Kur’ân’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Dışlanması Fitnesi Üzerine

04.12.2014 tarihinde Yazılarım kategorisine eklenmiş, 764 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

sün

Kur’ân-ı Kerîm’i anlama konusunda, İslâm tarihi boyunca farklı yaklaşımlar olmuştur. Asırlar boyunca meydana gelmiş olan çeşitli tefsir tarzları, bunun neticesidir. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanlığa gönderilmiş en son ilâhî kitaptır. Muhatabı insan olduğu için hedefi, yaratılış açısından en güzel konumda olan insanın mânâ yönünden de en güzel konuma gelmesini sağlamaktır. Bu noktada Kur’ân’ın, doğru olarak tanınması, anlaşılması ve yorumlanması son derece önem arzetmektedir. Kur’ân’ın mesajının tam ve doğru bir şekilde anlaşılabilmesini sağlamak için, bizim yapmamız gereken en önemli bir davranış, Kur’ân’ın açıklamasında, Hz. Peygam­ber aleyhisselam’ın işlevini gözönünde bulundurmaktır.

İslam tarihi boyunca, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarının gerek Müslümanlar ve gerekse diğer insanlar için örneklik teşkil etmesi konusunda -bazı marjinal grupları istisna edersek- hiçbir ihtilâf vaki olmamıştır. Müslümanların, kendilerine örnek olarak gördükleri, yüksek ahlâk sahibi ve son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s.) örnek alınıp alınamayacağını ilke olarak tartışmaları elbette mümkün değildir. Bununla birlikte onun hangi söz ve davranışlarının örneklik teşkil ettiği, örneklik teşkil edenlerin de teşrî açıdan bağlayıcı olup olmadıkları(Sünnet’in Kur’an dışında hüküm getirmesi, Hz.Muhammed’in gayptan haber vermesi gibi ) tarih boyunca tartışma konusu olmuştur.[1] Kendilerini Kur’an İslamcısı veya Tevhidî Müslüman olarak nitelendiren birtakım kişilerin  Hadisler, Kur’ana uyarsa kabul ederiz veya Peygamber gayb hakkında konuşamaz vs. iddialarda bulundukları ve buna binaen kabir azabını , recm cezasını ve  Hz.İsa’nın nüzulü gibi Ehl-i Sünnet ‘in inanılmasını zaruri gördüğü temel umdeleri reddettikleri  bir vakıadır. Bu gün Kur’an, Kur’an ile Hz. Muhammed s.a.’in sünneti ile bağları kopuk, şeklen Kur’an yolunda olanlarla, her geçen gün Kur’ana karşı açılan cepheyi genişleten azılı düşmanları ve sûreta mensupları arasında sıkıntılı bir zeminde ve zamanda varlığını korumaktadır. Kur’ana her türlü yaklaşımın mübah sayıldığı, samimi gibi  gözüken Kur’an ehlinin, Kur’an’ın azılı düşmanlarına hizmet ettiği , lojistik sağladığı bir zeminde ve zamanda Kur’an’ı doğru anlamak daha büyük önem kazanmaktadır. Kur’an, yakîn derecesinde kâmil imana sahip ehliyetli kimselere mânalarını açan bir kitaptır. Müsteşrik kafasıyla İsrâ sûresinin sonuna kadar Kur’an’ı İngilizceye tercüme eden M. Marmaduke Picktall, müslüman olunca, “Kur’an müsteşrik kafasıyla anlaşılmaz” diyerek yaptığı çalışmayı yırtıp yakmış, müslüman kafasıyla Kur’an’ı tercümeye baştan başlamıştır.[2]

Modern İslâm düşüncesinde son günlerde tartışılagelen Kur’ân’ın anlaşılmasında Sünnet’in dışlanması eğiliminin, araştırıldığında eskilere dayandığı, her asırda o günün şartlarına göre değişik boyutlar sergileyip, günümüzde en son şeklini almış olduğu aşikardır. Tarih sürecince Sünnet’i ve onun hücciyetini tenkid edici görüş ve akımlar zuhur etmiş, Kur’ân tefsirinde Hz.Muhammed’in hadislerinin herhangi bir müfessirin görüşlerinden farkı olamayacağı gibi iddialar ileri sürülmüştür. Bu konudaki tarihsel süreci ana hatlarıyla izaha çalışalım:

Rasululah efendimizin hayatta olduğu dönemde, Rasûlüllah (s.a.v.)’ın emirlerine ittiba ve bu ittibanın vücubiyeti hu­susunda sahabenin (r.a.) herhangi bir tereddüdünün olmadığı kati delil­lerle sabittir. Hatta Rasûlüllah (s.a.v.)’ın normal hayatında alışılagelmiş hal ve hareketlerine karşı bile sahabenin sergiledikleri titizlik örnekleri, hadis kitaplarımızda çokça vardır.

Ebu Said el-Hudrî’den  nakledilen bir rivayete göre Rasûlüllah (s.a.v.) namaz esnasında ayağındaki çarığı çıkarıp sol tarafı­na koyar. Ardında namaz kılmakta olan sahabiler onu taklid ederler. Namaz eda edilir. Rasûlüllah (s.a.v.) sahabeye, çarıklarını neden çıkar­dıklarını sorar. “Senin çıkardığını gördük,” demeleri üzerine Resûlüllah (s.a.v.), Cibril’in kendisine gelip çarığı üzerinde necaset olduğunu haber verdiğini söyler.[3]Ve yine İbnu Abdilber kanalıyla rivayet edilen aşağıdaki kıssa saha­benin Resûlüllah (s.a.v.)’ın emir ve işaretlerine karşı hassasiyetini gözler önüne koymaktadır: Abdullah İbn Revaha (r.a.) Cuma namazı için mescide giderken Resûlüllah (s.a.v.)’ın hutbede “oturunuz” sesini işitir. Hemen bulunduğu yere çöker. Resûlüllah (s.a.v.)’ın kendisine yol ortasında oturmasının hikmetini sorduğunda  “Senin emrini uymak için” cevabını verir. Bunun üzerine Rasulullah efendimiz, aldığı cevap karşısında, “Allah taatini artırsın” buyu­rur.[4]

Hatta rivayet edilir ki Ümeyye b. Halid bir gün Abdullah b. Ömer(r.a.)’e, “Biz mukim iken kılınan namaz ile havf namazını Kur’ân’da bulurken, seferde kılman namazın hükmünü bulamıyoruz” der. Bunun üzerine Ab­dullah, “Kardeşim oğlu, biz bir şey bilmezken Allah bize Muhammed (s.a.v.)’i gönderdi. Dolayısıyla o ne yaparsa biz yaparız” der.[5]

Fakat Rasûlüllah (r.a.)’ın vefatından sonra başlangıçta Yahudi desi­seleri ile baş gösteren, daha sonra haricilerde  gün yüzüne çıkan sahabeyi tekzib ve bir kısmını da tekfir hareketleri ile Resûlüllah (s.a.v.)’tan biz­zat duyup nakleden birinci kaynak sahabenin rivayeti ilk defa yara al­mış, netice itibarıyla naklettikleri hadislerin hücciyeti sorgulanmağa başlamıştır. Bu arada bazı fikir ve inançları teyid eden hadisler vaz’ edil­miş veya sahih rivayetler batıl tevillerle taşıdıkları mânâların dışına hamledilmiştir.[6]

Bu gibi hareketlerin başlangıçta belli bir grub adı altında görünme­den sadece düşünce bazında ferdî olarak zuhur etmiş olduğu da iddia edilmektedir. İkinci asrın sonlarına doğru başlamış olan bu görüşler; ge­nel olarak iki ana tema üzerinde birleşiyordu. Bunlardan ilki hadisin teşrîliğini temelden inkar etme, diğeri de mütevatir dışındaki hadisi ka­bul etmeme.[7]

Yukarıda özetle vermeğe çalıştığımız durum kanaatimizce, Kur’ân’ı anlama yolunda Sünnetin dışlanmasına mebde'(kaynak) teşkil etmektedir. Kur’an–ı Kerîm’e ehemmiyet verme perdesi altında, Sünnet’e karşı tavır geliştirildiği kaynaklarda zikredilmektedir. Dolayısıyla tâbiûn döneminden itibaren Sünnet’i savunanların, Sünnet inkârcılarıyla mücadelesi başlamıştır. Bu meyanda şu rivayet çok mühimdir. Sahâbenin büyüklerinden İmrân b. Husayn (Radıyallahu Anh), arkadaşlarıyla sohbet ediyordu: Oradakilerden bir tanesi “ey Ebû Nuceyd(İmrân b. Husayn’ın künyesi)! Siz bizlere hadisler anlatıyorsunuz fakat biz bunlarla ilgili Kur’ân’da bir asıl bulamıyoruz” (başka bir rivayette: “Bırakın bu hadisi yahu! Bize Kur’ân’dan bahsedin”), deyince, İmrân(r.a.) kızar ve adama şöyle der: “Sen Kur’ân’ı okudun mu?” “Evet.” “Peki Kur’ân’ın hiçbir yerinde yatsı namazının farzının dört, akşamınkinin üç, sabahınkinin iki, öğleyle ikindininkinin de dört rekat olduğuna rastladın mı?” “Hayır.” “Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlüllah’tan öğrenmedik mi? Peki Kur’ân’da kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar dirheme şu kadar zekat düştüğüne rastladın mı?” “Hayır.” İmrân(r.a.) ona sonra şöyle der:”Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlullah’tan öğrenmedik mi? Keza Kur’ân’da “Eski evi (Kabe’yi) tavaf etsinler”[8] ayetini okumadınız mı? Peki orada Kabe’yi yedi defa tavaf edin, Makam’ın arkasında iki rekat namaz kılın diye bir ifadeye rastladınız mı? Aynı şekilde Allah Rasûlü’nün bu­yurduğu şu hususlar Kur’ân’da var mı? “Zekat tahsildarının bir yerde konaklaması ve zekat düşenlerin mallarını yanına getirmelerini istemesi, zekat vereceklerin mallarını uzağa götürüp tahsildara meşakkat vermeleri, kız kardeşleri birbirlerine vererek mehirsiz evlenmek İslamda yoktur.”[9] Peki Allah Teâlâ’nın Kur’ân’ında şöyle buyurduğunu duymadınız mı? “Rasûl size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının.”[10]

İmrân(r.a.) daha sonra şöyle söyler: “Sizin bilginizin olmadığı, Rasulüllah’tan öğrendiğimiz daha başka şeyler de var.Ey insanlar! Rivayet ettiğimiz Hadisleri alınız ve uyunuz. Uymazsanız vallahi sapıtırsınız”[11]Bunun üzerine adam: -Beni ihya ettiğin gibi, Allah da seni ihya etsin, diye, Hz. İmran(r.a.)’a dua da bulunmuştur.[12]

Tarihte ilk defa Kur’ân-ı Kerimin din için yeterli olduğu gö­rüşünü Haricîler’de görmekteyiz[13]. İslâm tarihinde ortaya çıkan bid’at  mezheplerin ilki  olan Haricîler, bilindiği gibi Sıffin muharebesi (safer 37-657) esnasında tahkim hâdisesine karışan sahabeyi Allah’ın hükmü ile hükmetmedikleri iddiasıyla tekfir etmiş olup, akidelerince “Hâricî olmayan bütün Müslümanlar mürteddir.” Bu olaydan sonra artık “Hüküm ancak Allah’ındır.”[14] ayeti, Hâricîlerin slogan haline getirip uğrunda ekol oluşturdukları bir söz haline gelmiştir. İbn Teymiyye,  Haricîler hakkında “Mezheplerinin aslı Kur’ân’ı ta’zim ve ona ittiba etmek olmakla beraber Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten kopmuşlardır. Zira recm ve hırsızlıktaki nisap vb. gibi Kur’ân’a aykırı gördükleri sünneti reddederler.”tespitinde bulunmuştur.[15]

Haricîlerin  genelinde sünnetin hücciyetini red mevzuunda kaynaklarda net bir hüküm görülmemektedir. Sadece gulât diyebileceğimiz Haricîlerin bir kısmı, vakitlerinin sünnet ile tayin edildiği ve ümmetin üzerinde icma ettiği beş vakit namazı Kur’ân’da sadece iki vakte işaret edildiği iddiasıyla reddederek sünnetin sahih dahi olsa hücciyetini nefyetmiştir. Bu hüküm bütün Haricîlere teşmil kılınmasa da görebildiğimiz kadarıyla tarihte ilk defa sünnetin hücciyetinin tartışılması ve kendinden sonrakileri etkileme adına önem arz etmektedir. Bir diğer husus da Haricîler, tahkim hâdisesine karışan sahabi kanalıyla gelmiş rivayetleri, itikatları gereği dinden çıktıkları için reddetmektedir. Bu da Kur’ân tefsirinde büyük bir yekûn tutan, bir yerde belli hükümlerin mihenk taşı vazifesi gördüğü rivayetlerin dışlanması anlamına gelir. Bu yönüyle de hadisin hücciyetini nefy ile doğrudan irtibatlıdır.

Hadis inkarcılığında önde gelen bir bid’at fırka da Şiadır. Şia veya teşeyyu’ denilen hareket, Hz. Peygamberin vefatından sonra  Hz.Ali ve soyunu halifelik için en lâyık kimseler olarak gören ve onları meşru halifeler kabul eden; Ali’den sonraki halife­lerin de mutlaka onun soyundan gelmesi gerektiğine inanan toplulukları ifade eder.[16] Şia’nın, hadis anlayışına göre; Ebu Bekir Sıddik (r.a.)’ın hilâfetine biat etmiş olan her sahabinin adaleti şüpheli­dir. Bazı ğulat-ı Şiâ nezdinde de dinden çıkmışlardır. Dolayısıyla rivayetleri sahih olmaz. Bunun neticesi olarak yukarıda zikri geçen sa­habe kanalıyla gelen ve teşride esas kabul gören binlerce hadis bunların nezdinde mevzu (uydurma), yalan hatta iftiradır.Bundan dolayı  Şia, sahabenin adaletini teşkik noktasından hareketle özellikle âhâd haberleri, red ve inkâr etmekte ve hücciyetini muteber görmemektedir.[17]

Ardından sahneye Mu’tezile mezhebi [18] çıktı. Naklin aklî esaslara göre yorumlanmasını savunan ve Hicrî ikinci asrın başından dördüncü asrın sonuna kadar İslâm düşüncesinde önemli bir yer

işgal eden Mutezile, diğer din, kültür ve medeniyetlerle karşılaşma ve etkileşim sürecinde fikrî tartışmalarla beslenen, akılcı, özgürlükçü, eleştirel ve sorgulayıcı din söylemini benimseyen ve geliştiren bir zihniyet olarak İslâm düşüncesinde derin izler bırakan bid’at bir mezheptir.[19]

Mu’tezile adı tarihte, Hasan al-Basrî’nin çevresinde meydana gelen bir i’tizalden kaynaklanmış, önceleri nazarî kelâm ilmi mektebi gibi gö­rünmüş, sonraları Şiî ve haricî hareketleri gibi siyasî teşekkül hâline dö­nüşmüş bir mektebtir. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkiîn adlı eserinde bid‘at ve dalâlet ehli olarak tavsif ettiği Cehmiyye, Mu’tezile, Kaderiyye ve benzeri fırkaların yorum anlayışları hakkında şunları söylemiştir: “Onların Kur’an yorumları gerçekte birer zihinsel çöp, fikir artığı ve vesveseden ibarettir. Onlar, bu tür görüşlerle sayısız kağıt (varak) doldurdular; gönülleri şüpheye, âlemi fesada boğdular. Akıldan yana birazcık nasipdar olan herkes bilir ki, bir âlimin fesada düşme ve perişan olma sebebi, kişisel görüşü vahye, arzu ve isteği akla mukaddem kılmaktan kaynaklanır. Bu iki fâsit asıl (re’y ve hevâ) kalbe yerleştiğinde, o kalbin helâk olması kaçınılmazdır.”[20]

Mutezîle’nin Sünnet’e karşı konumu iki grupta ele alınabilir. Birinci ve ğulat diyebileceğimiz kesim ki bunlara göre mütevatir hadislerde bile yalan olabilir. Hüccet değildir. El-Bağdâdî, Nazzam’a isnad ettiği bir kavilde, “En-Nazzamiye’nin, ümmetin hata üzerine ittifak edebileceğini ve mütevatir haberlerin hüc­cet olmadığını iddia ettiklerini” söyler. Mutezîle’nin özellikle ğulat kesiminin mütevatir ha­ber hakkında görüşleri oldukça açıktır. Bu kesime göre âhâd haberlerin şer’î hükümlerinde bir hücciyeti yoktur. Daha ılımlı olan ikinci kesim ise, özellikle akide ile ilgili âhâd hadis­leri inkâr ederler. Bu inkârın, temeli aklı esas almaları ve onu şer’î nasslara takdim etmeleridir. El-Hayyat’ın da içinde bulunduğu bu kesim Mutezile içerisinde çoğunluğu teşkil etmektedir. Yine bunlara göre Ehl-i Sünnetçe hüsnü kabul görmüş bazı fıkhî hükümlere müteallik hadisler inkâr edilmektedir. Bu babtan olarak, el-Hayyat âhâd haberlere mebni birçok farz hükümleri red etmektedir. “Resûsüllah (s.a.v.)’dan âhâd ka­nalıyla nakledilen “Şefaatim ümmetimden ehl-i kebire içindir” hadisi yu­karıda zikrettiğimiz hüccet gereği merduttur.[21]

Mu’tezili alimleri sünnetin kabulü hususunda aşırılığa götüren şey şudur: Onlara göre, Sahabe arasında meydana gelen savaşlar sebebiyle, onlardan bir grup fasık olmuştur. Bu sebeple rivayet ettikleri hadisleri kabul etmezler. Mu’tezili fikirlerin öncüsü olan Vasıl b. Ata, her iki taraftan kimin fasık olduğu bilinmediği için ikisinden de hadis almayız, ancak rivayeti yapan her iki ravi de bir tarafa mensupsa onunla amel ederiz demektedir.[22]

“Benden bir hadis işittiğinizde onu Kur’ana arzedin uyuyorsa alın uymuyorsa atın”[23] gibi hadisler uyduran ve uydurulmasını fırsat bilen mu’tezile, hadislerin Kur’ana uyması gerektiğini veya o konuda Kur’anda ayet bulunup hadisin onu açıklayıcı olması gerektiğini ısrarla savunur. Bunu yaparken de maksatları Kuranı tefsir eden hadislere boyun eğmek değil, Kur’anda bulunmadığı iddiasıyla birçok hadisi saf dışı edebilmektir. Zira onlar Kur’anı tefsir eden nice hadislere sırt çevirmiş ve kabul etmemişlerdir. Bu davranış da onların siyasetinin bir parçasıdır. Çevrelerine topladıkları insanları ilimsizce, meal okuyoruz, dinimizi öğreniyoruz diyerek hadis inkarcılığına sevkeden bu taifenin dalaletine sebep; ikrar ettikleri şu kaidedir. “Akıl ile nakil teâruz ederse (çelişirse)akıl tercih edilir. Oysa Allah (cc) “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”[24]ayetiyle mü’min (iman eden) olmanın övgüye değer vasfını açıklamış ve onların Allah’a ve Resûlüne kayıtsız şartsız teslimiyetini övmüştür.

Ümmeti kasıp kavuran bu hadis inkarcılığı fitnesinin hızı hicrî üçüncü asırda Sünnet ve cemaat ehli alimlerce kesildi. Üçüncü asırdan itibaren Sünnet’in dindeki yerini reddeden Müslü­man’a rastlanmamıştır; tâ ki Avrupalıların 19. asırda İslâm ülkelerini istilâ etmeleri neticesi sömürge idaresi kurmalarına kadar, bu sapıklık görülmemiştir. Sömürgeciler Hz. Peygamber’e duydukları kin, peşin hü­kümle şartlanarak İslâm’a nefretle bakışları, Müslümanların birliklerini parçalama, İslâm medeniyetini çekememe, Müslümanlar arasında fitne ve ihtilaf çıkararak onları birbirleriyle uğraştırırken kendi hâkimiyetlerini kolayca devam ettirme, Müslümanların servetlerini yağ­malamaya devam etme gayeleriyle bu ihtilâfları körüklemişlerdir.

Zaten onların bu gayeye hizmet etmek için yetiştirdikleri oryantalist­ler, İslâmî incelemeler uzmanı olduklarını iddia ederek, İslâm aleyhinde birçok şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Sadece şunu hatırlamak, bu id­diamızı ispatlamak için kâfidir. Yüzlerce oryantalistin bir araya gelerek hazırladıkları “İslâm Ansiklopedisi”[25] İslâm’ın en temel kavramları olan Allah, vahiy, peygamber, Kur’ân inançları ve birçok İslâmî ahkâm ve müessese konusunda inkâr ve şüphe uyandırma gayesine yönelik maksadlı, yanlış, gayr-i ilmî iddiaları ile doludur. İşte sömürgeci idare, birçok oryantalist tarafından üretilen bu iddiaların kulaklarına üfleneceği, bazı gafil, cahil, gevşek, ecnebi taklitçisi, menfaat peşinde koşan Müslüman­ları bulma imkânı verdi. Müslüman toplumlarca hiç kabul görmemesine rağmen, bu kabil id­diaların iki asır boyunca, arada bir ısıtılıp tekrar piyasaya sürülmesi de bu fitnenin gayr-i müslimler tarafından kaynatıldığının bariz delilidir. Zira onlarca önemli olan, bu görüşün galip gelmesi değildir. Bu aykırı id­diaların Müslümanlar arasında yerleşemeyeceğini onlar da pek iyi bilir­ler. Ama hiç değilse bir fitne çıkarıp Müslümanları, hayatî meseleleriyle meşgul olmaktan, bir süre için bile olsa uzaklaştırmaları, onları birbirine düşürmeleri kendilerine yetmektedir. Her dönemde kulaklarına üflene­cek beş-on gafil bulmak hiç de zor bir iş değildir.

Fakat bu gafil Müslümanların, aynı iddialarını ilmî olarak ileri sü­ren oryantalistlerden temel farkları şudur: Onlar Kur’ân’ın Allah tara­fından gönderildiğine inanmazken, berikiler Kur’ân’a iman ettiklerini söylerler. Bu da kendilerinin durumunu; daha da zorlaştırmaktadır. Zira bu iddialar, İslâm toplumunun içinde çıkmış, bünyenin ihtiyacından ileri gelmiş meseleler olmayıp, Kur’ân’a ve İslâm’a inanmayan ecnebiler tara­fından üretilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân’a inanmadığını iddia ederek o sa­pıklıkları kabul ettirebilmek çok zordur, hatta imkânsızdır. Çünkü, eskiden bazı Müslümanlar hadislerin sübûtundan emin olmadıkları iddiasıyla hadisleri ihmal etmişlerdi. Ama bunlar, Allah’ın Kur’ân’da Resûlü’ne verdiği Kitab’ı açıklama yetkisine itiraz etmektedirler. Oryantaliste göre iş kolay. Hatta Kur’ân’da olması da onlar için çok şey ifade etmez. Onun içindir ki, hadiste ve Kur’ân’da bulunan hakikatleri reddetmek veya sap­tırmak veya sathî olarak değerlendirmek veyahut pek önemsememek on­lara göre normaldir. İşte görüyoruz ki, bu hususta onları taklid eden Müslümanlar da onlardan etkilenmiş, dinî hassasiyetleri azalmış bulun­maktadır. Öyleki çevremizde  kendilerini Tevhidi Müslüman veya Kur’an merkezli Müslüman olarak niteleyen kişilerin “ Kabir azabına inansam bana ne kazandırır? İnansam da olur inanmasam da. Varsa kabir azabı kabirde görürüz(!).Veya Hz.İsa kıyamete yakın zamanda niye gelecek ki hem o gökteyse ne yer ne içer ? Recm vahşettir. Recm bizim değil Yahudilerin sorunudur.” gibi söylemlerini çokça duymaktayız. Oryantalistlerin en meşhurlarından Louis Massignon’un, oryantalistlerin kongresinde dediği gibi: “Müslümanların her şeyini tahrif ettik  ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların manevi değerlerini, batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim Öğrenmeyi, suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu, tam olarak, hiçbir şeye inanmıyorlar …”[26]Ne hazindir ki Massignon’un söylediklerinin gerçekleştiğini çevremizdeki bazı Müslümanlarda aynen görmekteyiz. Rabbim bu arkadaşlarımızı da doğruya iletsin.

Ümmetin dışından fitne çıkarmak gayesiyle, hedef şaşırt­mak amacıyla yürütülen faaliyetler çeşitli tuzaklar taşıdıkları için -ku­zu postuna bürünerek aramızda dolaştığı için- teşhir edilmeye ihtiyaç duymaktadır. Ümmetin dışında geliştirilip fitne çıkarmak gayesiyle ortaya atılan tartışmalar, geçmişte Yahudi teolojisi, Helen-Hristiyan kültürü ve Moğol sömürgeciliği ile gündeme gelmiştir. Günümüzde ise Batı emperyalizminin kendisinin dışındaki halkları sömürmek maksadıyla kurumlaştırdığı Oryantalizm[27] suni tartışmaların ilk akla ge­len teşekkülleridir. Gerek geçmişte gerekse modern dönemde orta­ya çıkmış olan bu tür teşekküllerin öz karakteristikleri ve müslümanlar üzerinde yaptıkları etkilerin boyutları etrafında konuyu döndürüp dolaştırmak niyetinde değiliz. Arzu eden kardeşlerimiz  dipnottaki çalışmalara müracaat edilebilir.[28]

Bu yazımızın “hıtâmuhû misk” kabilinden, meşhur hadîs âlimi Ebu’l-Ferec Abdurrahman İbnü’l-Cevzî’nin -duygularımıza tercüman olan- şu içten duâ cümlesiyle müzeyyen olmasını istiyoruz: “Allah’ım, Sen’den haber veren dile, Sen’i gösteren ilimlere nazar eden göze, Sana hizmet yolunda yürüyen ayağa ve Resûlü’nün hadîsini yazan ele acı çektirme (azap etme)! İzzetin hürmetine lütfunla beni Cehennem ateşine koyma! Erbâbı bilmektedir ki, ben Sen’in dinini hep müdafaa gayretinde oldum.” [29]

Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdu lillâhi rabbilâlemîn.

[1] İslam âlimleri arasında sünnetin bağlayıcılığı açısından yapılan tartışmalar, görüş ayrılıkları, bu konuya tahsis edilen eserler ve bu eserlerdeki taksimat hakkında geniş bilgi için bk. Talat Sakallı, “Sünnet’in Bağlayıcılık Açısından Taksimi”, S. D. Ü. İlahiyat Fak. Der., s. 39-102; Hayreddin Karaman, “Bağlayıcılık Bakımından Rasûlullah’ın Davranışları”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, İlmî Neşriyat, İstanbul, 1989, s. 127-150; Bünyamin Erul, “Sahabenin Sünnet’e Bağlayıcılık Açısından Bakışları”, İslâmî Araştırmalar Der., C: X/1, s. 59-68.

[2] http://www.ahmettekin.net/kurani-dogru-anlamanin-altyapisi-ve-usulu,33.html

[3] Ebû Dâvud – Müsned-i Ahmed’den naklen Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, c.2, s.206, Uysal Kitabevi, Konya

[4] Abdulğani Abdulhalik, Hucciyetu’s-Sünne, s.284, Da’rul Alemiye li’l-Kütübi’l-İslâmî, 1995.

[5] Hakim, el-Müstedrek, 1/258

[6] Cüneyd Eren, tefsirde Anti sünnet hareketler, Yeni Ümit Dergisi, sayı 48, nisan-haziran, 2000

[7] Bkz. Mustafa el-Azamî, Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhmali Meselesi, Ter­cüme: Abdullah Aydınlı, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 281.

[8] Hacc/ 29

[9] Ebû Dâvûd, Zekât, 9; Cihâd, 63.

[10] Haşr/ 7.

[11] Bkz. Abdurrezzâk, Musannef, XI/255; Hâkim, Mustedrek, 1/109-10; ibn Abdilber, Cami’, 11/191; et-Temhîd li mâ fi’l-Muvattai mine’l-Meâni ve’l-Esânid, Fas-1990, 1/151; Beyhakî, Delâil, I/25-6; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1/173; Suyûtî, Sünnet, 24-5, 55.

Hayanın hayır olması hadisiyle ilgili olarak da İmrân(ra)’ın başından benzer bir olay geçmiştir. Bkz. Buhârî, Edeb, 77; Ahmed b. Hanbel, Musned, İV/445. Bu rivayetler Hz. İmrân’ın benzer olaylarla karşılaştığını veya bazı hadislerin red dedilmesi üzerine insanları ikaz ettiğini göstermektedir,Hz. İmrân’ın Mutezile’nin merkezi Basra’da bulunması nedeniyle benzer olayları yaşamış olması muhtemel gözükmektedir

[12] Beyhaki, Delailü’n Nübüvve, 1:25; Abdurrezzak, el-Musannef, 11:255; Bağdadi, el-Kifaye. S.12

[13] Haricilik hakkında bilgi için bak : Prof. Muhammed Ebu Zehra, İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî,: c1, s.71-77, Hisar Yayınevi.Ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi , “Hariciler” maddesi ,c.16, s.169-178, İstanbul-1997.

[14] Yusuf, 40

[15] Abdulkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, Mektebetü’l-Müsenna, Bağdad, 1/164.

[16] Ethem Ruhi Fığlalı, “Şiîliğin Doğuşu ve Gelişmesi” adlı bildirge, s. 28,Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiîlik Sempozyumu,  İSAV, İst. 1994

[17] Geniş bilgi için bak: Prof. Dr. M. Cemal SOFUOĞLU, “Şia’nın Hadisler Hakkındaki Bazı Görüşleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:24.

[18] Mu’tezile hak.bilgi için bak:TDV İslam Ansiklopedisi,”Mu’tezile” maddesi ,c.31, s.391-401, İstanbul-2006.

[19] Esasen günümüz İslâm dünyasında modernist hareketlerin görüldüğü ülkelerde İslâm’ın rasyonel karakterine vurgu yapan düşünce ve görüşler neo- Mu’tezilizm olarak değerlendirilmektedir. Detlev HALİD, “Neo-Mutezilizm’in Bazı Tezahürleri “ adıyla tercüme edilen makalesinde şöyle diyor: “ Arapça konuşulan dünyada, modern çağda Mu’tezile geleneğini ilk defa başlatan kişi Muhammed Abduh(1849- 1905) olmuştur. Abduh, İslam düşüncesini Mu’tezile’nin yeni bir savı şeklinde yeniden formüle etmeye çalıştı… Seyyit

Ahmet Han’ın önderliğindeki Müslüman Hintli modernistler, birbirlerini neo-Mu’tezile olarak isimlendirmeye oldukça istekli idiler. İslam’ın aydınlanmacı grubunun özlemlerini ve amaçlarını yeniden diriltme isteği içindeydiler.Mu’tezilî görüşlere bu türden istekli bağlılık, Mu’tezilî fikirlerin Hindistan’da Mısır’dan daha erken bir dönemde açıkça kabul edilmesini sağladı. Bu bağlamda Cemalettin Afganî’nin büyük rolü dikkate değer bir öneme sahiptir. Afganî, Ortadoğu’daki vaizlik kariyerine başlamadan önce Hindistan’da çalıştı. Bu nedenle, Hindistan’daki neo-Mu’tezilizm’in Mısır’da yansımalarının olmadığını tasavvur etmek zordur.  Geniş bilgi için bak: Detlev HALİD,Neo-Mutezilizm’in Bazı Tezahürleri, (Çev.: Mahmut AY), AÜİFD,  Cilt XL/V Sayı 1,s. 423-451,2003

[20] İbn Kayyim el-Cevziyye, İ‘lâmü’l-Muvakki‘în ‘an Rabbi’l-Âlemîn, Beyrut 1973, I. 68.

[21] Khadim Hüseyin Bahs, el-Kur’âniyyun ve Şübühatuhum havle’s-Sünne,s.91, Mektebetü’s-Sıddika, Taif, 1403-1. Baskı.

[22] İbn Kuteybe, Te’vil, s. 72

[23] Yahya bin Mâin bu sözün  uydurma bir rivayet olduğunu ve zındıklar tarafından uydurulduğu­nu söylemişlerdir. ( Hattabi, Mealimu’s-Sünen Şerhi Ebû Dâvud, 4604). Aslında hayret edilecek durum şudur; Bu kadar titizlik­le toplanıp yazılan sahih hadis kitaplarındaki sağlam hadisleri kabullenmek­te zorlanan bu insanlar, kaynağı dahi bilinmeyen bu “söze” hadis diye sımsıkı sarılmış­lar, bir çok hadisi Kur’an’la çelişir gibi gösterip reddetmişlerdir.

[24] Nur,51

[25] Burada zikretiğimiz “İslâm Ansiklopedisi” oryantalistlerce 1913 ile 1936 tarihleri arasında hazırlanan (Hollanda-Leiden’de neşredildi) ansiklopedidir. Üsteki dipnotlarda kaynak olarak verdiğimiz Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi ile alakası yoktur. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi genel manada güzel hazırlanmış, yoğun bir emeğin ürünüdür.

[26] Emperyalizm’in Keşif Kolu: Oryantalizm. http://www.sadabat.net/?title=makaleler&menuid=3&mk=27

[27]Oryantalizm hakkında geniş bilgi için bak; Edward Said, Oryantalizm, (çev: Selahaddin Ayaz),  Pınar Yay., Ist-1991. Ayrıca  Muhammed El-Behiy, İslami Düşüncede Oryantalist Etki, (Çev: İbrahim Sarmış), Ekin Yay., İst-1996

[28] Bu hususta Misak dergimizde neşrettiğimiz Emperyalizm’in Keşif Kolu: Oryantalizm adlı seri yazı dizisini okumanızı tavsiye ediyoruz. İnternetten bakmak isteyenler için link: http://www.sadabat.net/?title=makaleler&menuid=3&mk=27

[29] Bu duayı Prof.Dr. Zekeriya Güler’in 25 Ekim 2008 tarihinde Yeni Ümit Dergisi tarafından düzenlenen “Sünnetin Tesbiti ve Dindeki Yeri” konulu panelde yaptığı “Sünnet’in Anlaşılmasında Ulemânın Yeri” adlı konuşmadan iktibas ettik. Konuşmanın tamamı için bak: http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=1286

İlgili Terimler : , ,
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Rabbânî Âlim Abdulfettah Ebû Gudde (Rh.a) Hz. Muhammed Efendimizin: “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere sebat
Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar İnsan dünyaya gelişinden itibaren imtihan süreci işlemektedir. İnsanın dünya

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Ilımlı İslam(!)’ın Şövalyesi: Fethullah Gülen Ubeydullah TOPRAK ‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni
Hangi Selefilik? Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm Son yıllarda yaygınlık kazanan ve

Son Yapılan Yorumlar

  • Videolar

    'Mü'minûn Sûresinden Âhiret Sahneleri' Sohbeti

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (1)

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (2)

    Âl-i İmrân Sûresi 190-195. âyetin tefsiri

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS Bilinmeyen besleme

  • Arşiv

  • Etiketler

  • Tavsiye Siteler

    Islah Haber

    İmam Buhari Vakfı

    http://imambuharivakfi.org/

    İyiliğe Çağrı Yardım Derneği

    https://iyiligecagri.org.tr/

     

     

  • Ziyaretçiler

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Sosyal Medya’da Paylaşın