Seyyid Kutub Âlim midir?

29.08.2016 tarihinde İktibaslar kategorisine eklenmiş, 986 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

SEYYİD

“Seyyid Kutub âlim midir?” diye sorana deriz ki:

“Seyyid Kutub bulunduğu câhiliyye ortamında nasıl hareket edileceğini bilerek, bütün mücâdelesini Tevhîd akîdesinin anlaşılmasına, yaşanmasına, tebliğine adamıştır. Gerçek İslâm’ın ne olduğu üzerinde titizlikle dururken, İslâm adına ortaya çıkmış olan şirk yönelişlerinin ‘İslâm’ olmadığını ortaya koymuştur. Sonra da İslâm ile câhiliyyenin asla sentez edilerek bir inanç yapısının benimsenemeyeceğini ısrarla vurgulamıştır. Fikrî ve felsefî beşer mahsûlü tüm akımların câhiliyyenin değer yargıları olduğunu belirtmiş ve o sapkın yönelişlerden sakındırmıştır. Yani felâket anında insanları musibetlerden kurtarmanın mücadelesini vermiştir. Deprem, yangın, sel baskını, heyelan, tsunami gibi âfetler insanları tehdit ederken bir köşeye çekilerek rahatını ve istifini bozmadan, insanlara sadece konuşarak sözüm ona yardım etme, yapay çözümler üretme iddiasında olmamıştır; bizzat taşın altına elini hatta gövdesini koymuştur. Hak davası uğrunda ihlâs ile büyük fedakârlıklar yapmıştır. Yargılanma sürecinde dahi, yazdıklarından ve yaptıklarından dolayı asla geri adım atmamış ve tâğûtlardan özür dileyerek zulmün ve zâlimlerin önünde eğilmemiş, onlardan merhamet dilenmemiştir. Neticede de: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla… Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında manalanması şartıyla… ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla…” anlamındaki sözlerini, fiiliyle de teyit etmiş ve onurlu şekilde şehâdete yürümüştür. Şehâdetinden önce bulunduğu son mahkemede son tebliğini yaparak, derdinin ölmek ya da yaşamak olmağını gösterircesine; yine insanları İslâm’a davet etmiş ve bu yolun reyhanlarla, karanfillerle, güllerle bezeli olmadığını, bu yolun sıkıntılarla ve fedakârlıklarla iç içe olduğunu söyleyerek, âdeta kendi mübârek yaşam tecrübesinin de böyle olduğunu tüm insanlara haykırmıştır, tüm dünyanın dikkatlerini bir kez daha Tevhîd davasına çekmiştir.”

Şimdi söyler misiniz; âlim kimdir? Zamanının fıkhını kavrayıp o istikamette çalışıp hayatını şehâdetle taçlandıran mı yoksa bir köşede rahat ve konfor içinde dört kitap fazla okuyup, yanından çayı, kahvesi, kışın sıcak, yazın soğuk meşrubatları ve sodaları eksik olmayan mı? Yani âlim, Tevhîdî bilince sahip olduğu gibi, hayatını Tevhîd’in tebliğine adayan kimse midir yoksa Tevhîd adına ciddi bir çalışma yapmayıp fıkhî, nazarî ve fer’î meselelere ağırlık verip, farklı niteliklerde pek çok meselelerde konuştuğu için daha büyük âlim sanılan kimse midir? Bu konuşmalarımızda, ilmî vukûfiyeti derin olan Rabbânî, zâhid, âbid ve mücâhid âlimleri istisnâ ederiz. Bizim kendileriyle karşılaştırma yaptığımız ilim (!) adamları, bu sıfatları taşımayan sadece kafalarına malumat doldurup, o bilgilere muvafık amel etmeyen, öğrendikçe tâkvâ, zühd ve vera’ sahibi olmaları gerekirken, âdeta robotlaşan kitap yüklü kimselerle alâkalıdır. Elbette Şehîd Seyyid Kutub, İmam Mevdûdî gibi bir âlim değildir ama her ikisi de bulundukları çağda, bir âlim nasıl hareket etmesi gerekiyorsa onu yapmışlardır. Seyyid Kutub’un ilmî yönden Mevdûdî gibi olmaması normaldir; zira o, resmi okullarda okuyarak profesör olmuş ve insanların çoğunda olduğu gibi, resmi ideolojinin öngördüğü istikamette bir Müslümanlık anlayışı ile yetişmiştir. Fakat hayatının, günümüz câhillerinin yaşadığı biçimde İslâmî değerlerden bütünüyle kopuk, kopkoyu karanlık bir yaşam tarzı olduğunu sanmayalım. İslâmî hassasiyeti kendi çapında vardı; bildiği ve inandığı değerler uğruna çalışmalar yapmaktaydı. Fakat bir nokta vardı ki, onu ilk başlarda tam net çözememişti, anlayamamıştı. O da, câhiliyye kavramı… Fakat bu gerçeği fıkhettikten sonra da tüm hayatını onunla mücâdeleye adayacak kadar samimiyet ve sebat sahibi bir Müslümandı. Âdeta Seyyid Kutub hayatı boyunca aradığı şeyi bulmuştu. Nice insanlar aramaya tenezzül bile etmezlerken, niceleri buldukları ve gördükleri halde o gerçeklere sadakat göstermezlerken, Kutub öğrendiği gerçeklere anında teslim olarak tüm hayatına vahiy istikametinde yeni baştan format atıyordu.

Câhiliyye toplumları içinde câhilî öğretilerle büyüyüp sonra da Tevhîdî bilince ermek, eleştirilecek bir durum mudur yoksa gıpta edilecek ve örnek alınacak bir hal midir?

Hem de eleştirenlerin çoğu, hâlihazırda câhilî bir hayat yaşarlarken bunu yapıyorlarsa, bu daha da trajikomik bir vaziyet değil midir?

Bazı insanlar, Tevhîd’e öyle bir dönerler ki, kısa hayatlarına, pek çoklarının uzun ömürlerine sığdıramadıkları sadaka-i câriyeleri, ilmî külliyatları sığdırırlar. Tıpkı Şehîd Seyyid Kutub gibi… Bu, ancak Allah’ın yardım, inâyet ve tevfîkiyle olabilir. Hayatın bereketlenmesi bu olsa gerek! Önemli olan hayatın uzun olması değil, o hayatın hayırlı ameller ile değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Yani kemmiyet değil keyfiyyet ve muhteva önemlidir.

Peki, Seyyid Kutub’un hayatına vahiyle format atması nasıl mı gerçekleşti?

Önce kısa bir hayat çizgisine göz atalım. O, orta ve lise tahsilini Ezher’de bitirdi. Kâhire Üniversitesinin Dâru’l Ulûm fakültesine girdi, 1933 yılında mezun oldu ve aynı yıl bu okula öğretim görevlisi olarak tayin edildi.

Henüz 27 yaşındadır. Artık öğrencilik bitmiştir. Öğretim görevlisi olduğu için daha özgün araştırmalar yapma fırsatını elde etmiştir. O da, 1939’dan itibaren İslâmî düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. O esnada yaşı 33. Herkes takdir eder ki, Seyyid Kutub’un yaşadığı istikamette bir ömür sürmüş insanların 27 veya 33 gibi yaşlarda İslâmî bir arayışa girmeleri genelde mümkün olmamaktadır. Zira o yaşlar gençliğin zirvesidir. Hevâ ve heveslerin tavan yaptığı ve insanların dünya zevklerinin tatminiyle meşgul oldukları bir dönemdir.

Kâhire Üniversitesindeki görevi, Edebiyat hocalığı idi. Kendisi, Edebiyat ile ilgilendiği için, ilk zamanlarda şiir, roman ve makaleler yazmıştır. Şâir olarak tanınmak istemediği için şiirlerini neşretmemiştir.

Seyyid Kutub, kendi hayatını iki devreye ayırır:

1- Kendisini Edebiyata verdiği ve Sosyalizmi savunduğu taşkınlık devresi (câhiliyye dönemi).

2- İslâm üzerinde akademik çalışmalar yaparak çeşitli doktrinleri incelediği olgunluk devresi.

Câhiliyye devresine son veren olay ise, 1949 yılında üniversitenin araştırma görevlisi olarak Amerika’ya gittiği yıl içerisinde, Müslüman Kardeşler’in Mürşîd-i Âmm (Genel Mürşid)i olan Hasan el-Bennâ’nın şehâdet haberinin Amerikan halkı tarafından büyük bir sevinç gösterileriyle karşılanmış olması onu çok şaşırtır. O esnada Emperyalizm’in çirkin yüzünü görür. Madalyonun diğer yüzü hiç de zannedildiği gibi masum değildir! Emperyalizm’in vitrini başkadır, tezgâhın gerisi başkadır. Emperyalizm’in kalbinde bunu fark eder. Amerika’da kaldığı iki yıl süresince beşerî doktrinleri inceleme fırsatı bulmuştur. Küfrün nasıl tek millet olduğunu görmüştür. Müslümanlık iddiasında bulunan kimselerin çoğunun, kendisi gibi nasıl uyuduğunu ve gaflet içerisinde olduklarını anlamıştır. Gerçek İslâm’ın Rasûlullah’ın ve ashâbının yoluna titizlikle uymakla mümkün olduğunu fark etmiştir. Mısır’a döndükten sonra artık eski Seyyid yoktur. Olgun, oturaklı, vakur, onurlu, bilinçli ve şahsiyetli bir Seyyid vardır. İlâhî bir yardım ile âdeta önceki kişi başka kişiye dönüşmüştür. Hasan el-Bennâ’nın şehâdeti, kendisinin dirilmesine vesile olmuştu. Allah, bir şehîd’i huzuruna alırken, Ümmete başka bir şehîd’i hediye etmişti. Şehâdetin ölmek değil, dirilmek ve diriltmek olduğunu görmeyen gözlere göstermişti. Nice gözler için nur olmuştu Hasan el-Bennâ’nın şehâdeti… Allah ondan da, Seyyid Kutub’dan da râzı olsun…

Hayat çizgisindeki bu dönüşten sonra artık üniversiteden maaşını alıp rahatına bakan, kitap yazıp, konferanslarda konuşan Seyyid yok; onun yerine hayatının sonuna kadar akıl almaz işkenceler altında, davasına bağlılığı kat kat artan ve imanın tadını her çileli imtihanıyla daha derinden alan bir Seyyid Kutub vardır. Vücudu kızgın şişlerle dağlanırken, kerpetenle etleri kopartılırken, başından aşağı kızgın sular dökülüp arkasından soğuk su dökülerek işkencelere maruz kalırken, o: “Lâ İlâhe İllallah” diyordu. Aynen işkenceler altında “Ehad, Ehad” diyen Bilâl-i Habeşî gibi… Hubeyb gibi, Habbab gibi, Yâsir gibi, Sümeyye gibi, Mus’ab gibi… Allah hepsinden râzı olsun.

Seyyid Kutub’a, ‘âlim değil’ diyen Müslümanlar, bize cevap versinler, âlim kimdir? 43-45 yaşlarında olgunluk devresine adım atıp, 60 yaşındaki şehâdetine kadar gerisinde sayısız kitaplar ve numune bir hayat bırakan Seyyid Kutub mu yoksa Seyyid Kutub’un yazdıkları kitapları okumaktan ya da anlamaktan bile âciz, okusa dahi o hakikatleri kavrayamamış ama Seyyid’den üç-beş kitap fazla mütalaa etmiş kimseler mi? Kalpleri Allah’ın nuruyla aydınlanmasa da, kafalarını malumatlarla şişiren kimseler mi âlimdir? Yine tekrar etmek isteriz ki, gerçek âlimlere sözümüz olamaz. Fakat kendi hidâyetinde dahi, Seyyid Kutub’un rolü bulunan bazı kimselerin, câhiliyye mensuplarının ekmeğine yağ ve bal sürer gibi “Seyyid Kutub âlim değil” demeleri oldukça şaşırtıcıdır! Bu mudur, kendisine hayrı dokunan kimseye vefâ anlayışımız? Câhil insanlar, “Seyyid Kutub âlim değildir” derlerken amaçları, onun yazdıklarının ve yaptıklarının Müslümanları bağlamayacağını söylemektir. Bu mesajı vermek adına o sözü söylemektedirler. Müslüman bunu bilirken nasıl aynı bâtıl cümleyi söyleyebilir? Kaldı ki, Seyyid Kutub’un âlimlik iddiası olmamıştır, o, muvahhid bir kul olmayı en büyük şeref olarak kabul etmiştir.

Amerika sürecinden şehâdetine kadar geçen 17 yıllık hatta Amerika dönüşünü baz alırsak 15 yıllık süreçte pek çok kitaplar yazan bu mübârek âlimin eserlerini bir çırpıda eksiksiz sayacak kimse bile bulmak zor iken, böyle bir sözü seslendirmek samimiyet ile bağdaşmaz. Kimseye de fayda sağlamaz. Onun yazdığı Fî Zılâl’in tamamını okumamış ya da okuyamamış insanların onun davasına zarar vermek istercesine böylesi gereksiz nazarî bir tartışmayla meşgul olmaları ve fitneyi körüklemeleri anlamsız ve boş bir iştir! Onun eserlerine bakıldığında Akâid ilminde âlim olduğu ortadadır. Kur’an’ın tamamına da, zamanındaki itikâdî sapkınlıklara dikkat çekerek Tevhîdî bir düzlemde tefsir yazmıştır. Edebiyatçı olduğu için, Arap Dili ve Edebiyatını, Belâğatını ve Fesâhatını oldukça iyi bilmektedir. Günümüzde onu eleştiren nice kimselerin az ya da çok tek sermayesi Arapça’dır. O kimseler sadece Arapça’yı bilmekle kendilerini âlim sanırlarken bu kadar çaplı olan Seyyid Kutub’un âlim olmadığını söylemekten hayâ etmeleri icap eder! Kaldı ki onlar, Seyyid Kutub kadar da Arapça’ya vâkıf değillerdir! Meselenin bu boyutundaki konuşmalar uzar gider ama bunu yapmanın gerekli olduğu düşüncesinde değiliz. Zira Rabbimizin buyurduğu gibi: “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.” (Yûsuf: 76) Allah katındaki üstünlük sebebi, bilgi çokluğu ile değildir; takvâ sahibi olmaktır. Allah yolunda ve sadece O’nun rızâsı için şehîd olmaktan büyük takvâ var mıdır?

Seyyid Kutub, Amerika’dan şuurlanarak döndüğü 1951 tarihi için: “Ben 1951’de doğdum” diyecektir. Önceki yıllarını eleştirenlere, bu sözü yeterli bir cevaptır. Vefatına kadar 15 yıllık muhteşem bir hayat… Bu kadar kısa zaman dilimine onun yaptıklarının ve yazdıklarının bir mislini ortaya koyabilen kaç şahsiyet gösterebilirsiniz?

Seyyid Kutub, bütün çağlar için numûne bir şahsiyettir. Câhiliyye karanlığında yaşayıp da, yaşadığı ortamı ‘aydınlık’, bozuk itikâdları ‘Tevhîd’ sanan herkes için doğru yol işaretidir… Tevhîd’in, kavranması için câhiliyye, tâğût, din, rabb, ilâh, tevhîd ve ibâdet kavramlarının mutlaka Selef’in fıkhına göre anlaşılması gerektiğini şehâdetle noktalanan hayatıyla ortaya koyan ve Müslüman olmak isteyen herkese dosdoğru yolu gösteren mübârek bir şahsiyettir o… Câhiliyyenin hüküm sürdüğü tüm ortamlarda önderdir, üstaddır o… Allah, şehîdleri övmüştür, Müslümanlar ise, şehîd’i incitecek sözlerden sakınmalıdırlar. Allah kendisinden râzı olsun.

Allah yolunda o kadar çok işkencelere maruz kalmıştır ki, gördüğü işkencelerden dolayı son celseye gelememiştir ve idam hükmü gıyabında verilmiştir.

İdamının tenfîzinden önce, Seyyid Kutub’a yapılan son teklif şu olmuştu:

“Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinizde yanılmış olduğunuzu beyan ederek, Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’dan özür dilediğiniz takdirde, Cumhurbaşkanı idam hükmünüzü bozacak ve sizi serbest bırakacaktır.”

Bu teklife alınan cevap aynen şöyle:

“Eğer idamı hak etmiş olarak ‘Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtıl’ın zulmüne kurban gidiyorsam; bâtıl’dan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”

Seyyid Kutub, 29 Ağustos 1966’da şehîd edildi. Allah şehâdetini kabul buyursun.

En son eseri, 1965’te yazdığı “Yoldaki İşaretler” isimli muhteşem eseridir. Orijinal adı, “Meâlimu fi’t Tarîk” olan bu kitap, Akâid ilminde temel eserler arasındaki yerini almıştır. Günümüzde her ilim talebesinin ders kitabı olarak mutlaka okuması gereken bu kitaptaki Tevhîdî hakikatlerden hiç kimsenin müstağni kalması doğru değildir. O, tüm eserlerini; “İslâm’ı ya bütün olarak alın yahut da onu terk edin” ilkesi üzerine binâ etmiştir. Böylece, iman-küfür arası bir yaşam tarzının ve münâfıkça bir davranış biçiminin ümmet için oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmek istemiş ve bundan sakındırmıştır.

İnsanın önünde iki yol vardır: Ya iman ya küfür!

Kehf Sûresinin 29. Ayetinde Rabbimizin buyurduğu gibi:

“De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun…”

“Allah’a davet eden, sâlih amel işleyen ve: ‘Şüphesiz ki ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussılet: 33)

Bu kısa yazımızla; Şehîd Seyyid Kutub rahımehullah’ı incitenlere ve onun sadakat göstererek uğrunda canını seve seve verdiği Tevhîd davasına, Seyyid Kutub’un şahsında zarar vermeye yeltenenlere karşı, Hakk’a vefâ göstermenin ve sadakatin bir gereği olarak Tevhîdî hassasiyetimizi ortaya koymak istedik. İslâm, ölmüş kimselerin arkasından bile kötü konuşmaktan sakındırırken, şehîd olan birinin arkasından kötü söz söylemek ancak söyleyene zarar verir. Allah mutlaka hakkı bâtıldan ayırt eder ve hakkı üstün kılar.

Rabbimiz, hepimize, hakkı hak bilip hakka ittibâ etmemizi, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan ictinâp etmemizi muvaffak kılsın.

Yusuf Semmak

İlgili Terimler :
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Rabbânî Âlim Abdulfettah Ebû Gudde (Rh.a) Hz. Muhammed Efendimizin: “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere sebat
Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar İnsan dünyaya gelişinden itibaren imtihan süreci işlemektedir. İnsanın dünya

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Ilımlı İslam(!)’ın Şövalyesi: Fethullah Gülen Ubeydullah TOPRAK ‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni
Hangi Selefilik? Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm Son yıllarda yaygınlık kazanan ve

Son Yapılan Yorumlar

  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS Bilinmeyen besleme

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçiler

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Sosyal Medya’da Paylaşın