şöyle dile getirilmektedir:
‘’Onların (kurbanların) ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. O’na ancak sizin takvanız (sizi Allah’ın buyruklarını yerine getirmeye zorlayan saygınız) ulaşır.”(Hacc, 37)

Görüldüğü gibi bu âyet, genel olarak bütün ibâdetlerde iyi niyet ve ihlasın gerekliliğini
ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, ibâdetlerimizde bizi Allah rızasına ulaştıracak
olan temel unsur, kalplerimizin takvası, yani bu ibadetleri, gösterişten uzak olarak sırf
Allah rızası için yapma çabamızdır. Nitekim Hz. Peygamber de bir hadis-i şeriflerinde:
‘’Amellerin kıymeti ancak niyete göredir. Herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan da odur…’’ ( Zebidi, Sâhih-i Buhâri Muhtasarı Tecrîdi Sârih, Terc: Abdullah Feyzi Kocaer,İstanbul, 2004, II, 45) buyurmuştur. Keza Hâbil’de kardeşine: ‘’Allah ancak muttakîlerin kurbanını kabul eder’’ diyerek aynı gerçeği dile getirmiştir.

İbâdetlerde fert ve toplum yararıyla açıklanabilir unsurlarla taabbüdî nitelik
taşıyan ve Allah’a bağlılığı temsil eden simgesel davranışlar çok defa bir arada bulunur.
Ancak mâlî bir ibâdet olan kurbanda taabbüdî yönler de bulunmakla beraber fert ve
toplum yararı daha ön plândadır. Kurbanı hayvanın eti veya derisi için kesiminden
ayıran temel fark, onun Allah’ın rızasını kazanma ve isteğine boyun eğme gâyesiyle
kesilmiş olmasıdır. İbâdetin özünü teşkil eden bu gâye ancak Şâriin bildirdiği şekil
şartlarına uyulduğunda gerçekleşmiş olur. Bu yönüyle kurban ibâdetinin özü ve
biçimselliği dînî bildirime dayanır. Kesilen kurbanın etinin yenmesi, derisi ve diğer
parçalarından âzamî ölçüde yararlanılması ictimâî ve toplumsal bir gereklilik
olduğundan dolayı bunu da kurbanın özünden ayırmamız mümkün değildir. Çünkü,
toplumsal dayanışmayı sağlamak da Allah’ın rızasına giden bir yoldur. Bu yönüyle
kurban ibâdetinde hem Allah’a yakın olma gâyesi hem de ictimâî gereklilik bir bütün
olarak değerlendirilmelidir. İslâm fıkhında kurban ibâdetinin rüknünün kan akıtma
olarak belirlenmesi de mücerret bir itlaf ameliyesi değil, bu ibâdette derûnî bir hal olan
kulluk bilinç ve iradesini temsil eden ve yükümlülüğün en alt sınırında bulunan objektif bir işlemin kriter olarak seçilmesi anlamını taşır. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine
boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur.
Bunu yaparken de malını Allah için telef etmesi değil, en yakınlarından başlayarak
insanlara yararlı bir şekilde değerlendirmesi istenmiştir. Kur’an’da kurbanın kan ve
etinin değil, kesenlerin dînî duyarlılıklarının Allah’a ulaşacağının belirtilmesi
buna işaret eder. Kurban Allah’a, verdiği nimetlerden dolayı şükür anlamı da taşımaktadır. Mü’minler her kurban kesiminde, Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil’in Allah’a mutlak itaatkonusunda verdikleri, Kur’an’da da özetle aktarılan başarılı sınavın hatırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri itaate hazır olduklarını simgesel davranışla göstermiş olmaktadırlar.

Hz. İbrâhim(a.s)’ın oğlu Hz. İsmâil’i kurban etmek istediği olay İslâmî
kaynaklarda şu şekilde anlatılmaktadır:

“Hz. İbrâhim, Cenab-ı Hakk’a duâ etmiş ve kendisine bir oğul verdiği takdirde
onu Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. Aradan yıllar geçtikten sonra Allah (c.c.)
ona oğullar vermiş, fakat o, adağını unutmuştu. Bir gece rüyasında bu va’di hatırlatılmış
ve oğlunu kurban etmesi emredilmişti. Bunun üzerine İbrâhim (a.s.), bir rivâyete göre
dokuz, diğer rivâyete göre on yaşında olan oğlu İsmâil (a.s.)’i yanına alarak rüyasında
keseceği yer olarak gösterilen dağa doğru yola çıkar. İşte bu sırada, İblis (Şeytan),
İbrâhim (a.s.)’ın Allah’ın emrini yerine getirmesini önlemek için, insan kılığına girerek
Hacer validemizin yanına gider ve: ‘’ Yâ Hacer! Babasının İsmâil’i nereye götürdüğünü
biliyor musun’’? diye sorar. Hacer Validemiz: ‘’ Civarda gezmeye, bir dostu ziyaret
etmeye ve biraz da odun toplamaya gittiler’’ cevabını verir. O zaman İblis şöyle der: ‘’
O seni böyle aldattı ve İsmâil’i kesmeye götürdü.’’ Gâyesi, Hacer vâlidemizin annelik
şefkatini kabartıp Allah’ın emrinin yerine getirilmesini önlemekti. Hacer vâlidemiz şu
cevabı verir: ‘’ Bir peygamber oğlunu niçin kessin. Anlaşılıyor ki, sen şeytansın. Beni
kocama karşı itaatsizliğe sevketmek istiyorsun.’’ O zaman İblis şunları söyler: ‘’
İbrâhim’e oğlunu kurban etmesini Allah emretti. Onun için alıp dağa götürdü. Yetişip
onu kurtarmazsan, babası oğlunu kesecek ve sen yalnız kalacaksın. O zaman İbrâhim
seni aramaz ve Sârâ ile yaşamaya devam eder’’. Bunun üzerine Hacer vâlidemiz şu
cevabı verir: ‘’ Madem ki, İsmâil’i kurban etmesini ona Allah emretti. Öyleyse,
Allah’ın emrine ben de itaat etmeye mecburum.’’ Hacer vâlidemizi kandıramayacağını
anlayan Şeytan, bu defa İbrâhim (a.s.)’e gider. Ona rüyasının yalancı bir rüya olduğunu,
oğlunu kurban etmesinin doğru olmayacağını söyler. Ancak, İbrâhim (a.s.)’ı da
aldatamaz. Bu defa da İsmâil (a.s.)’e gider ve şöyle der: ‘’ Ey İsmâil, babanın seni
kesmeye götürdüğünü biliyor musun? Şu dağın tepesine varınca seni kesecek.’’ İsmâil
(a.s.): “Öyleyse, ben de babama itaat ederim. Sen beni babama isyan ettirerek
günahkâr yapmak istiyorsun, git burdan’’ der. Bir rivâyete göre, İsmâil (a.s.) bu sözü
söyledikten sonra yerden taşlar alarak şeytana fırlatır. İşte bu, hacıların şeytan
taşlamasının esası olmuştur. Şeytan uzaklaştıktan sonra, İbrâhim (a.s.) ile oğlu İsmâil
(a.s.) Arafat dağının tepesine çıkarlar. İbrâhim (a.s.): ‘’Oğlum rüyamda seni kurban
etmem Allah tarafından bana emredildi, sen ne dersin?’’ der. İsmâil (a.s) de: ‘’
Babacığım, Allah’ın sana emrettiğini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden
bulursun. Ancak, durumu bana önceden söyleseydin, anneme vedâ eder, elini öper,
duâsını alırdım. Şimdi çok üzülecek’’ der. İbrâhim (a.s.) de: ‘’ Oğlum durumu ona
söyleseydim, annelik şefkâtiyle ağlayıp sızlayabilirdi. Seni kurban etmemi engellemek
suretiyle Allah’a isyan etmeme sebep olabilirdi. Bunun için söylemedim’’ der. Bunun
üzerine İsmmîl (a.s.) şu cevabı verir: ‘’ Babacığım, emrolunduğunu hemen yerine getir.
Ta ki, beni gördükçe babalık şefkatin kabarmasın. Ancak, senden şunları rica
ediyorum:
1- Beni kurban etmeden önce ellerimi ve ayaklarımı bağla. Çırpınıp da sana
zorluk çıkarmayayım.
2-Gömleğimi de çıkar ki ona kan bulaşmasın, sonra onu anneme götür annem
onda beni koklasın.
3-Yüzümü ört, ta ki, bıçağı çalacağın zaman yüzümü görüp babalık duyguların
kabarmasın.
4- Bıçağı da iyice keskinleştir. Elin titremeden boğazıma çal ve bir çalışta kes ki,
bana da, sana da zahmet vermesin.
İbrâhim (a.s.) bu söylenenleri yaptıktan sonra: ‘’Yâ Rabbi, işte emrini yerine
getiriyorum’’ diyerek bıçağı bütün kuvvetiyle İsmâil (a.s.) in boğazına çalar. Ancak
bıçak kesmez. Tekrar çalar yine kesmez. Hiddetle bıçağı yanındaki bir taşa çalar, taş iki parça olur. Tekrar İsmâil (a.s.)’in boynuna çalar, bıçak yine kesmez. Bu sırada,
teslimiyetle kurban edilmeyi bekleyen İsmâil (a.s.) Allah’ın emrini niçin yerine
getirmediğini sorar. Belli ki bıçağın boynuna çalınışını hissetmemiş. İbrâhim (a.s.)
tekrar bıçağı çalacağı zaman, gökten; Allahu Ekber, Allahu Ekber diye sesler işitir Bir
de bakar ki, Cebrail (a.s.) Allahu Ekber diyerek semadan bir koç indirmektedir. Bunun
üzerine İbrahim (a.s.) La ilahe illallahu vallahu Ekber der. Bu sırada başını kaldıran
İsmâil (a.s.) bu manzarayı görünce Allahu Ekber ve lillah’il hamd der.
Cebrâil (a.s.):
___’’ Ya İbrâhim, Allah, senin kendi emrine uyma hususundaki sadakatini kabul
buyurdu ve İsmâil’e karşılık bu koçu kurban etmeni sana emretti’’ dedi. İbrahim (a.s.)
hemen oğlunun ellerini ve ayaklarını çözdü, şükür secdesine kapandı, sonra koçu tuttu.
Her nasılsa koçu elinden kaçırdı. Sonra baba-oğul koçu yakalamak için peşinden
koştular. Nihayet,‘’Mina’’ denilen yerde yakaladılar ve orada koçu kurban ettiler.
Hacıların kurban kestikleri yer de burasıdır.
Allah (c.c.), koç göndermekle hem İbrâhim (a.s.)’a lütufta bulundu, hem İsmâil
(a.s.)’ı sevindirdi ve hem de inananları evlatlarını kurban etmekten kurtardı.

KURBAN’IN DÎNÎ HİKMETİ

Kurban kelimesi, “kendisi ile Allah’a yaklaşılan şey” manasında kullanılır. Bu
isimden de anlaşıldığı gibi kurban Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı
Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Biz her ümmete kurban ibâdeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği
hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar. Şunu unutmayın ki, hepinizin ilahı bir tek
ilahtır. Öyleyse yalnız O’na teslim olun. Sen ey Rasûlüm! O alçak gönüllü, samimi ve
ihlâslı olanları müjdele!”(Hacc, 34)  Burada da görülmektedir ki kurban Allah’ın hatırlanması ve Onun rızasının kazanılması için emrolunmuştur. Gerçekten de kurban Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna bahşetmiş olduğu sayısız nimetlere karşı bir şükür vesilesi ve O’nun rızasının kazanılması için büyük bir fırsattır. Nitekim Kevser sûresinde ifade edildiği gibi Peygamber’e ve bütün ümmete verilen Kevser nimetine bir şükür olarak :
“Ey Muhammed! Doğrusu biz sana pek çok nîmet vermişizdir. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”

Kurban kesmenin dini hikmeti ve fazileti hakkındaki şu hadisi şerif de kurban
ibadetinin Allah katındaki değerini açıkça ortaya koymaktadır: İbni Mâce, Hz. Âişe (r.a.)’den şu şekilde rivayet etmiştir: “Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu:‘’Âdemoğlu, Allah(Azze ve Celle)’a Kurbân bayramı günü kan akıtmaktan daha sevimli gelen hiçbir amel işlememiştir. Şüphesiz o, (yani kesilen kurban) kıyamet günü boynuzları, tırnakları ve kıllarıyla gelir. Şüphesiz kurbanın kanı da yere düşmeden önce, Allah tarafından kabul olur. Artık (sevabı böyle olunca) gönülleriniz kurban (kesmek sebebi) ile hoş olsun.’’

Hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere kurban ibadeti toplumdaki yardımlaşma ve
kaynaşmayı üst seviyeye çıkarmakla birlikte Allah katında da en sevimli ibadetlerden
birisidir. Hatta öyle bir ibadettir ki, daha niyet aşamasında kulun Allah katındaki
değerini yükseltmektedir. Kurbanın kanları yere düşmeden kabul olur ifadesi bunu
açıkça ortaya koymaktadır.

İslâm’da Kurbanın Temelleri

Bir organizmayı özgün kılan şey, diğerleriyle olan benzerliklerinden ziyade
farklılıklarıdır. Benzerlikler arttıkça özgünlüğünü yitirir, varlık sebebinin izahı
zorlaştığı gibi çoğu kez var oluş anlamı kaybolur. Her dini, müstakil ve diğerlerinden
farklı kılan şey, bu dinlerin dayandığı ilk prensip olup bu, aslında dinin ihtiyaç duyduğu merkezdir ve bir odak noktadır. Kurban bağlamında, farklı dinlerde ama
aynı kategoride yer alan benzer ibadetlerin de bu ilk prensipten hareketle izah
edilmesi gerekir. Bu prensip, çeşitli dinlerdeki kurbanın farkını anlamamızı
sağlayacağı gibi farklı kültürlerin tanrı, insan ve tabiat anlayışlarını anlamaya kapı
aralar. İslâm’ın kurban anlayışını özgün kılan, tevhidin inancın merkezinde yer
alması ve diğer inanç esaslarının buna göre izah ediliyor olmasıdır. Tevhid prensibi
inanç alanının odağı kılınırken takva prensibi de Allah’a yakınlaşma çabasında
ahlakî tutumu oluşturur. Tevhidin ayrılmaz parçası olan takva, tüm tutum ve
davranışlara rengini vermekle İslâm’ın “hareket” anlayışının da temel
formülasyonunu sunar. Kurbanı da, dinin Allah’a kullukta ve kurbette birbirlerini
tamamlayan iki esası olan tevhid ve takvayla açıklamak istiyoruz.

a. Tevhid

Kur’an, muhatap aldığı cahiliye insanının inancı noktasında yoğun bir ıslah
hareketi başlatmıştır. Kur’an’ın insanlığa sunduğu mesaj, ilk insandan itibaren
Allah’ın hakîkat ve kurtuluş olarak insanlara sürekli olarak vazetmiş olduğu mesajın
yeniden hatırlatılması olduğu için, bütün peygamberlerin, başta tevhid olmak üzere
inanç bakımından aynı esasları tebliğ ettiklerini bildirmiş ve önceki vahiyleri
onaylamıştır.

Tevhid inancı, bütün peygamberlerin ortak mesajı olduğu gibi İslâm’ın ibadet
prensiplerinin esasıdır. “Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ 20/14)
Tevhîdî inançta ibadet ve kulluk sadece Allah’ın hakkıdır; Allah’ın emirlerine itaat
etmenin vazgeçilmez unsurudur. Kur’an’da “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbinize kulluk ediniz.” (el-Bakara 2/21) denilerek insanlar Allah’a ibadet
etmeye çağrılırken Allah’tan başkasına açıktan veya gizliden mabudluk payesini
verip de ibadet ve kulluk etmeyi, o hakka saldırı olarak değerlendirir. Kur’an, özellikle şirki “dalâlet” olarak tanımlamış ve “Lokman, oğluna öğüt vererek:
‘Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür’, demişti.”
(Lokman 31/13) âyetinde “zulüm” olarak nitelendirmiştir. Allah’tan başkasına
kurban sunma, genel anlamıyla Yaratıcı Kudret’i zatında veya tasarrufunda ortak
tanıma olarak tanımlanan şirkin amelî yönünü de içerdiği için, tevhid inancının
özüne ve kaynağına isyan anlamını barındırmaktadır.
Kur’an’ın vurguladığı tevhid merkezli inanç sisteminin üç temel özelliği vardır.
Bunlar, Allah’ın mutlak birliğine inanmak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak ve
yalnız O’na ibadet etmektir. Allah’ın olan-bitenden tamamiyle haberdar
bulunduğu, her şeyin O’nun mülküne ait olduğu, O’nun hakimiyet ve denetimi
altında olmayan hiçbir noktanın olmadığı, bu inanç sisteminin diğer temel
özellikleridir. İnsan, ya sonlu varlıkları sonsuz Yüce Varlık olan Allah’la eş kılmak ister yada Allah, yarattıkları ile doğrudan ve çok yakından ilgili olmasına rağmen, O’nun ile
yarattıkları arasına, aracı tanrılar veya güçleri koymaya çalışır. Allah’ın sadece
kahhâr ve cebbâr olarak yanlış algılanışı, insanlık tarihinde zihinlerde Allah hakkında
yanlış kanaatler oluşturmuştur. Allah’ın bu şekilde korkuyla algılanışı dolayısıyla
insan, kendisinden kuvvetli gördüğü her türlü tabiat gücüne tapmaya ve aracılar
koymaya başlamıştır. Müşrik Araplar, Hz. Peygamber’den Allah ile insan arasında
kendi ilahlarına yer vermesini isterken zihinlerinin arkapılanında Allah’ın ulaşılamaz
olduğu ve ancak etkin vasıtalar sayesinde kulluğu icra edebilecekleri kabulü
yatmaktaydı. İnsanların bu hataya düşmelerini engellemek için Kur’an’da bir taraftan
Allah’ın rubûbiyeti, kudret ve celâli vurgulanırken, aynı sıklıkla Allah’ın sonsuz rahmeti, affediciliği ve kullarıyla beraber olduğu hatırlatılır. Nitekim,Allah’ın kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyeceğini ve Allah’ın rahmetinin herşeyi kuşattığını hatırlatan Kur’an, bütün yapısı ile kurtarıcılığa ve aracılığa karşıdır. Fâtiha Sûresi’nde “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz” hitabı, doğrudan Allah’tan isteneceği ve sadece O’da dua edileceği inancına işaret eder. Allah’tan başkasına günah itirafında bulunulmaz.

Kurban’ın Allah’tan başkasına adanmaması ve kesimde Allah’ın adının
anılmasının zorunluluğu, kurban ve tevhid ilişkisini en açık şekilde izah eder. Tabii
olarak, Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamanın ve kurban kesmenin
yasaklanmış olması tevhid ilkesinin gereklerinden biri olarak düşünülmelidir.
İslâm hayvanın şirkin bir unsuru olmasını onu ibadet hayatının dışına atarak
engellemek gibi pasif bir tutumdan ziyade ibadetin konusu yaparak tevhidin
ikamesinin vasıtası kılmıştır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, nüsüküm, hayatım ve
ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (el-En’âm 6/162) âyetinde Resûlullâh
(s.a.v.)’den Allah’tan başkasına ibadet eden ve O’ndan başkası adına hayvan
zebheden müşriklere kendisinin muhalif olduğunu ilan etmesi; namazının Allah için,
nüsükünün de tek ve ortağı olmayan O’nun ismine olduğunu bildirmesi
istenmiştir. İslâm, Allah’tan başka varlıklar adına kurban kesilmesini, kesilirken
put ve benzeri şeylerin adı zikredilen hayvanların etinin yenilmesini haram kılmıştır.
Allah’tan başkası adına kesilmiş olan hayvanın yasak edilmesindeki hikmet dinin
temeli olan tevhid inancını korumak, bu inanca aykırı her davranıştan kaçınmaktır.
Resûlullâh (s.a.v.)’in “Allah’tan başkası adına hayvan kesene Allah lânet etsin.”
şeklindeki ifadelerinde bu duruma dikkat çekilmiştir.

Dinler tarihi göstermektedir ki insanların somuta yani görünür nesnelere olan
düşkünlüklerinden ve tapınma zaafından dolayı, “görünür olanlar”, zamanla birer
tapınma nesnesi haline gelmiş ve tanrılaştırılmışlardır. Şirki şiddetle reddeden bir
din olarak İslâm, kendi müntesiplerinin bu zaaftan etkilenmemesini sağlamak için,
toplumların sair zamanlarda besin faaliyeti olan hayvanların kesim işini ibadete
dönüştürmüştür. İlah olarak düşlenen canlıların bu görünür durumları, insanların
tevhitten sapmamalarının bir aracı kılınmıştır.

İslâm’ın dininin özünü, tevhîd inancı teşkil ettiğinden, bunun tabiî gereği olarak
her türüyle şirke karşı amansız bir mücadele verilmiştir. Bunun günlük hayatla ilgili
bir sonucu da, hayvanların kesimi esnasında Allah’tan başkasının isminin
anılmasının veya hayvanın Allah’tan başkası adına kurban olarak kesilmesinin ve bu
şekilde kesilen hayvanın etinin yenmesinin yasaklanmış olmasıdır. İslâm, kurbanı
da yalnız Allah’a hasretmek suretiyle tevhidde azâmî titizliği göstererek tüm
ibadetlerin yalnızca Allah’a ve Allah için edileceği ilkesini benimsemiştir.
Müşrikler putlar adına kurban kesiyorlardı. Allah, Peygamberine yalnız Allah’a
ibadet edileceğini ve yalnız O’nun adına kurban kesileceğini, yaşamının ve ölümünün
yalnız Allah’ın elinde ve O’nun yaratmasıyla olduğunu söylemesini buyurmaktadır.
Kur’an her dinde kurban ibadetinin var olduğu bildirilmektedir. Her dinde
aynı ibadetin emredilmiş olması bu ibadeti emreden Tanrı’nın aynı Tanrı olduğunu
gösterir. Bu da kurbanın, aynı inanç esasına göre teşri kılındığını ve aynı amacı
tahakkuk ettirme odaklı olduğunu anlatır. Çünkü âyetin devamında bütün insanların
Tanrısının bir tek Tanrı olduğu vurgulanarak O’na teslim olunması ve O’na saygı
gösterilmesi emredilmektedir.

b. Takvâ

İslâm’ın temel hedefi olarak insanın tevhîd ile tanıştırılması, fert üzerinde ve
toplum seviyesinde iyi, adâletli ve doğru prensiplerin yerleşmesine yardım eder.
İslâm, ferdî ve sosyal hayatta fazilet ve doğruluk; insanlara adalet üzerine muamele;
başkalarının suç ve hatalarını bağışlama; cömert ve hayırsever olma üzerine
kuruludur. Bu davranış tarzları insanları takva sahibi kılar ve Allah’a yaklaştırır.

Kurbanın bir boyutu insanın onunla takvaya ulaşılabilmesidir. Kurbanların ne
etlerinin ne kanlarının Allah’a ereceği, fakat Allah’a kurbân sahibinin takvâsının
ulaşacağını Kur’an beyan eder.
“Koruma, esirgeme” anlamına gelen “vikâye” kökünden türemiş olan takvayı
Seyyid Şerif Cürcânî, itaatler konusunda “ihlâs”, mâsiyetler konusunda ise “terk ve
sakınma” olarak tarif eder. Bu iki yönü ifade edecek şekilde takva, gönülden
Allah’a bağlılık; azâptan ve tehlikeden korunma anlamına gelir. İslâm’ın ilk
zamanlarında, takvâ kelimesi, Allah’ın şiddetli azabına karşı siper vazifesi görecek
olan korku ve kaygı şuurunu ifade ederken zamanla, takvâ kavramının içeriğinin de
geliştiği ve zenginleştiği görülür.

Kur’an’da takva, “en hayırlı azık” olarak nitelendirilmiş; Bakara Sûresi’nin 237. âyetinde takvânın, karşılıklı saygı ve sevgi, hoş görü ve fedakârlığı da içine alan geniş ahlâkî içeriği ima edilmiştir. Benzer şekilde, Mâide Sûresi’nin 8. âyetinde takvâ, adaleti de içine alan bir fazilet olarak gösterilmiştir. Takvânın bu sosyal fonksiyonu, Hucurât Sûresi’nin 13. âyetinde evrensel boyutta ele alınmıştır. Orada Allah’ın bütün insanları bir erkekle bir kadından yarattığı; birbirleriyle,tanışmaları için onları halklara ve kabilelere ayırdığı ifade edildikten sonra “Allah nezdinde sizin en şerefliniz, takvâda en ileri olanınızdır” (el-Hucurât 49/13)buyurulmuştur. Takvânın ahlâkî ve insancıl içeriğini ifade eden örneklerden biri olarak Fetih Sûresi’nin 26. âyetinde müşrik Araplar’la Hz, Peygamber ve ashabı arasında bir mukayese yer alır. Buna göre müşrik Araplar’in kalbinde “Câhiliye hamiyeti” vardır; Hz. Peygamber ve arkadaşlarının hasleti ise “sekînet ve
takvâ”dır. Câhiliye hamiyeti, “hilim” kavramının zıddı olarak öfke, kibir,
saldırganlık ve saygısızlık ruhunu ifade eder. Bu durumda Hz. Peygamber ve
müminlerin hasleti olan sekînet ve takvâ kavramları da “ağırbaşlılık, soğukkanlılık,
tevazu, insanların şeref ve haysiyetlerine saygı” anlamını taşır.

Önemle vurgulanması gereken husus, Kur’an’da tazim, hürmet, saygı, utanma
gibi kelimelerle ifade edilen yüksek ahlâkî faziletler için kullanılan takvânın, her
şeyden önce Allah’ın koyduğu dinî ve ahlâkî kanunlara saygı duymaktır. Takvânın
bu şekilde tazimi ifade ettiğini gösteren güzel örneklerden biri olan Hac sûresinin 30-
33. âyetlerinde: a) Allah’ın koyduğu kanunlara tazim göstermek, b) Putlara
tapmaktan kaçınmak, c) Yalancı şahitlikten kaçınmak, d) Tevhide bağlı kalmak ve Allah’ın belirlediği şiarlara tazim göstermekten söz edildikten sonra “Bunlar
kalplerin takvâsındandır” buyuruluyor. “Kalplerin takvâsı”ndan maksat ise, samimi
ve riyasız saygı duygusudur. Benzer bir yaklaşım aynı sûrenin 37. âyetinde geçen
“Kurbanlarınızın etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvânız
ulaşır” mealindeki âyette görülüyor. Bu âyet, bütün dinî ve ahlâkî faaliyetlerin
Allah’a saygı ve O’nun rızâsını kazanma niyetiyle yapılması gerektiğini
göstermektedir. Bazı âyetlerde takvâ, bütün kötülükleri ifade eden “fücûr”
kelimesinin zıddı olarak kullanılmıştır. Nefsin bütün yetenekleri ve işlevleri arasında
iyi olanlarına “takvâ”, kötü olanlarına da “fücur” denilmiştir. Hemen ardından
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” buyurularak takvâ bir ruhî arınma ve gelişme
olarak gösterilmiştir. Takvâ hakkındaki âyetlerin bir bütünlük içerisinde
incelenmesi halinde açıkça görüleceği üzere, takva “başlıca şu iki temel anlamı
içermektedir: a) Takvâ, itikadı konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan
uzak durmaktır. “Lailahe illallâh” kelimesi de, şirkten koruduğu için takva kelimesi,
olarak açıklanmıştır. Ahlâkî ve amelî konularda ise ruhu kirleten kütü
duygulardan, fena huylardan; eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan uzak
durmaktır. b) Takvâ, bütün faaliyetlerde, Allah korkusunu, O’na karşı saygılı olmayı
ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın temeli, âyetteki deyimiyle
hayatın azığı yapmaktır. İşte takvâ bütün bu erdemleri kapsayan en geniş kapsamlı
fazilettir.

Kur’an, Tanrı-insan ilişkisinde, üstünlüğü belirleyen kriter olarak sadece
takvayı koymuştur. Bir kimsenin “takva” sahibi olmasının anlamı, şayet basiret
sahibi ise, o kimsenin devamlı “müteyakkız” olması demektir. Nefsanî arzuları dahil
bütün sahte tanrılar, insanın hakîkati tümüyle basiretli bir şekilde görmesini
engelleyeceği, görüşünü daraltacağı ve varlığını parçalayacağı için insan, Allah’ın
kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğun altından ancak takva ile kalkabilir.
Bunun için Kur’an’ın beyan ettiği mesajın temel özelliklerinden biri olarak takva,
dinî yükümlülüklerde şekil, doşgörünüm ve kaba kuralcılıktan öte içselliğe, öze ve
samimiyete dayanması; ahlaki değerlerin vurgulanmasıdır. Kur’an’ın, insanın
Tanrı ile olan ilişkilerinde aradığı temel vasıf, içtenlik, samimiyet, iyi niyet ve
doğruya kalpten bağlanmadır. Bu açıdan, insanların davranışlarında bütünlük ve
tutarlılık arar. Nitekim kurbân kesmede önemli olanın Allah’a takvayla yaklaşma
olduğunu belirtirken kurbân etinden insanları mahrum etmek tutarlı bir hareket
değildir. Kurbân etinden ikram etmekle beraber hâlâ insanlara ve diğer canlılara karşı
kötü tavır ve davranışları sürdürme de takva bağlamında çelişkili bir tutumdur.

Kurban kesmek, namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerin yanında, malî
fedakârlıklara katlanarak Allah’a yaklaşmayı öngörmektedir. Çünkü, ibadetlerde
gaye, Allah’a kulluğun izhâr edilmesidir. Diğer nimet ve bereketler ise, bu
ibadetlerle beraber zaten kendiliğinden doğacaktır. Burada insana düşen, bu nimet ve
bereketleri kendi iç dünyasında esas gaye haline getirmemesidir. Malî ibadetlerin
gayesi olarak Allah’a ulaşmayı gözardı edip, kurbanın eti ve derisinden istifade
etmeyi biricik gaye edinen bir bakış açısı, ibadetleri malî yarar ve faydanın daracık
alanına hapseder.
Naslarda kurban ibadetinin bireysel ve toplumsal, maddî ve manevî, dünyevî ve
uhrevî faydalarına işaret edilir. Kurban ibadetini ifa eden birey, yakın çevresi ve
diğer insanlar için hikmetleri şöyle sıralanabilir:

1. Kurban Allah’a, verdiği nimetlerden dolayı teslimiyet ve şükür anlamı taşır.
“İşte bu hayvanları siz şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” (el-Hac 22/36).
Allah, insanlardan daha güçlü olan bu hayvanları, onların buyruğuna vermiştir.
İnsan, Allah’ın lütfettiği akıl sayesinde bu hayvanlara hakim olur; Allah’ın ikramı
olarak bunları hizmetinde kullanır, etinden istifade eder. Fakat bu durum,
insanoğlunun canlılar üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceği manasından
ziyade, şükretmeleri gereğini ortaya koymaktadır.

2. Kurban ibadetinin nihâî amacı, Allah’ın rızasını kazanmaktır. “Rıza”
kavramı, taleb edileni yerine getirmek suretiyle Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı
anlatır. Kur’an bu açıdan, kurbanın da Allah için olmasını telkin eder. Nitekim âyetlerde namaz gibi kurban da Allah’a has kılınarak “Rabbin için namaz kıl ve
kurban kes.” (el-Kevser 108/2) buyurulmuştur. Zemahşerî, tüm ibadetlerde asıl
gayenin Allah’ın ismini zikretmek olduğunu söylerken zikirden maksud olanın da
rızaya ulaşma olduğu unutulmamalıdır.

3. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini
koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Bunu yaparken de malını Allah
için telef etmesi değil en yakınlarından başlayarak insanlara yararlı olacak tarzda
gerçekleştirmesi istenmiştir. Kur’an’da kurbanın kan ve etinin değil kesenlerin dinî
duyarlılıklarının (takvâ) Allah’a ulaşacağının belirtilmesi buna işaret eder.

4. Müminler her kurban kesiminde Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Cenâb-ı
Hakk’ın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri, Kur’an’da da özetle
aktarılan başarılı sınavın hâtırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate
hazır olduklarını simgesel davranışla göstermiş olmaktadır. İlgili âyetlerde Hz.
İbrahim ile oğlu için “ikisi de teslim oldular” diyerek bu teslimiyetin önemi
vurgulanmaktadır. Burada sadece İsmail’in değil aynı zamanda evladını
kurbân etmeyi göze alan babanın teslimiyetinden de söz edilmektedir. Hz.
İbrahim bu dayanılmaz acıyı yaşadığı ve bu çetin imtihanı başardığı için
Allah tarafından, “İbrahim’e selam olsun” şeklinde selamlanmış ve tebrik
edilmiştir. Aslında kurban kesen her müslüman da bu ilâhî selama nail olmuş
oluyor.

DİNEN ZENGİN SAYILAN KİMSELERİN KESMELERİ
GEREKEN KURBAN

Hanefilere göre nisap miktarı malı, parası, altını, gümüşü veya gelir getiren
gayr-ı menkulü olanların yılda bir defa kurban bayramı günlerinde kurban kesmeleri
vaciptir. Kurban bayramı gününde ibâdet niyeti ile kurban kesmek  hür, mukim, Müslim ve zengin kimseye vaciptir. Zenginden maksat temel ihtiyaçlarından başka, artma özelliği olsun ya da olmasın en az iki yüz dirhem gümüş değerinde bir mala sahip, fitre vermekle yükümlü olan kimselerdir. Kurban kesme günlerinde bir kimse (kurban bayramının ilk üç gününde) kurban kesmeye gücü varken kurban kesmeyip de sonra fakir düşşe buradaki vücub üzerinden düşmez. Vâcip olan kurban görevi Hak yolunda fedâkârlığın bir nişânesidir, Yüce Allah’ın verdiği nîmetlere karşı bir şükürdür. Bunun sonucu da sevaba ulaşmak ve birtakım belâlardan korunmaktır.

Hanefi fakihler  Hacc suresi 34-37. ayet-i kerimeler ile Kevser suresi 2. ayet-i kerimeye dayanarak kurbanın vacipliğine hükmetmişlerdir. Şimdi biz bu ayet-i kerimeleri sırasıyla açıklamaya çalışalım.

“Biz her ümmete kurban ibâdeti gerekli kıldık, Allah’ın kendilerine rızık olarak
verdiği hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar. Şunu unutmayın ki, hepinizin ilahı
bir tek ilahtır. Öyleyse yalnız O’na teslim olun. Sen ey Rasûlüm! O alçak gönüllü,
samimi ve ihlâslı olanları müjdele!”( Hacc, 34)

Ayette her ümmete “mensek” kılındığı bildirilmektedir. Müfessirlerin bu konuda farklı yorumları vardır. Ancak bu ayet “kendilerine rızık olarak verdiğimiz kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar” diye cümlesinden “mensek” tabirinin burada “kurban ibadeti” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Şimdi ayetteki bazı hususları izah etmeye çalışalım:
1-Kurban’ın Allah’ın ismini zikretmeye vesile olduğu: Bu konuda değinebileceğimiz birkaç nokta vardır.
Birinci Nokta: Hacc suresi otuz üçüncü ayette kurbanda birçok yararlar bulunduğu bildirilmiştir. O yararların temel hakikati rahmet-i ilahiyedir. Yani Allah’ın
nimeti olmasıdır. Kurban bu yönüyle Allah’ın rahmetinin inkişaf etmesine vesile olmaktadır. Mesela bir adam bir bahçeyi sulamakla Cenab-ı Hakkın o bahçe yoluyla
inkişaf eden birçok nimet ve sanatlarının görünmesine sebep olur. Aynı şekilde kurban
ihtiva ettiği yararlarla Cenab-ı Hakkın rahmetini gösterir. Bu rahmet ise kulu rabbine
bağlayan vasıtadır. İnsanı Allah’a muhatap eder. Nasıl ki güneş bizden çok uzak
olmasına rağmen yansıyan ışığıyla çok yakından hissediliyorsa Allah’ın rahmeti de
insanı Allah’a yakınlaştırır.
İkinci Nokta: Kurban bir canlıyı bir hayatı dahi kendi faydası için kesmesi
yönüyle insan için müthiş bir merhameti ifade eder. Bu ise ancak Allah’a ait bir
rahmettir. Bütün bu rahmetler Kur’an’da yüz on dört defa tekrar edilen
“Bismillahirrahmanirrahim”in cilveleridir. Kurban bu cilvelerin bir halkasıdır. Bundan
dolayı da Allah’ın isminin zikrine vesile olmaktadır.
“O halde ilahınız bir ilahtır. Ona teslim olun” Her ümmette kurban ibadetinin
bulunması ibadetleri emreden ilahın birliğini gösterir. Yani din yalnız Allah’tandır.
Dinin sahibi odur. O halde Onun dinine teslim olun. Onun dinine teslim olmak ise
ancak Müslüman olup O’nun emir ve nehiylerine tam olarak itaat etmekle
mümkündür.

“Ey Muhammed! Doğrusu biz sana pek çok nîmet vermişizdir. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan sana kin tutan kimsedir.” (Kevser, 1-3)

Ayet-i Kerimede “sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyrulmaktadır.
Ayet-i Kerime’de geçen “nahr” kelimesi lügatte göğsün üst kısmı, gerdanlık yeri olan
boyun çukuru demektir. Istılahta ise iki ayrı anlamı vardır.

a-Deve boğazlamak, kurban kesmektir. Mücahid, Ata, Said b. Cübeyr, İkrime,
Hasan Basri, Katade ve müteahhirin uleması bu görüştedir.

b-Nahr, namazla ilgili bir fiildir. Bu konuda âlimlerin birkaç görüşü vardır.
Bazıları istikbal-i kıble, bazıları namaz tekbirleri alınırken elleri boğaz düzeyine
kaldırmak, bazıları sağ eli sol elin üstüne koyarak göğüste bağlamak vs. görüşler ileri
sürmüşlerdir.

Her ne kadar buradaki kurban kesme emrinin Peygamber efendimize yöneltildiği
iddia edilse de ayetin işaretinden bu emrin bütün Mü’minleri kapsadığı anlaşılmaktadır.
Bu ayet-i kerimede Allahu Teâlâ Peygamber efendimize ve Mü’minlere verdiği
nimetler karşısında onları bir şükür ifadesi olarak ortaya koymaları için kurban kesmeye
yöneltmektedir. İşte Hanefi fakihleri Kur’an’daki bu ayet-i kerimeleri biraz sonra
değinmeye çalışacağımız hadislerle de destekleyerek kurban kesmenin sünnet değil,
tüm mü’minler için vacip olduğuna ve mükellefiyet şartlarını taşıyan her mü’minin
belirtilmiş vakitler içerisinde kurban ibadetini yerine getirmesi gerektiğine
hükmetmişlerdir.

Kurbanın vücûbiyetine hükmeden Hanefî âlimleri destekleyen en sağlam delil
Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadistir: ‘’(kurban gününde) Kurban kesecek güçte olup da, kesmeyen namazgâhımıza yaklaşmasın.’’( Ali b. Ebû Bekir, Merginâni, el- Hidaye, (Terc: Ahmet Meylânî), İstanbul, 1986, IV, 110.)

Bu hadisin üslûbundaki şiddet, Hanefileri, kurbanın vacip olduğu hükmünü
vermeye sevketmiştir. Hatta Ebû Hanife (ö. 150/767) (r.a.)’nin ‘’farz’’ dediği de
rivayetler arasındadır. Vacip diyenlerin dayandığı başka hadisler de vardır. el-Hidaye’de
Hanefî görüş şu şekilde özetlenmektedir: Kurban hür, mukîm, zengin, her müslümana
kurban gününde kendi nâmına ve küçük çocuğu nâmına vâciptir. Vâcip hükmü, Ebu
Hanife (ö. 150/767) ve ashabından İmam Muhammed (ö. 189/805), Züfer (ö. h.150), ve
bir rivayete göre Ebû Yusuf’(ö.183/798) un içtihadlarıyla sübût bulmuştur. Ancak
burada şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Kurbanın birçok çeşitleri vardır, bunlardan
bir tanesi de ‘’hedy’’ kurbanıdır. Bu kurbanın harem sınırları içerisinde kesilmesi
gerekmektedir. Kurban bayramı günlerinde kesilen kurbanlar olan udhiyeler ise
herhangi bir yerle kayıtlanmadan istenilen her yerde kesilebilmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Hanefi mezhebi fakihleri
kurbanın vücûbiyeti konusunda sadece Kur’an’daki delillerle yetinmemiş bu delilleri
birtakım hadislerle de destekleme yoluna gitmişlerdir. Gerçekten de bu deliller bir bir
incelendiği zaman Hanefi mezhebi fakihlerinin kurbanın vücûbiyetine hükmetmelerinin
kanaâtimizce isabetli bir görüş olduğunu görmekteyiz. Nitekim yukarıda ifade ettiğimiz
hadis-i şerifte Efendimizin kullanımış olduğu üslup, bir sünnetin terki için
kullanılmayacak derece de serttir. Fakat burada şunu da ifâde etmeliyiz ki, cumhurun
kurbanın hükmünü ortaya koyarken ifade etmiş oldukları Sünnet-i Müekkede hükmü de
terk edilmesine cevaz verilmeyen bir sünnet anlamına gelmektedir. Dolayısıyla
kuvvetlilik bakımından Hanefiler’in kullanmış oldukları vacip kavramına yakın bir
anlamı ifade etmektedir.

HANEFÎLER’DE KURBAN VÜCÛBİYETİNİ OLUŞTURAN
ŞARTLAR

1) MÜSLÜMAN OLMAK: Müslüman olmak tüm ibadetlerin birinci şartıdır. Dolayısıyla kurban kesmek için de Müslüman olmak gerekir. Çünkü mükellef olabilmek için iman etmek gerekir. Kurban kesmekteki amacın Allah’a yakın olmak, Onun rızasını kazanmak olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Allah’a da ancak Müslümanların yakın olabileceğini
görürüz. Dolayısıyla kurban kesebilmek için İslâm’ın ortaya koymuş olduğu birtakım
şartları kabul etmek gerekir. İslâm ortaya koymuş olduğu şartları kabul etmeyen kişileri
Müslüman olarak dolayısıyla da kurban kesmeye mükellef bir kişi olarak muhatap
almamaktadır. Bu sadece Hanefi mezhebi için değil kendisini İslâm çerçevesi içerisinde
kabul eden tüm mezhepler için geçerlidir.

2)AKILLI VE BULUĞA ERMİŞ OLMAK: Bu konuda Hanefiler arasında ihtilaf mevcuttur.Hanefilerden Ebu Hanife ve Ebu Yusuf ile Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre kurbanla yükümlü sayılmak için akıl ve buluğ şart olmayıp gerekli mali güce sahip olan küçük çocuklar ve akıl hastaları adına kanuni temsilcileri tarafından kurban kesilmesi gerekir. Bu fakihler kurbanın mali bir ibadet oluşunu ve üçüncü şahısların haklarının gözetilmesi hususunu ön planda tutmuşlardır.

Hanefi fakihlerinden İmam Muhammed’e ve Şafiilere göre kurban mükellefiyeti
için akıl ve buluğ şarttır. Hanefi mezhebinde bu konuda fetva imam Muhammed’in görüşüne göre verilmiş ve tatbikatta bu görüş ağırlık kazanmıştır. Bu son görüşün ilk
bakışta üçüncü şahısların yani kurban etinden yararlanacak olan ihtiyaç sahiplerinin
haklarını göz ardı ettiği ileri sürülebilirse de, ehliyetsiz ve eksik ehliyetli kişilerin mal
varlığının korunması kanuni temsilcileri için hukuki ve dini bir sorumluluktur. Böyle bir
kaygının söz konusu olmadığı durumlarda kanuni temsilcilerinin zengin çocuklar ve
ehliyetsizler adına kurban kesmeleri güzel bir davranış olur.

3) MÛKİM OLMAK YANİ YOLCU OLMAMAK: Dinen yolcu hükmünde olan kimse kurban kesmekle yükümlü değildir. Ancak yolcu hükmünde bulunan kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesinde bir engel de yoktur. Diğer mezheplere göre kurban mükellefiyeti açısından yolcu olanla mukim olan arasında kurban kesmenin onlara göre sünnet olması sebebiyle zaten bir farklılık yoktur. Hanefilerin yolcu için böyle bir ruhsattan söz etmeleri, ibadetlerde külfeti kaldırmaya ve kurbanda gözetilen hikmetlerin gerçekleşmesine öncelik vermeleri sebebiyledir. Şöyle ki yolculuk halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kurbanı kesme, gerekse kesilen kurbanın etini değerlendirme ve dağıtma açısından o bölge halkının sahip olduğu bilgi ve imkânlara sahip değildir. Ayrıca yolculuk hali zengin olan yolcunun bile elindeki parayı daha tedbirli harcamasını gerektirir. Böyle olunca kurban bayramı günlerinde görev gereği yolda olan veya bulunduğu bölgede yolcu konumunda bulunan kimselerin bu ruhsattan yararlanması makuldür. İsterlerse kurban kesmeyebilirler. Bu kimselere kurban mükellefiyeti yüklemek maddi yönden ziyade ibadetin ifası yönünden ağır bir külfet teşkil edebilir. Ancak klasik fıkıh kültüründe konu böyle ele alınmış olmakla birlikte günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurtdışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine ana-ata ocağına giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu ruhsattan yararlanma yerine ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurbanını kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi bireyin niyetiyle ve iç dünyasıyla alakalı yönü bulunduğu gibi onlara ilaveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur.

Bu sebeple de yolcunun yolculuk sebebiyle namazı kısaltma, cem etme ya da oruç
tutmama ruhsatından yararlanması daha bireysel bir karar iken kurbanda durum
farklıdır. Böyle olunca bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurulması
savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin
yerine getirilmesi gerekir.

4) HÜR OLMAK: Kurban kesmekle mükellef olmanın şartlarından biri de hürriyettir. Çünkü hürriyeti olmayanın mülkiyeti de söz konusu olmayacağı gibi, malı mülkü olsa bile kurban alıp kesme imkânı olmayacaktır. Hürriyeti elinden alınmış bir kimsenin sadece mâlî tasarruflarının değil birtakım fizîkî tasarruflarının da engelleneceği gerçeği göz önünde bulundurulmuştur. Bu konuda bütün mezhepler Hanefilerle aynı görüşü
benimsemişler mezhepler arasında herhangi bir görüş ayrılığı yaşanmamıştır. Bununla
beraber kurbanın kesilme zamanından önce hürriyetine kavuşan ve nisap miktarı malı
olan kimsenin kurban kesmesi gerekir.

Yukarıdaki ifâdelerden de anlaşılacağı üzere kurban kesmenin vâcip olması
hürriyetle kayıtlanmıştır. Diğer taraftan İslâmiyet’le kayıtlanmıştır ki, bu ibâdet
olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan yolculukta olmamakla kayıtlanmıştır ki,
bu da; yukarıda açıkladığımız sebepten dolayıdır.

Görüldüğü üzere Cenab-ı Hak diğer ibâdetlerde olduğu gibi kurban ibâdetinde de
birtakım meşakkatleri göz önünde bulundurarak ruhsatlar vermiştir. Nasıl ki, hür
olmayan kimseye Cuma namazı farz değildir aynı şekilde hür olmayan kimse kurban
kesmekle de mükellef değildir. Buradan da anlaşılıyor ki İslâm dîni insanları güçlerinin
yetmeyeceği şeyleri yapmakla mükellef kılan bir din değildir. İslâm dîni her şeyi insanların imkanları çerçevesinde değerlendirmiş ve de bu yönde birtakım
sorumluluklar yüklemiş ya da yüklememiştir. Bu da Cenab-ı Hakk’ın yüce adâletinin
bir tecellisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

5) ZENGİN OLMAK: Kurban kesme mükellefiyeti için gerekli olan şartlardan birisi de mâlî imkânın bulunmasıdır. İslam’da zekât, fitre ve kurban gibi malî yönü bulunan ibadetlerle yükümlülük belli bir asgari zenginlik ölçüsüne ulaşmış olmaya bağlanmıştır. Dinen asgari zenginlik ölçüsü olarak bilinen bu miktara “nisap miktarı” denmektedir. Hanefi mezhebi fakihlerine göre kurban kesmeyi vacip kılan zenginliğin ölçüsü zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüleriyle aynı olup kişinin borçları ve asli ihtiyaçları dışında seksen beş gram altına ya da buna denk bir paraya veya mala sahip olmasıdır.

Fıkıh ekollerinin oluştuğu dönemde bu miktar malı olan kimsenin kurban kesme
imkânına sahip olduğu düşünülmüş, ancak kurban nisabında zekâtta olduğu gibi bir yıl
devam etmiş bir zenginlik olması şartı aranmayarak bayrama erişen kişinin o günlerde
bu zenginliğine sahip bulunması yükümlülüğün doğması için yeterli görülmüştür. Böyle
bir mali imkâna sahip her Müslüman’ın kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve
yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına -hibe
yoluyla- kurban keserse bu da yeterli olur.

İmam Ebû Hanîfe kişinin kendi çocuğu için kurban kesmek zorunda olmadığı
görüşündedir. Fakat çocuk için fıtır sadakasının baba tarafından verilmesi vâciptir. Ama
kurban kesmek hâlis bir ibâdettir. Sâde takarrupta başkası için, bir başkası mükellef
olmamalıdır. Bunun içindir ki, köle için efendisinin kurban kesmesi vâcip değil, ama
fıtır sadakasını vermesi vâciptir.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre, çocuğun malı bulunduğu takdirde babası veya
vâsisi, çocuğun malından kurban keserler. İmam Muhammed, İmam Züfer ve İmam
Şâfiî’ye göre ise, çocuğun malından değil kendi mallarından kurban keserler. Bu
konudaki ihtilaf fitre sadakası konusundaki ihtilafa benzemektedir. Kimi âlimler,
çocuğun malından kurban kesilemeyeceği görüşünde ittifak hâlindedirler. Çünkü
kurban kesme ibâdeti onu kesmekle yerine getirilir. Kesildikten sonra etini dağıtmak ise
müstehaptır. Bu tasarrufu ise çocuğun malından yapmak câiz değildir. Çünkü büyükler
gibi çocukta kurbanın tümünü yiyemez. Fakat en doğru olan görüş şudur ki, çocuğun
malından kurban kesilir ve çocuk yiyebildiğini yer, geriye kalan kısmıyla da diğer
ihtiyaçları sağlanır.

Diğer mezhepler ise kurban kesmeyi sünnet saydıkları için kurban mükellefiyetine ayrıca bir zenginlik ölçüsü tespit etmemişlerdir. Hanefiler, yükümlülük
şartlarını taşıyan herkesin ayrı ayrı kurban kesmekle yükümlü olduğunu ileri sürerken
Malikiler kurban kesen kimsenin niyet etmesi halinde aynı kurbanın sevabına nafaka
halkası içinde bulunan, birlikte oturduğu yakınlarını da iştirak ettirebileceği ve kurbanın
onlar için yeterli olacağı görüşündedirler. Şafiiler ve Hanbelîler de benzeri bir
yaklaşımla kurban kesen açısından aynî sünnet, nafakalarını sağlamakla yükümlü
olduğu aile fertleri açısından kifaî sünnet olduğunu ileri sürerler. Kifâî oluş da
içlerinden biri kesmekle diğer aile fertlerinden talebin sakıt olduğu ve sünnetin yerine
gelmiş olacağı şeklinde açıklanır.

6) VAKİT: Kurban, eyyam-ı nahir dediğimiz, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde vâcip olur. Bu günlerden önce vâcip değildir. Bu sebepledir ki eyyâm-ı nahirden sonra bir kadın çocuk doğursa o çocuğa kurban vâcip olmaz. Çocuk eyyâm-ı
nahrin ortasında ölse yine kurban vâcip olmaz. Çünkü vücup vaktin sonunda ortayaçıkar. Üzerine kurban kesmek vâcip olup da kesmeden eyyâm-ı nahrin ortasında vefât eden her şahsın durumu hakkındaki hüküm de böyledir. Hanefî mezhebine göre vakit bayramın birinci gününde fecr-i sadığın doğuşu ile girer ve üçüncü günü güneşin
batmasına kadar devam eder.

 

Sözün Özü

Kurban bir sembol olarak; Rezzak olan Allah´ın bizim için seferber ettiği imkanları, salt bize ait saymayıp başkalarına da seferber etmektir. İnsanlardaki “mülkiyet tutkusu” ve “benseverlik”, sahip olunanlardan vazgeçmeyi zorlaştıran bir ´fitne/imtihan´ aracıdır. Şeytan; Allah´ın rahmetinden uzaklaşan ve uzaklaştırandır. Kurban ise; Allah´ın rahmetine yaklaştıran demektir. Bu iki kelimenin ilahi bir kelam olan Kur´an´da kullanılması ve birbiri  ile ters orantılı bir mana ifade etmesi bir tesadüf değildir.

Fakat Adem´in salih oğlu gibi varını yoğunu seferber ederek feda eden, ´şehidler´ gibi “en sevdiği canından vazgeçerek” feda edilmeyi kabul edenler, fitne ile başa çıkmış, hayırda yarış sınavını kazanmış en bahtiyar insanlardır.

Kurban, Allah´ın rızasını elde etmek için yerinde malı-mülkü feda etmek, yerinde kanı-canı feda etmek, yerinde uykuyu rahatı feda etmek, yerinde zamanı-mekanı feda etmek; yerinde makamı-mevkii feda etmek; yerinde şanı-şöhreti feda etmek; yerinde bilgiyi-ilgiyi feda etmek, yerinde sevgiyi-aşkı feda etmektir; kısaca nefsimizin günaha çağıran tüm davetlerini reddetmektir…

Unutmayın, biz kasaplık yapmıyoruz! Evimizde et bulunsun diyede hayvan boğazlamıyoruz! Biz İbrahim’in teslimiyetinin bizde de olduğunu temsilen bıçağı kurbanlarımızın boğazına götürüyoruz.

Buyur Allah’ım! Sen buyur, biz boyun eğip yaşamaya hazırız! İşte hazır olduğumuzun bir ifadesi olarak sana etleri ve kanları ulaşmayan, fakat bizim sana teslim olduğumuz anlamına gelen kurbanlıkları boğazlıyoruz!

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Olsun!

 

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Rabbânî Âlim Abdulfettah Ebû Gudde (Rh.a) Hz. Muhammed Efendimizin: “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere sebat
Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar İnsan dünyaya gelişinden itibaren imtihan süreci işlemektedir. İnsanın dünya

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Ilımlı İslam(!)’ın Şövalyesi: Fethullah Gülen Ubeydullah TOPRAK ‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni
Hangi Selefilik? Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm Son yıllarda yaygınlık kazanan ve

Son Yapılan Yorumlar

  • Videolar

    'Mü'minûn Sûresinden Âhiret Sahneleri' Sohbeti

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (1)

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (2)

    Âl-i İmrân Sûresi 190-195. âyetin tefsiri

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS Bilinmeyen besleme

  • Arşiv

  • Etiketler

  • Tavsiye Siteler

    Islah Haber

    İmam Buhari Vakfı

    http://imambuharivakfi.org/

    İyiliğe Çağrı Yardım Derneği

    https://iyiligecagri.org.tr/

     

     

  • Ziyaretçiler

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Sosyal Medya’da Paylaşın