Sa’lebe Kıssası Gerçek mi, Yoksa Sadece Bir Hikâye mi?

22.06.2016 tarihinde Sorulara Cevaplar kategorisine eklenmiş, 1.188 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

salebe
Soru: Sa’lebe hadisi diye meşhur olan hadis sahih midir? Hani bir adam Peygamberimize gelip “benim için dua et de malım mülküm olsun” demişti. Peygamberimiz de onun için dua etmiş ve dua kabul olunca Sa’lebe zamanla bir hayli zengin olmuş. Daha sonra Peygamberimiz zekât memurlarını ona gönderince Sa’lebe zekât vermekten kaçınmış. Fakat daha sonra pişman olup zekât vermek istediği halde Peygamberimiz onun zekâtını kabul etmemiş. Peygamberimizin vefatından sonra Sa’lebe, zekâtını Hz. Ebu Bekir’e götürmüş o da kabul etmemiş, onun vefatından sonra Hz. Ömer’e götürmüş o da kabul etmemiş… Hz. Osman zamanında da Sa’lebe ölmüş. Hatasını anladığı halde, pişman olduğu halde bir kişiye böyle muamelede bulunulmuş mu gerçekten? Yoksa anlatılanlar hikâye mi?
Cevap: 

Asırlar boyunca İslâm âleminde yaygın hale gelen Sa‘lebe kıssası, özellikle halkı zekât vermeye teşvik etmek, cimrilik ederek vermeyenleri Sa‘lebe’nin durumuna düşmekten sakındırmak için nakledilmektedir. Ülkemizde de bu rivayet daha ziyade Ramazan ayında vaiz ve hatiplerin cemaate büyük bir hararet ve heyecanla anlattıkları en çarpıcı misallerden biri olarak güncelliğini korumaktadır. Aynı zamanda gazete ve mecmuaların Ramazan sayfalarında sunulan en popüler malzemelerden birisi sayılmaktadır.

Taberî, İbn Kâni‘, Taberânî, Beyhakî, İbn Abdulber ve Vâhidî gibi müelliflerin Ebû Umâme’den naklettikleri rivayet şöyledir:

Sa‘lebe b. Hâtıb Hz.Peygamber’e (s.a.s.) geldi ve ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et!’ dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç yetiremediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar aynı şeyi istedi. Allah Resûlü (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, benim gibi olmak istemez misin? Zira şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini dileseydim mutlaka gerçekleşirdi.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar ısrarla ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et! Yemin ederim ki, Allah bana mal verirse her hak sahibinin hakkını mutlaka vereceğim.’ dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.s.) şöyle dua etti: “Allahım Sa‘lebe’ye mal ver!”

Derken Sa‘lebe birkaç koyun edindi. Koyunları tırtılların üremesi gibi sürü haline geldi. Medine’ye sığmaz olunca taşraya göç etti. Daha önce vakit namazlarını Rasûlullah’ın arkasında kılarken sadece öğle ve ikindiye iştirak etti. Koyunları biraz daha çoğalınca ancak cuma namazına katıldı. Koyunları daha da artınca uzak bir vadiye intikal etti; cuma ve cemaati terk etti.

Bir defasında Rasûlullah (s.a.s.) ashabına “Sa‘lebe’ye ne oldu (hiç görünmüyor)?” diye sordu. Vaziyetinden bahsedilince üzülerek –üç kez- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Bu arada Hz.Peygamber’e (a.s.) zekâtı emreden şu âyet nazil oldu: “Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin, arındırasın. Onlar için dua da et; çünkü Senin duan onlar için sükûnettir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.” (9.Tevbe 103).

Bunun üzerine Peygamber (sallahu aleyhi ve sellem) Cüheyne ve Benû Selime kabilesinden seçtiği iki zâtı zekât memuru olarak görevlendirdi. Hayvanların nisap miktarlarını belirten bir nâme verdi. Sa‘lebe ile Benû Süleym’den falanca şahsın zekâtlarını tahsil etmelerini emretti. Onlar da Sa‘lebe’ye varıp zekâtını tahsil etmek istediler. Ancak Sa‘lebe bunun bir cizye ya da haraç olduğunu öne sürdü. Önce diğer insanlardan tahsil etmelerini, dönüşte kendisine uğramalarını söyledi. Onlar da Benû Süleym’deki şahsa vardılar. O şahıs zekât memurlarının geldiğini haber alınca develerinin en seçkinlerini hazırlayarak güzellikle karşıladı. Zekât memurları ona en iyilerini vermesinin gerekmediğini, zira kendilerinin böyle bir niyetlerinin olmadığını söylediler. O da bilakis bu seçtiklerini alıp götürmelerini, zira bunları gönül hoşnutluğuyla Allah’dan hayır murad ederek verdiğini ifade etti. Zekât memurları develeri alıp yola koyuldular. Tekrar Sa‘lebe’ye uğradılar. Sa‘lebe zekât kayıtlarına baktı ve ‘Bu cizyeden başka bir şey değildir. Gidin, beni rahat bırakın!’ diye başından savdı. Onlar da Medine’ye döndüler. Rasûlullah (a.s.) onları görür görmez –henüz onlar bir şey demeden- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Benû Süleym’den zekâtını veren şahıs için de hayır (bereket) duasında bulundu. Bir müddet sonra Sa‘lebe hakkında şu âyetler nazil oldu: “Onlardan kimi de Allah’a şöyle kesin söz vermişlerdi: Eğer Allah bize lütfundan verirse biz de mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve elbette sâlihlerden olacağız. Fakat Allah lütfundan onlara (servet) verince cimrilik edip onun hakkını vermediler. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle Allah da bu işlerinin neticesini kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklık kıldı.” 9.Tevbe 75-77. Bu âyetleri işiten Sa‘lebe’nin bir yakını gidip ona dedi ki: ‘Yazıklar olsun sana ey Sa‘lebe! Sen helak oldun; Allah senin hakkında bu âyetleri indirdi!’ Sa‘lebe ağlayarak Medine’ye geldi ve ‘Yâ Resûlallah, zekâtımı kabul et!’ diye yalvardı. Ama Hz.Peygamber (a.s.) onun zekâtını kabul etmedi. Daha sonra Halife Hz.Ebû Bekr’e bilahare Hz.Ömer’e geldiği halde onlar da kabul etmediler. Nihayet zekâtı kabul edilmemiş olarak Hz.Osman devrinde öldü.

Hadis otoritelerinin raviler hakkında beyan ettikleri ifadelere göre Sa’lebe rivayeti, isnâd yönünden son derece zayıf, illetli ve münker bir rivayettir.

İbn Hazm, Sa’lebe hadisinin Mu’ân b. Rifâa, Ali b. Yezîd ve Kâsım gibi zaîf raviler kanalıyla nakledilen asılsız ve bâtıl bir rivayet olduğunu; ayrıca nüzul sebebi yönünden de Tevbe 75-77 âyetlerinin münafıklar hakkında genel olduğunu, dolayısıyla bunun Sa’lebe ile bir ilgisinin bulunmadığını kaydeder.

İbnu’l-Esîr, Sa’lebe kıssasının sahih olmadığını yahut Bedir’e katılan Sa’lebe hakkında şaibeli olduğunu belirtir.

Zehebî, Sa’lebe hadisinin münker olduğuna temas eder.

Irâkî ve Heysemî, Taberânî’nin naklettiği Sa’lebe hadisinin Ali b. Yezîd adında metrûk bir ravi sebebiyle zayıf olduğuna dikkat çekmişlerdir.

Abdulfettah Ebû Gudde, Sa’lebe hadisinin illetli ve münker bir rivayet olmasına rağmen bilhassa müfessirler tarafından illetine ve nekaretine temas edilmeksizin nakledildiğine dikkat çeker.

Âlimlerin de ifade ettikleri bu tenkit ve değerlendirmelere göre Sa’lebe hadisi, son derece zayıf, illetli, münker, hatta asılsız ve bâtıl bir rivayettir. Elbette böyle bir rivayet, muhtevada sunulan hususlarda delil olamaz. Hatta bu kabil rivayetlerin nakledilmesi uygun düşmez.

Rivayette Sa’lebe’nin pişman olup zekâtını getirdiği halde, gerek Resulullah tarafından, gerekse halifeleri tarafından kabul edilmediği anlatılmaktadır. Zekâtını getiren kimseyi reddetmek, başta Resulullahın, sonra da Raşit Halifelerin uygulamalarına zıt düşmektedir. Özellikle Resulullah’ın münafıklara karşı izlediği tavır ve stratejiler incelenirse, nifâklarını açıkça yüzlerine vurmadığı, İbn Selûl gibi meşhur münafıkları dahi sabırla idare ettiği görülür.

Ayrıca Resulullah’ın ve ilk halifelerin uygulamalarına göre imkân sahiplerinden zekât alınması, gerekirse güce başvurulması söz konusudur. Üstelik bu mevzuda ilk halife Hz. Ebû Bekr’in zekât vermeyenlere karşı kararlı tutumu ve harp ilan etmesi bilinen bir vak’a iken, elbette gönül rızasıyla zekâtını getiren kimselerden reddedilmesi diye bir şey olamaz.

Bu itibarla Sa’lebe’nin geri çevrilmesi, ne İslâm ahkâmını tatbik eden Resulullah’ın ne de onun sünnetini takip eden halifelerin uygulamalarıyla bağdaşmaz. Bütün bu veriler, Sa’lebe hadisinin metin/ muhteva açısından çelişkilerle dolu olduğunu göstermektedir.” (Kadir Paksoy, Sa’lebe Kıssasıyla İlgili Rivayet Üzerine Sened ve Metin Esaslı Tahliller“, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 70, 2005.)

Nihat Hatiboğlu bu ibretlik (?) kıssayı 40 dakikalık bir sohbetinde kendinden kattığı cümlelerle zenginleştirerek senarize etmekte ve kıssayı uzun bir sohbete yaymaktadır. (4) Nihat Hatiboğlu’nun akademik kariyerine, ilmine ve prof. titrine uygun olanı ise kıssacılığındaki marifeti değil aynen Doç Dr. Kadir Paksoy’un yaptığı gibi konuya bilimsel yaklaşımı ve batıl, zayıf, münker rivayetler üzerine herhangi bir fikir ve sohbet ikame etmemesi idi..Kıssacılık belki mahalle hocasına ideal gelebilir ama size o profesörlük hakkında ;
Hadis otoritelerinin raviler hakkında beyan ettikleri bu ifadelere göre Sa‘lebe hadisi, isnâd yönünden son derece zaîf, illetli ve münker bir rivayettir.Özellikle üçüncü ravi Ali b. Yezîd, içlerinde en şiddetli tenkit edilen ve rivayetleri ittifakla terk edilen bir şahıstır. Buharî, “münkeru’l-hadîs” tabiriyle cerh ettiği bu tür ravilerden hadis nakletmenin caiz olmadığını söylemiştir. Ebu Hatim ile Yahya b. Main de Ali b. Yezîd’in rivayetlerinin tamamının illetli olduğunu ve bilhassa Kâsım’dan naklettiği haberlerin münker olduğunu belirtmiştir. İbn Hibbân ise şu uyarıda bulunmuştur: “Ali b. Yezîd’in rivayetlerini alırken ciddi bir ayıklama yapmak gerekir. Çünkü o genellikle muasırı Kâsım’dan nakilde bulunur. Kendisinden nakledenlerin ekserisi de tenkit edilen kimselerdir. Öyle ki, bu şahsın bulunduğu isnâdda sadece kendisi cerh edilmekle kalmıyor, bazen iki yahut üç mecruh ravi bulunuyor. Hal böyle olunca bazen illetin hangisinden kaynaklandığını tespit etmek zorlaşıyor… Mu‘ân b. Rifâa da mecruh bir ravidir; mürselleri merfû yapar; meçhul kimselerden münker şeyleri nakleder. Eğer rivayetlerinde maklûb, münker ve akl-ı selime zıt hususlar ağırlıkta ise derhal terk edilmelidir.” 
eleştirileri yapılmış bir kıssayı, allayıp pullamanız, allandıra ballandıra anlatmanız ve milletin zaten boş olan ilim dağarcığını yeni hikayeler ekleyerek zenginleştirmek daha doğrusu fakirleştirmek için verilmemiştir..Ha eğer ben akademik kariyerimi daha iyi kıssa anlatabilmek ve zayıflık ile batıllık arasında gidip gelen rivayetlere popülarite kazandırabilmek adına yaptım deniliyorsa o başka ! Mealcilerin hocaları, ateistler, islam düşmanları imanın ve islamın temeline dinamit döşemekle meşgulken, imansızlık saman içindeki alev gibi sari bir illet şeklinde yayılırken bu hocanın uğraştığı şeylere bak.. Ahh reyting sen nelere kadirsin !

Bu kıssa hiç mi anlatılamaz?

Anlatılır elbette ama en azından hadis hakkındaki eleştiriler ön bilgi olarak verilmeli ve dinleyiciler bu çerçevede hazırlanmalıydı..
Belki mahallenin hocası bu kıssaları, bir de ramazan gelmişse ve tam da yardım toplanması motivesine ihtiyaç varsa ballı şerbet kıvamında anlatabilir ama Nihat Hatipoğlu gibi birinin böyle bir meşgalesi olmamalı..Çünkü kendisi bizden de daha iyi bilir ki bu rivayet pek çok çelişki içermekte aslında kaş yapayım derken göz çıkarmaktadır..Rivayette tevbe yolunun kapalı gösterilmesi islami öğretilere aykırıdır..Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
 Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: “Hayır yoktur!” dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?” dedi. Ve ilave etti:

” Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. ”

Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilafa düştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi” dediler. Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü salih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.”

Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621).

99 adam öldürenin tevbesi hiç hayır işlemediği halde kabul ediliyorsa ümmeti merhumeden, hele de ashabtan birinin tevbesi kabul edilmeye daha layıktır..

 Özellikle Emevîler devrinde başlayan, Abbasiler devrinde doruğa ulaşan kıssacılık, asırlar boyunca İslâm toplumunda etkinliğini sürdürmüştür.Her geçen gün kıssacılar çoğalmış ve halkı sahih olmayan bilgilerle meşgul etmişlerdir. Bu kimseler bazı rivayetleri abartılı olarak sunmayı, gerçek olmayan şeyleri rivayetlerin arasına sokuşturmayı, İsrâiliyat nevinden bir kısım haberleri İslâm kültürüyle harmanlamayı, ayrıca düzmece hikayeleri asr-ı saadetle özdeşleştirmeyi kendilerine meşgale edinmişlerdi. Neticede itibariyle bir kısım asılsız hikayeler yaygın hale gelmişti. Bu hikayeler içinde bir müslümana dahi yakıştırılamayacak söz ve hareketler, çok rahatlıkla sahabeye izafe edilmiştir.
Bunun en bariz örneklerden biri de Sa‘lebe hadisinde sunulan hikayedir. Genel yapısı itibariyle uydurma hikayelerin karakteristik özelliklerini ihtiva eden bu rivayet, kıssacılar tarafından uyarlanan ve mezkûr sahabi üzerine atfedilen bir hikayeye benzemektedir. Oysa Sa‘lebe b. Hâtıb, Allah ve Resulünün övgüsüne mazhar olmuş bir topluluk olan Ensâr’dan ve üstelik Bedir ashabındandır. Onun nifakına dair mevsuk bir rivayet yoktur.

Hadis münekkitleri, cerh ve ta‘dîl kriterlerini uygulamak suretiyle Sa‘lebe hadisinin isnâd yönünden son derece zaîf, illetli, münker, hatta batıl bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Metin yönünden de bazı tenkitlere yer vermişlerdir. Bu rivayetin nakledilmesini caiz görmeyerek sakındırmaya çalışan hadis ilmi uzmanları, Sa‘lebe b. Hâtıb gibi bir sahabi için anlatılan bu hikayenin gerçekçi olmadığını vurgulamışlardır.

Hasılı, Sa‘lebe hadisi gibi rivayetlerin hadis, tefsir, tarih, tabakât ve irşâd kitaplarında yaygın olarak yer alması, sahih sayılması için yeterli bir sebep değildir. Bu tür hadislerin rivayet ve dirayet ilimleri açısından kritiğinin yapılması, en azından sıhhat ve sübutu hakkında hadis otoritelerinin beyan ettikleri görüşlere müracaat edilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde geri dönüşü olmayan kritik hatalara sebebiyet verilebilir. Halk ifadesiyle; kaş yapayım derken göz çıkarabilir. Nitekim Allah ve Resulüne samimiyetle bağlı olan, salih amellerle hayatını süsleyen, sonraki kuşaklara örnek olan sahabeyi nifak ya da küfür ile itham etmek, göz çıkarmaktan farksızdır. Dolayısıyla rivayetlerin sıhhat yönlerinin araştırılmasına, çok yönlü tenkidinin yapılmasına, varsa illetlerinin ortaya konulmasına dün olduğu kadar bugün de ihtiyaç vardır.

Oldukça zengin bir kültür mirasımız olan rivayet birikiminden daha iyi istifade edebilmek için sistematik ve akademik faaliyetlerin hız kazandığı şu dönemde halka da hitap eden çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bir yönüyle ilim erbabına önemli görevler düşmektedir. Diğer yönüyle de dinî argümanları sunmakta olan hoca, vaiz, hatip, mürşit, mübelliğ gibi şahısların daha dikkatli olmaları,meseleleri/delilleri yeterince tahkik ve tetkik etmeleri, halkı sahih bilgilerle bilgilendirmeleri gerekmektedir.

İlgili Terimler : ,
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views