Tasavvufçuların İbnü’l-Arabî Takıntısı

21.03.2016 tarihinde İktibaslar kategorisine eklenmiş, 1.099 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

Dr. Seyfi Say

ibni

Günümüzün ilahiyat fakültelerine bakıldığında, kendisini gerçekten iyi yetiştirmiş bazı insanların bulunduğu görülmekle birlikte, birçoğunun taşıdıkları unvanları hak etmedikleri anlaşılmaktadır. Bunun sebeplerinden biri olarak ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısı gösterilebilir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Din ve Laiklik” adlı kitabında, buralardan din tenkitçisi çıkabileceğini, fakat din alimi yetişmeyeceğini söylüyor. Bize göre bu, büyük ölçüde doğru bir tespit; ancak, paralel bir eğitim alan ve çalışma yapanlar, içinde bulundukları kurumsal yapının dar kalıplarını aşmaya başaranlar, bunun istisnasını teşkil ediyor olabilirler.

İslamî ilimler arasında en sorunlu alanı ise “tasavvuf” oluşturuyor. Mesela fıkhın, hadîsin, tefsirin birer “usûl”ü var; bunlar başlıbaşına birer ilim.. Buna karşılık, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalar için doğru dürüst bir usulden söz etmek mümkün değil. Bu alanda yapılan çalışmalar da bunu ispatlıyor. Mesela bir doktora tezi çerçevesinde belirli bir yüzyıldaki tasavvufî oluşumlar incelendiğinde, gerçekte bunu spesifik bir “tarih” (kültür tarihi) araştırması olarak görmek de mümkündür. Bu, tasavvuf alanında uzmanlaşma, ihtisas sahibi olma anlamına gelmez; çünkü bu tarz bilgiler tarihsel malumat olmaktan öteye geçmezler, İslâmî bilgi ya da ilmin kapsamı içinde yer almazlar. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin, kendi zamanının Mısır ulemasının büyük bölümüne yönelttiği, geçmişte yaşamış ulemanın tercüme-i hali ile uğraşıp ilmin özüne ve esasına gelmeme suçlaması, günümüzde tasavvuf sahasında oldukça yaygın bir tutumdur.

Görüldüğü kadarıyla, “tasavvuf” adı altında ilahiyat fakültelerinde yer alan ana bilim dalı, henüz oturmamış bir disiplin durumunda. Nitekim birçok tasavvuf uzmanının tasavvuf sahasının klasiklerini bile okumadığı, salt adlarını bildiği görülmektedir. Şayet doktora tezleri belirli bir şahsiyet ve görüşleri üzerineyse, onun hakkında yeterli bir bilgileri olabiliyor. Yukarıda da belirtildiği gibi, fıkhın bir yöntemi vardır, neyin burhan veya delil niteliği taşıdığı konusunda bir mutabakat zemini mevcuttur; bu çerçevede, edille-i şeriyyenin neler olduğu konusunda tartışma yoktur. Kelamcılarda da bilginin kaynağı (akıl, sağlam duyular, doğru haber) konusunda bir uzlaşma zemini mevcuttur. Ama “tasavvufçu”larda böyle bir ortak zemin yok. Dolayısıyla, yazdıklarında bilimsel bir ispat mantığı ya da yöntemi genelde bulunmuyor. Fakat günümüze özgü bir anabilim dalı olarak düşünüldüğü için, çalışmalarda yazım kurallarına uymak, kitap adlarını italik yapmak, bol dipnot kullanmak gibi şekil unsurlarının bulunması, bilimsellik için yeterli görülüyor. Muhteva açısından, tasavvufçular kadar bilimsel zihniyetten uzak bir topluluk belki de yok. İbn Haldun, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:

“Aynı şekilde haddi aşmış mutasavvıf kelamcılar da vecd hallerinden söz ederken kelam ile felsefenin meselelerini birbirine karıştırmışlar ve bunları tek bir şeymiş gibi ele almışlardır. Peygamberlik, ittihad, hulul ve vahdet gibi konularda yaptıkları gibi. Oysa bu üç ilim dalının (tasavvuf, kelam, felsefe) idrak yolları birbirinden farklıdır. (Delillere dayalı) bir ilim olmaktan en uzak olanı ise mutasavvıfların idrakleridir. Çünkü onlar idraklerinin vicdana (yani nefis terbiyesiyle ruhun bedenden soyutlanıp kendi alemine geçmesi ve bu şekilde hakikatlere ulaşmasına) dayandıklarını iddia ederler ve delillerden kaçarlar. Halbuki, daha önce açıkladığımız gibi vicdan, ilmî idraklere ve bunların meselelerine uzaktır.” (Mukaddime, II, çev. Halil Kendir, İstanbul, 2004, s. 710-711.)

Bu yüzdendir ki, tasavvuf alanında akademik kariyer yapmış kişilerin yazılarına bakıldığında, birçoğunun tasavvuf konusunda kafalarında sağlıklı ya da tutarlı bir anlayışın mevcut olmadığı, buna bağlı olarak diğer İslâmî ilimlere yaklaşımlarının da bozulduğu görülmektedir. Böylece tasavvuf adı altında ortaya sürülen malumat yığını, ondan beklenen asıl işlevi (kalbin ve ahlâkın düzeltilmesi) ifâ etmek yerine, insanları itikaden sapıklığa iten veya amel bakımından bid’atlere yönelten bir saçmasapan yorumlar ve hikâyeler demetine dönüşmektedir.

Tipik bir örnek olarak, “doçent” unvanını taşıyan bir tasavvuf “uzman”ının (Ekrem Demirli; artık prof.) bir makalesini gösterebiliriz. Makalenin başlığı şöyle: “Mesnevî’yi Fusûsu’l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler”.

Mesnevî, bilindiği gibi Mevlana’nın kitabı.. Fusûsu’l-Hikem ise İbnü’l-Arabî’nin.. “İlâh-ı Mu’tekad” ise, “itikad edilen ilah”, inanılan ilah demek.. Demirli, söz konusu makalesinde, “Ben kulumun zannı üzereyim” hadîs-i kudsîsinden hareketle olmayacak yorumlar yapıyor. Söz konusu  hadîsle ilgili olarak, Madve’nin yayınladığı iki ciltlik Kudsi Hadisler kitabında yeterli açıklama var. Ehl-i Sünnet uleması bu hadîsin nasıl yorumlanacağı konusunda gerekeni söylemiş olmakla birlikte, Demirli itikadî açıdan son derece mahzurlu, kabul edilemez nitelikte bir yorum yapabilmektedir.

Söz konusu hadîsle ilgili değişik rivayetler var. Birisi şöyle: “Ben kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-i zan beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan beslerse ona göre karşılık veririm.” (İbn-i Hanbel, II, 391)

Aslında, hadîsin nasıl anlaşılması gerektiği, kendi içinde belirtilmiş. Bu hadîs-i kudsî, Allahü Teala’nın kula karşı muamelesi ile ilgili olarak kulun zannını konu edinmektedir. Nitekim, Kelâbâzî (ö. 380/990), tasavvufun ilk ve en önemli kaynak eserlerinden olan Ta’arruf’unda şöyle der: “ ‘Ben kulumun hakkımdaki zannı üzereyim’ sözünün manasının şu olması caizdir: ‘Kul benim kendisi için kafi olduğumu bilirse ben öyleyim. Kulum benim kendisini korumamı isterse ben öyleyim, o (tevbe ederek) bana dönerse ben de ona yönelirim, dua ederse icabet ederim, benim için bir amel yaparsa onu kabul ederim, af dilerse kendisini affederim.” (Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, 2. b., İstanbul: Dergâh Y., 1992, s. 31.)

Doç. Dr. Ekrem Demirli ise, hiç ilgisiz bir şekilde, buradan bir “Tanrı tasavvuru” üretmektedir. Tasavvur, düşünce ile olur. Halbuki hadîs-i şerîfte Allahü Teala’nın zatı hakkında düşünülmemesi emredilmiştir. Çünkü bu, kulun kapasitesinin üstünde birşeydir. Akıl terazisi bu sıkleti çekmez. İnsan, herşey için zihninde bir tasavvur geliştirebilir; olmayacak tek tasavvur, Tanrı tasavvurudur.

Gerçekte Tanrı tasavvurundan bahsetmek, “tecsim”den başka birşey değildir. İbn Teymiyye gibi isimlere bile bu konuda, sırf tevilden kaçınma kaygısıyla müteşabih ayetlerin zahirine itibar ettikleri ve böylece tevilde bulunmuş oldukları için tepki gösterilirken, bir tasavvufçunun Tanrı tasavvurundan söz ederek tecsimin ta kendisini dile getirmesi şaşırtıcı bir durum. (Allahu Teala’nın sıfatlarıyla ilgili müteşabih ayetlere zahirlerine göre mana vermek, o ayetlerin aslında müteşabih olmadığını, manasının açık olduğunu söylemek anlamına gelir. Bilindiği gibi, selef ya da mütekaddimîn bu konuda tefvîz yoluna gitmiş, yani manayı Allahu Teala’ya havale etmiş, müteahhirîn ise görülen lüzum üzerine mecaz mana ile tevil yolunu tercih etmiştir. İbn Teymiyye’nin ilgili ayetere zahir anlamını vererek tecsime yöneldiği ileri sürülmüştür. Günümüz İbn Teymiyyecileri bu iddianın yanlış ya da iftira olduğunu ileri sürmekte ve İbn Teymiyye’nin bazı ifadelerini delil olarak göstermektedirler. Bununla birlikte, İbn Teymiyye’nin itikadî görüşlerinin, İbnü’l-Arabî’ninki gibi açıkça küfür ve şirk anlamına gelmemekle birlikte, bazı noktalarda yanlış anlamalara ve kanaatlere yol açabilecek şekilde karmaşık olduğu görülmektedir. Âlemin kıdemi gibi konulardaki itikadî kanaatleri ise açıkça yanlıştır.) Demirli, Tanrı tasavvurundan söz edip tecsim yoluna yönelirken “lojistik desteği” ise İbnü’l-Arabî’den alıyor. Ona dayanarak şöyle diyor: “Başka bir ifadesinde ise zikredilen görüşlerini farklı bir açıdan dile getirir: İnsanın inancındaki bir ilâha tapması neticede kendisine ait bir ürüne tapması demektir. Çünkü herkes kendi nefsinde yarattığı ilâha tapar. Bundan çıkan sonuç şudur: ‘Herkes “putperest’tir.’

Gerçekte İbnü’l-Arabî bu ifadeleriyle herkesi tekfir etmiş, müşrik ilan etmiş oluyor. Peygamberler de dahil… Başka biri bunu yapsa kıyamet koparılır, ama yanlışlığı güneş kadar açık çirkin lafların sahibi İbnü’l-Arabî olunca, birçokları bunda hikmet aramak gerektiğini düşünüyor.

Ancak, Demirli’nin makalesinden anlaşıldığı kadarıyla, İbnü’l-Arabî bu konuda doğruyu da söylüyor: “Allah hakkında fikir yürüten kişi, düşüncesiyle nefsinde inandığı şeyi yaratmış, düşüncesiyle yarattığı ilâha tapmıştır. Ona ol demiş, o da olmuştur. Bu nedenle insanlara peygamberin bildirdiği ve Kitabın anlattığı Allah’a inanmalarını emrettik. O ilâha ibâdet ettiğinde yaratılmamış ilâha, yani seni yaratana ibâdet etmiş olursun. Çünkü Allah’ı bilmek ancak [peygamberi] taklit ederek gerçekleşebilir.”

Fakat, tam da bu noktada Demirli son derece vahim bir çelişki sergiliyor. Diyor ki: “İbnü’l-Arabî, herkesin kendi inancında yarattığı bir ilâha taptığını dile getirir. Aksi de düşünülemez. Çünkü zihinde tasavvuru olmaksızın herhangi bir şeye ibâdet edilemez.” Böylece, yazara göre, herkes için, zihninde tasavvur ettiği, yani kendisinin “yarattığı” tanrıya ibadet söz konusu oluyor, peygamberlerin bildirdiği şekilde Allah’a ibadet de imkânsız hale geliyor. İbnü’l-Arabî yanlışlarla doğruları harmanlar, bir yerde doğruyu, öbür yerde yanlışı dile getirirken, Demirli bunlar içinden yanlışlara tâbi olmayı tercih ediyor.

İbnü’l-Arabî, yukarıda aktarılan doğru sözlerin hemen ardından, sapıklıktan başka birşey olmayan şu ifadeleri serdediyor: “O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir.”

Demek istediği şu: Allah, belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yüce, o halde doğru yanlış, sapık hak demeden bütün itikat suretlerini kabul et!. Doğru bir hükümden ancak bu kadar yanlış bir sonuç çıkarılabilir. İnsan bu ifadelerin yanlış olduğunu gösteren âyet ve hadîsleri sıralamak istese sayfalar yetmez. Bütün itikat suretlerinin bir heyulası haline gelmek gerekseydi eğer, peygamberlerin işi son derece kolay olurdu; Nasreddin Hoca gibi bütün kâfir ve müşriklere, “Sen de haklısın, sen de, sen de…” der geçerlerdi. Fakat işin şaşılacak tarafı şu ki, “İslâm Düşüncesinin Yapısı” adıyla bir eser kaleme alarak İslâm düşünce geleneğindeki ana mecraları konu edinmeye yeltenmiş olan Prof. Dr. Süleyman Uludağ, eserinin son iki sayfasında İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki sözlerine sarılabilmiş, bunu büyük bir hoşgörü vs. örneği gibi gösterebilmiştir. Yani bu, İbnü’l-Arabî’nin şirk ve küfürden başka birşey olmayan ifadelerine eşsiz hikmet nazarıyla bakma saplantısı, “tasavvufçu”lar arasında “münferit” bir hadise değil.

Ancak, Demirli, İbnü’l-Arabî’nin doğru laflarını da aktarıyor: “İbnü’l-Arabî, Varlık’ın hak yönünü müteal özelliklerle niteler ve bu noktada her türlü belirlenim ve sınırlamayı reddeder. Bu yönüyle Varlık, mutlaktır, münezzehtir, akıllarca idrâk edilemez, hakkında herhangi bir hüküm verilemez ve O’nun hakkında verilecek her türlü hüküm bir sınırlama ve inhisarı içereceği için mutlaklıkla çelişir. İbnü’l-Arabî’ye göre bu mertebede Hak için ‘mutlak’ demek bile bir sınırlamadır ve insanın bundan kaçınması gerekir.”

Burada büyük harfle yazılan “Varlık” (Var olan) ile Allahü Teala kastediliyor. Görüldüğü gibi, İbnü’l-Arabî bir yandan doğruları söylüyor, diğer yandan kendisiyle çelişip son derece yanlış laflar sarfediyor. Allah’ın “akıllarca idrak edilemeyeceğini” o anladıysa, pekala başkaları da anlayabilir. Ayrıca, bu konuda herkesin aklının yetersiz olduğu, onların kendi kafalarından ürettikleri inançlara itibar etmemek gerektiği anlaşılmış olur. Peki bu durumda, çıkıp, “O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel” diyerek, “bütün itikat suretleri”nden söz etmenin anlamı var mıdır?!..

Bunlar, Demirli’nin 14 sayfalık makalesinin sadece ilk iki sayfasındaki “facia”lar..

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbnü’l-Arabî için şöyle diyor:

“İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen Zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette Zâhiri, itikadda (tasavvufta) Bâtınî idi denilmiştir.Ameldeki mezhebi Zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî’nin itikaddaki mezhebi ne Eş’arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akaidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.”

İbnü’l-Arabi’nin Eş’ari veya Matüridi olmadığı kesin ama, selefî ve/veya Ehl-i Sünnet’ten olduğu yanlış. Selefî değil, çünkü selefin yolunu izlemeyen, selefe muhalefet eden biri.. Ehl-i Sünnet’ten de değil, çünkü Sünnet’e muhalefet ettiği ve “cemaat”ten ayrıldığı itikadî mevzular var. Cehennem meselesi bunlardan biri. Görüldüğü kadarıyla S. Uludağ da, kafasındaki darmadağın bilgi yığınları arasında kaybolmuş, neyin Selefîlik vs. olduğunu bile karıştırmış durumda.

Allahü Teala şöyle buyuruyor: “Cehennem ateşinden çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” (Maide Suresi, 37)

İbnü’l-Arabî ise, açıkça, cehennem ehlinin cehennemden çıkmak istemeyeceğini, hallerinden memnun olacaklarını söylüyor. Bilindiği gibi, Allahü Teala, birçok ayette, “Çok aldatıcı, sizi Allah ile aldatmasın” diye uyarıda bulunmaktadır. “Allah ile aldatmak”, hiç olmayacak şekilde Allah’ın rahmetine güvendirmek şeklinde yorumlanmıştır. Sözkonusu cehennem inancı da aslında bu kapsama girer. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İbnü’l-Arabî’nin bu mesnetsiz yorumundan hareketle bir kitap yazmış olan Musa Cârullah Bigiyef’e cevap olarak, “cehennemin devamlılığı” meselesinde başlı başına bir eser yazmış ve İbnü’l-Arabî’ye cevap vermiş bulunuyor. Bediüzzaman Said-i Nursî, bu eserle ilgili olarak, Bigiyef ile Mustafa Sabri Efendi’yi ifrat ve tefrit noktasında olmakla vasıflandırıyor, fakat zamanı olmadığı için Mustafa Sabri Efendi’nin kitabını okumadığını da belirtiyor. Mustafa Sabri Efendi’yi, İbnü’l-Arabî gibi bir “mucize”yi (abartılı bir nitelendirme) tahfif ve tezyif etmekle suçluyor ki, gerçekte Mustafa Sabri Efendi’nin böyle bir niyeti de, tavrı da söz konusu değil. Eseri yazarken, İbnü’l-Arabî’nin şöhretinin etkisinde kaldığını, fakat kendisinin “Şeyh’in değil Allah’ın kulu olduğunu” belirtiyor. Ayrıca, şayet bu sözleri yazan İbnü’l-Arabî ise, itirazının ona olduğunu, eğer o ifadeler başkaları tarafından eklendiyse, muhatabının, eklemeleri yapan kimseler olduğunu belirtiyor. Aslında Bediüzzaman, eserlerinin başka yerlerinde, “hâdî” ve “mehdî” ayrımı yaparak İbnü’l-Arabî’nin eserleri konusunda ihtiyatlı olunmasını tavsiye eder. Gerçekte Mustafa Sabri Efendi’nin yaptığı şey de bundan başkası değildir. İbnü’l-Arabî, sözkonusu iddiasına dayanak olarak kendi “keşf”ini gösteriyor. Oysa, Ehl-i Sünnet uleması, bilginin kaynaklarını “havass-ı selîme, akıl ve haber-i sâdık” ile sınırlandırmış, keşfin, hele de itikadî mevzularda hüccet olamayacağını ittifakla belirtmişlerdir. Aynı hususu İmam-ı Rabbanî de ısrarla vurgulamıştır. Keşfe, Kur’an ve Sünnet’le çelişmemesi kaydıyla bazen (her zaman değil) itibar edilebilir. Fakat Kur’an ve Sünnet’le çelişmesi durumunda kesinlikle itibar edilemez. Bediüzzaman’ın İbnü’l-Arabî hakkındaki hüsn-ü zannı, İbnü’l-Arabî’yi kurtarmaya yetmez. İslâm ulemasının büyük çoğunluğu İbnü’l-Arabî’ye muhalefet etmiştir.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde ilgili maddede Prof. Dr. Mahmut Kaya tarafından belirtildiği gibi, aleyhinde fetva verenler, lehinde verenlerden fazladır. Olumlu fetva veren İbni Kemal gibi isimlerin, “İbnül Arabî’nin bazı laflarının anlamı bellidir, bazılarını ise ehli anlar” diye özetlenebilecek yaklaşımı temelsizdir ve Saduddin Taftazanî bunu açıkça ifade etmiştir. İbni Kemal gibilerin fetvası ilmî bir cevap değil, bir kanaat izharıdır. Sözkonusu fetvasında İbni Kemal, İbnü’l-Arabî’nin “keramet” sahibi olduğunu da vurgulamaktadır. Oysa, böyle bir mevzuda “keramet” delil olmaz. Nitekim, “Asıl keramet istikamettir” denilmiştir. İbni Kemal’e özgü, “Kerameti var, o halde istikamet üzeredir” şeklindeki bir mantık, kabul edilemez bir akıl yürütüş biçimidir. İbnü’l-Arabî’yi savunan bir kitap yazmış bulunan İsmail Fenni Ertuğrul’un da, araştırmacı ve iyi niyetli bir insan olmakla birlikte, ‘bilimsel’ yöntemden habersiz olduğu görülüyor. İtikadî konularda neyin delil olup olmayacağını ve usûl-ü fıkıhta ne tür delillere itibar edileceğini gözönüne almadan boş kuruntulara dayalı bir savunma yazmış durumda.

Kendi ifadeleri gösteriyor ki, İbnü’l-Arabî, mezheb olarak hak mezheplere tâbi olmadığı gibi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e de birçok önemli noktada muhalefet etmiştir.

İlgili Terimler : , ,
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

    • Hamas duyurdu: Ateşkes sağlandı 26 Mart 2019
      Gazze Şeridi'nden fırlatıldığı açıklanan bir roketin Tel Aviv'de bir eve isabet etmesinin ardından Hamas, roket saldırısını düzenlemediğini duyurdu ancak İsrail ordusu Gazze'deki Hamas hedeflerini vurduğunu açıkladı. Hamas, akşam saatlerinde Mısır arabuluculuğunda ateşkesin sağlandığını açıkladı. İsrail henüz ateşkesle ilgili bir açıklama yapmadı.
    • Yumurta Çocuk Will Connoly protestosunun ardından ilk kez konuştu 26 Mart 2019
      Yeni Zelanda’daki cami saldırılarının ardından ilgili ırkçı söylemlerde bulunan Avustralyalı senatör Fraser Anning'e yaptığı yumurtalı protestoyla bir anda dünya gündemine oturan 'Egg Boy' (Yumurta Çocuk) Will Connoly, olayın ardından ilk kez konuştu.
    • Kassam Tugayları'ndan sivilleri bombalayan İsrail'e füze yağmuru! 26 Mart 2019
      İsrail terörist güçleri, akşam saatlerinde Gazze'deki sivil yerleşim bölgelerini vurmaya başlamasının ardından Hamas'ın silahlı kanası İzzeddin El Kassam Tugayları'ndan füzeyle karşılık geldi.
    • 26.03.2019 Günün Ayet ve Hadisi 26 Mart 2019
      26.03.2019 Günün Ayet ve Hadisi
    • İran'da sel: 17 ölü, 74 yaralı 25 Mart 2019
      İran'da sağanak yağış nedeniyle meydana gelen selde hayatını kaybedenlerin sayısı 17'ye çıktı. Birçok eyalette olası baskınlara karşı harekete geçildi.
  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views