İBN TEYMİYYE’NİN HAYATI VE TASAVVUFA DÂİR GÖRÜŞLERİ

28.11.2017 tarihinde Yazılarım kategorisine eklenmiş, 1.265 Kişi Okumuş ve 1 Yorum Yapılmış.

MUKADDİME

“Düşmanlarım bana ne yapabilir ki, Hâlbuki benim cennetim göğsümdedir. Şayet çıkıp gidersem o benimle beraberdir ve benden ayrılmaz. Benim hapsim bir halvet, katlim bir şehâdet, memleketimden ihraç edilmem ise bir seyahattir! Asıl mahpus, kalbi Rabbinden ayrı ve uzak adamdır. Esir ise hevâsının kendisini esâret altına aldığı kimsedir”[1]

Bu özlü cümleleri söyleyen Şeyhulislâm İbn Teymiyye[2], çağlar boyunca hâfızalarda çok kuvvetli bir ses meydana getiren, pek çok kimseyi rahatsız eden, hakkında pek çok şey söylenen, herkesin kendine göre yorumlamaya çalıştığı ve zamanımız da dâhil olmak üzere, her dönem üzerinde tartışmaların sürdüğü bir âlimimizdir.

Kimileri onu düşmanlarına karşı bir kalkan görerek işine gelen düşüncelerini almış ve kendilerinin anlayışına göre lanse etmeye çalışmış; kimileri küfür sıfatıyla yaftalayarak sakıncalı ilan etmiş, kimileri de onu şaşmaz ve yanılmaz gösterip âdetâ peygamber seviyesine çıkarmıştır. İbn Teymiyye gibi bol miktarda hasmı ve seveni bulunan şahsiyetler söz konusu olduğunda çoğunlukla mesele entelektüel merakın sınırlarını aşmaktadır. O, kimilerine göre bir “Şeyhulislâm”, ümmetin medarı iftiharı, dini tortularından arındıran büyük bir fikir ve dava adamı; kimilerine göre ise haktan nasibi olmayan, bağnaz, nursuz, zâhiri bir haşevî’den başka bir özelliği olmayan bir ilim adamı müsveddesidir.

Fakat bu grupların hiç biri, İbn Teymiyye’nin gerçek şahsiyetine göre, objektiflikle değil, subjektif olarak değerlendirmişlerdir. Böylece İbn Teymiyye’yi sevenler de sevmeyenler de, onu gerçek anlamıyla tanımadan, sevgi ya da nefret duymuşlardır. Çünkü insanlar zahmete katlanıp da onun düşünce ve inançlarını bizzat kendi eserlerinden takip edeceklerine, hakkında yazılanlara / anlatılanlara itibar etmeyi daha çok tercih etmişlerdir.

İbn Teymiyye hakkında koparılan bu fırtınalar asırlar boyu süregelmiş ve günümüz Türkiye’si de bundan yeterince nasibini almıştır. Zîrâ İbn Teymiyye yakın zamanlara kadar isminin anılması dâhi sakıncalı ilan edilmişti. Nitekim Türkiye’de bulunan birçok dindâr çevre, umumiyetle tarîkat erbâbının ve eski medrese anlayışının tesiriyle, İbn Teymiyye’ye karşı cephe almışlar, onun hakkında dikkatli ve pek ihtiyatlı davranmışlardır.  Bu muhafazakâr düşüncenin sözcülerinden M.Şevket Eygi, şu cümleleri pek çok yazısında ve kitabında tekrarlamıştır: “İbn Teymiyye, geniş ve engin ilmi olan, lakin o ilim kadar aklı olmayan ve bu yüzden dinde aşırılıklara sapmış, itikadî bakımdan çok yanlış fetvâlar vermiş, itidalden, orta yoldan, insaftan uzak bir kimsedir. Mücessime ve müşebbihe olmakla suçlanmıştır, aleyhinde hayli kitap ve risale yazılmıştır, Vehhâbiler onu imam kabul eder. İbn Teymiye’yi, nice büyük Ehl-i Sünnet imamı, ulemâsı, fukahâsı, meşayihi tenkit etmişler, aleyhinde reddiyeler yazmışlardır.”[3]

    Mesâilerini İslâm’a hizmet eden Seyyid Kutub, Mevdûdî, Hasan El-Bennâ gibi çağdaş âlimlere çamur atmakla geçiren Türkiye Gazetesi gurubu da pek çok kitap ve neşriyatlarında şöyle demektedirler: “İbni Teymiye, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır. Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler… İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema’a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalâlet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor.”[4]

Yakın zamana gelirsek İhsan Şenocak,  ‘İbn Teymiyye’nin İtikadî Görüşleri’ adlı makalesinde:  “İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eş’âriler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştiriler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvâlarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır. Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teâlâ’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen âlimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır. ”[5] demektedir. Hatta bu şekilde hızını alamayan İhsan Şenocak bir TV proğramında: “El-Kâide İbn Teymiyye’ye dayanır. IŞİD İbn Teymiyye’ye dayanır. Şabab İbn Teymiyye’ye dayanır. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin önünü açtığınız zaman yarın câmi kapılarında Müslümanları tekfir eden insanları bekleyeceksiniz…”[6] şeklinde âdetâ tribünlere oynayarak mevcut sistemin İbn Teymiyye düşüncesine karşı bir nevi savaş açmasını istemektedir.

‘Cübbeli Ahmet’ diye tanınan Ahmet Mahmut Ünlü’de değişik vaazlarında ‘İbn Teymiyye’yi mücessime olmakla, Hz.Ebubekir, Hz.Ömer, bilhassa Hz. Ali’ye düşman olmakla ve bilhassa tasavvuf’a, Allah dostlarına düşman olmakla’ suçlamaktadır. [7]

Hadi Şiîleri bir nebze anlıyoruz. İbn Teymiyye –tâbiri câizse- ipliklerini pazara çıkarmıştır Şiîlerin, yazdığı ‘Minhâcus-Sünnetin-Nebeviyye fî nakdi kelâmiş-Şîati vel-Kaderiyye’ kitabı ile. İbn Teymiyye’nin bu çok değerli eseri Ehl-i Sünnet akîdesinin savunulduğu eserler arasında çok önemli bir yere sahiptir. Dahası aklî ve naklî delillendirme ve tafsilatlı olması bakımından İmamiye Şiîlerine karşı reddiye olaraktan bu kitabın bir benzeri yazılmamıştır.  Şiîler çok uzun yıllar boyunca İbn Teymiyye’nin yazdığı bu kitaba cevap verememişlerdir.

Peki kendini sünnî addeden kişilere ne oluyor? İbn Teymiyye’nin hangi fikirlerinden rahatsızlar?  İktibâs ettiğimiz bu tenkitler (bir kısmı karalamalar) doğru mudur? Niye İbn Teymiyye böyle kıyasıya eleştiriliyor? Tarih boyunca hep eleştirilmiş mi? Hiç öven, takdir eden âlim yok mu?

Baştan ifade edelim ki, İbn Teymiyye,  İslâmî ilimler alanında ansiklopedik bir âlim olmanın yanında birçok ilim dalını araştıran, bu araştırmanın sonucunda söz konusu ilimlerde kendince tespit ettiği yanlışları ve hatalı anlayışları eleştiren yönüyle tanınmaktadır. O, bu duruşu gereği hangi şartlar altında bulunursa bulunsun söylemesi gerektiğine inandığı sözün siyasi sonucunu hesaplamadan sadece Tevhid inancını ve saf dini koruma hassâsiyetiyle hareket etmiştir. Onun bu ilmî cesareti ve dinî hassasiyeti bazen takdirle karşılanmış, bazen de siyasî hesaplar yüzünden veya daha başka nedenlerle devrinin akım ve ilim çevrelerinin olumsuz tavırlarına muhatap olmuş, dışlanmasına ve etiketlenmesine neden olmuştur.

İşte eleştiriye tahammülün olmadığı, İslâmî ilimler alanında felsefî tasavvufun mutlak hâkimiyetinin zirvede olduğu ve felsefî de olsa tasavvufu eleştirmenin dinin derûnî yönünü eleştirmek olarak algılandığı bir dönem ve ortamda İbn Teymiyye özgün duruşu gereği felsefî tasavvufu hedef almış, dış kaynaklı ve gayri İslâmî olarak nitelediği fikir ve nazariyeleri eleştirme cesareti göstermiştir. Yine o, amelî-ahlâkî tasavvufta bulunan hatalı anlayış ve yanlış uygulamaları reddederek bu konuda kendisine yapılan haksızlıklara göğüs germiştir. Böyle bir ortamda onun tasavvufa yönelttiği bu eleştiriler gereği gibi analiz edilmemiş çoğu zaman peşin fikirlerle göz ardı edilmiştir. İbn Teymiyye gibi önemli bir düşünürün sırf tasavvufu eleştirmenin manevî hayatı eleştirmek olduğu duygusundan hareketle devre dışı bırakılmış olması ve çoğu zaman özgün sayılan tahlillerinin dikkate alınmamış olması bizce üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Zira bize göre şu sorular çok önemlidir: Eleştirmek inkâr etmek mi yoksa katkı sunup iç denetim yapmak mıdır? Herhangi bir fikir hatalıysa ilim ahlâkı gereği ona karşı olmak mı yoksa bazı hesaplar yaparak susmak mı doğrudur? Tasavvufta bulunan hatalı yaklaşımları eleştirdi diye bir kişiyi bütünüyle tasavvuf karşıtı bir konuma yerleştirmek âdilâne bir tavır mıdır? Yapılan tenkidlerin içeriğine bakılmadan sırf tasavvufa karşı yapılmış diye onları yok saymak doğru mudur? [8]

     İşte bu yazı dizisinde bu ve benzeri suâllere cevap arayacağız. Önce İbn Teymiyye’nin hayat hikâyesini özetle de olsa nakledeceğiz. Ardından İbn Teymiyye hakkında âlimlerin görüşlerini verip, İbn Teymiyye’nin kişiliği ve temel görüşleri hakkında kanaatlerimizi ifâde edeceğiz. Ve başlıktan da anlaşılacağı üzere İbn Teymiyye’nin tasavvufa dâir görüşleri yazı dizimizin ana omurgasını oluşturacak.

Yazı dizisini hazırlarken Muhammed Ebû Zehra[9]’nın[10] ve Ebu’l Hasen En-Nedvî[11]’nin[12] kitaplarından âzâmi istifâde ettik. Allah Teâlâ bu her iki âlimimize de rahmetiyle muâmele buyursun.

Biz bu araştırmamızda, bazı Müslüman çevrelerce sapıklıkla ithâm edilen veya en azından fikirleri tehlikeli görülen Şeyhulislâm İbn Teymiyye’nin, hiç olmazsa belirli yönleriyle ele alıp, bu sis perdesini bir ölçüde dağıtmayı ve İbn Teymiyye’yi hakiki mânâda tanıtmayı gâye edindik. Çalışma bizden, Tevfik Allah’tandır.

A) İBN TEYMİYYE’NİN HAYATI

      10 Rebîulevvel 661’de (22 Ocak 1263) Harran’da doğdu. Asıl adı Ahmed bin Abdulhalîm El- Harrânî’dir. ‘Şeyhulislâm’[13] ve ‘Takiyuddîn’[14] lakapları yanında Ebu’l-Abbâs künyesiyle bilinse de en bilinen ve meşhur olan kullanılan künyesi ‘İbn Teymiyye’ olarak anılır ve bilinir.[15]

Mensubu bulunduğu Teymiyye ailesinin[16] ve bilhassa dedesi Mecduddin İbn Teymiyye’nin bölgede Han­belî mezhebinin gelişimine önemli kat­kıları olmuştur. Babası Abdülhalîm aile geleneğini Harran’da devam ettiren bir Hanbelî âlimiydi. 656 (1258) yılında Moğollar’ın Bağdat’ı istilâ etmeleri ve akın­larının bölgeye kadar uzanması üzerine 667’de (1269) Dımaşk[17]‘a göç etti. Sükke­riyye Dârülhadîsi’nde müderrislik yaptı. O dönemde Suriye ve Filistin, özellikle de Dımaşk, klasik gelişimini tamamlayıp ol­gunluk devresine giren Hanbelî mezhe­binin merkezi durumundaydı. İlk eğitimi­ne Dımaşk’ta babasının müderrislik yap­tığı Sükkeriyye Dârülhadisi’nde başlayan İbn Teymiyye, başta bu medresenin ho­caları olmak üzere bölgenin önde gelen âlimlerinden ders aldı. Tabakât müellifle­ri, onun 200’den fazla hocadan ders gör­düğünü kaydederse de bunların içinde düzenli biçimde öğrencilik yaptıklarının yanı sıra hadis dinlediği, icâzet aldığı, il­mî müzakerede bulunduğu veya küçük yaşta ilim meclisine katıldığı âlimler de vardır. Hocaları arasında Mecduddin İbn Asâkir, İbn Ebü’l-Yüsr et-Tenûhî, Kasım el-İrbilî, Ebü’l-Ferec İbn Kudâme el-Makdisî, Şemseddin İbn Atâ, Zeynüddin İbnü’l-Müneccâ, İbn Abdüddâim, Zeyneb bint Mekkî gibi âlimler sayılabilir.[18]

Küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyen İbn Teymiyye, babasının medresesinde dil, fıkıh ve hadis dersleri almış; kısa za­manda zekâsı, kabiliyeti ve güçlü hafızasıyla arkadaşları arasından temâyüz ederek şöhret bulmuş ve henüz 19 yaşında iken fetvâ ver­meye ve kitap telif etmeye başlamıştır. Çağdaşı tarihçi İbn Abdilhadî (ö.744h.) onunla ilgili şöyle bir olay aktarmaktadır: “Bazı büyük âlimlerin sırf İbn Teymiyye’yi görmek için Dımaşk’a geldikleri olurdu. Bu âlimlerden biri şöyle demiştir: Ahmed b. Teymiyye denilen bir çocuktan ve çok güçlü bir hafızasının bulundu­ğundan söz edildiğini duydum. Onu görürüm umuduyla buralara gel­dim. Gördüğüm, bir terzi: ‘Burası onun okul yolu. Henüz buradan geçmedi. Gelinceye kadar buyur burada otur.’ dedi. Biraz oturdum, bu esnada çocuklar geçiyordu. Terzi, Halepli şeyhe: ‘Yanında büyük bir levha olan çocuk Ahmed b. Teymiyye’dir’ dedi. Şeyh çocuğu çağırdı. Çocuk gelince şeyh levhayı elinden aldı ve şöyle bir baktıktan sonra: -Çocuğum! Şunu sil de sana yazman için bir şeyler söyleyeyim, dedi. Çocuk levhayı sildi. Şeyh, yazması için 17 veya 13 tane hadis metni söyledi ve bunları yaz dedi. Çocuk yazdıktan sonra şeyh, üze­rinde düşünme fırsatı vermeden levhayı çekti. Çocuk, dinle diyerek şeyh’in söylediği hadis metinlerini eksiksizce okudu… Şeyh, bunun üzerine ayağa kalkarak şöyle dedi: “Eğer bu çocuk yaşarsa, mutlaka büyük bir mevkiye ulaşır. Çünkü bunun benzeri görülmemiştir.”[19]

İbn Teymiyye, babasının vefatından bir yıl sonra 2 Muharrem 683 (21 Mart 1284) tarihinde ondan boşalan Sükkeriyye Dâ­rülhadîsi’nde hocalığa, aynı yılın 10 Saferinde de (28 Nisan 1284) Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başladı. 691’de (1292) hacca gitti. 693’te (1294) Assâf en-Nasrânî adlı bir hıristiyanın Hz. Peygamber’e küfretmesinin büyük tepki toplaması üzerine İbn Teymiyye ve dârül-hadîs hocası Zeynüddin el-Fâriki, saltanat nâibi Emîr İzzeddin Aybeg’e giderek adı geçen hıristiyanın cezalandırılması gerek­tiğini söylediler. Ancak yargılama süre­cinde bazı taşkınlıklar meydana gelin­ce Emîr İzzeddin her iki âlimi bundan sorumlu tutarak onlara sopa attırdı ve gözaltına alınmalarını emretti. Olaylar daha fazla büyümeden Assâf müslüman oldu ve affedildi, Emîr İzzeddin de iki âlimi serbest bıraktı. Bu olaydan sonra İbn Tey­miyye, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e küfreden kişinin cezalandırılmasıyla ilgili olarak ‘es-Sârimü’l-meslûl alâ şâtimi’r-Rasûl’ adlı kitabını yazdı.

Bu olay bize, İbn Teymiyye’nin sadece ilimle, dersle meşgul olan ve gündelik hayatta dine yönelen saldırılara karşı ilgisiz davranan biri olmadığını bilakis umûmî din işlerini de gözettiğini, hücumlara karşı onu koruduğunu ve bu uğurda Allah’tan başka kimseden çekinmediğini gösterdiği gibi aynı zamanda ilim ve amelin veya ilmin gerektirdiği mücâdeleyi birlikte yürüttüğünü de göstermektedir. Nitekim Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e küfür edene ve onu koruyana karşı çıkıyor, gidip onları şikâyet ediyor ve bu yolda başına gelen eziyetlere ve belalara sabrederek katlanıyordu. Bu şekilde fiilî mücadelesini verirken; diğer yandan ilmî olarak da mücadelesini gösteren bir risâle yazarak adeta teori ve pratiği birlikte götürüyordu.[20]

Zeynüddin İbnü’l-Müneccâ’nın yerine 17 Şaban 695’te (20 Haziran 1296) Dımaşk’taki Hanbeliyye Medresesi’nde ders vermeye başladı. İbn Teymiyye, bu görevinde kısa bir süre içerisinde başarı ba­samaklarını tırmanarak insanları etrafında toplamıştır. Ancak medrese hayatında alışılagelen metodun dışına çıkarak muhaliflerine çok sert eleştiriler yöneltmeye başlamıştır. Felsefecilere, bazı konularda fıkıhçılara (hatta mensubu bulunduğu Hanbelî mezhebine), siyasî fırkalara, kelâmî ekollere zaman zaman muhalefet ederek onları sert bir üslupla eleştirmiş ve bu eleştirilerinde Kur’an, Sünnet ve Selef’in sözlerine atıf­ta bulunmuştur. İbn Teymiyye geçmiş âlimlerin düşüncelerine körü körüne bağlanmayı şiddetle reddederek insanları ‘selef yolu’ olarak tâ­bir ettiği ilk döneme ve o dönemin bilgi kaynaklarına başvurmaya da­vet etmiştir. Onun bu tutumu birçok kişi tarafından yadırganmış ancak taassuptan uzak bazı âlimler tarafından da takdir görmüştür. Devrinin hücceti olarak kabul edilen muhaddis İbn Dakîk el-Îyd (ö.702 h.) onu şu cümlelerle taltif etmiştir: “Bütün ilimleri iki gözünün önüne toplamış bir adam gördüm. Onlardan istediğini alıyor, kullanıyor; istediğini de bırakıyordu.”[21]

Geniş halk kitleleri ve yöneticiler nezdinde etkin bir nüfuza sahip olan İbn Tey­miyye’nin 1300’lü yılların başlarından itibaren çeşitli dinî ve siyasî tartışmalar içine girdiği görülmektedir. el-Melikü’l-Mansûr Lâçin’in hâkimiyeti döneminde (1297-1299) halkı Ermenistan Krallığı’na karşı cihâda teşvik için görevlendirildi. 698’de (1299) Hamalılar’ın akâidle ilgili çeşitli sorularına cevap vermek için el-‘Akîdetü’l-Hameviyye’yi yazdı ve başta Eş’arîlik olmak üzere klasik kelâm mez­heplerine ve kelâm anlayışına sert eleşti­rilerde bulunarak özellikle sıfatlar ve müteşâbihat hakkındaki Selef anlayışını sa­vundu. Bu kitaptaki bazı görüşlerinden ve bilhassa sıfatlar konusundaki yaklaşı­mından dolayı kendisini teşbihle suçla­yan bir grup kelâmcı ve fıkıhçı, onu Ha­nefî kadısı Celâleddin Ahmed er-Râzînin huzurunda bir toplantıya davet ettiyse de İbn Teymiyye gitmedi. Bunun üzerine ki­tap aleyhinde çeşitli dedikodular yayıl­maya başladı. Ancak Emîr Seyfeddin Çagân’ın İbn Teymiyye’yi desteklemesi ve onun aleyhinde görüş belirten kişileri tu­tuklatması üzerine olay kapanmaya yüz tuttu. Daha sonra Şafiî kadısı İmâmuddîn Ömer el-Kazvînî’nin huzurunda ger­çekleştirilen bir toplantıya iştirak eden İbn Teymiyye, kendisine karşı yapılan bü­tün itirazları cevaplandırarak oradakileri ikna etti. Bu toplantıda söz konusu kitap­ta aşırı görüşler bulunmadığı sonucuna varıldığından İbn Teymiyye aleyhinde ge­lişen olaylar sakinleşti.

699’daki (1300) Moğol saldırısında hal­kın ve pek çok âlimin Dımaşk’ı terketmesine rağmen İbn Teymiyye şehirden ayrıl­madı ve bir grup âlimle birlikte Moğol Hü­kümdarı Gâzân Han’ın karargâhına gide­rek insaf, vicdan ve adâletle ilgili âyetleri ve Allah Rasûlü’nün buyruk ve emirlerini okur ve ona şöyle der: “Müslüman olduğunu iddia ediyorsun ve öğrendim ki, yanında kadı, imam ve müezzinler de bulunmaktadır. Ama buna rağmen biz müslümanlara saldırıyorsun. Hâlbuki  senin baban ve deden kâfir olmalarına rağmen böyle hareketlerden sakındılar; yaptıkları anlaşmalara, verdikleri sözlere sadık kaldılar. Sen verdiğin sözü bozdun, dediklerinin hiçbirini tutmadın, Allah’ın kullarına zulmettin”[22] diye sert bir şekilde hitap ederek, Gâzân Han’ı duralatmış ve büyük bir katliâmın önüne geçmiştir.

İbn Teymiyye, 1300 yılı (hicrî 699) şev­val (haziran) ayında Memlûk ordularıyla beraber Franklar ve Moğollar’a yardım etmekle itham edilen, dinin temel esas­larına aykırı davranışlarıyla tanınan Kisrüvân Şiîleri’ne karşı düzenlenen sefere katıldı. 700 (1301) yılında Gâzân Han’ın fermanına rağmen Moğol askerlerinin zaman za­man saldırılarda bulundukları ve yakın zamanda Şam’a girecekleri haberlerinin yayılması üzerine İbn Teymiyye, Gâzân Han’la ikinci kez görüşmek üzere yola çıkmış, fakat bu defa görüşme isteği vezir tara­fından geri çevrilmiştir. İbn Teymiyye bunun üzerine Şam’ı müdafaa için askeri hazırlığa yönelmiştir. Şimdiye kadar eğitim işiyle uğraşmış olan İbn Teymiyye, koşullar gereği kendisini askeri müdafaa hattında bulmuştur. O, artık eğitim veren bir müderris olmanın yanı sıra kılıcıyla cephede duran, halkı dayanışmaya davet eden bir komutandır. İbn Teymiyye böylece ilmî faaliyetlerle cihâdı bir arada toplayan ender âlimlerden biri olmuştur. Gösterdiği çabalar sonucu panik içerisinde olan halk, onun etrafında toplanarak bir ordu oluşturmuştur, onun hitâbetteki üstünlüğü halk üzerinde derin bir etki bırakmış, kaç­mayı düşünen halk, onun vaazlarından cesaret alarak, Şam’ı korumak için kenetlenmiştir.[23]

Aynı yılın cemâziyelevvelinde (Ocak 1301) Memluk Sultanı Muhammed b. Kalavun’dan Moğollar’la savaşmasını istemek amacıyla Kâhire’ye gitti. Moğollar 702/1302 yılında tekrar saldırıya geçerek Şam’ı yeniden kuşatmış­lardır. Bu ara dönemde tedrisâta yönelmiş olan İbn Teymiyye, yeni­den meydana çıkarak halkı teskin ve teşvik etmeğe başlamıştır. Onun, bu sırada olağanüstü bir çaba sarf ettiğini görmekteyiz. Kendisi bizzat orduya katılarak, zaferin mutlaka kendilerine ait olacağını yemin ede­rek söylemiş ve atına binerek ilk safta yerini almıştır. Şam ordusu, Şam yakınlarında bulunan Mercu’s-Sufer mevkiinde mevzilenerek, Moğolları burada karşılamıştır. Şakhab savaşı olarak bilinen bu savaş, hicri 702 (1302) yılının Ramazan ayında başlamıştır. İnsanlar Moğolların ne kâfir ne de isyankâr olduklarını dolayısıyla onlarla savaşmanın fıkhî açıdan durumunun nasıl olacağını sordular. Ulemâ bu soru karşısında tereddüde düşünce İbn Teymiyye, bunların durumlarının Hâricîlere benzediğini ve dolayısıyla bunlarla savaşmanın câiz olduğunu söyler. O, bu konuda kendinden ve bilgisinden o kadar emindi ki “Eğer siz, beni Kur’an-ı Kerim’i başım üzerine koymuş olarak Moğol ordusu saflarında görürseniz hemen beni de öldürün” diyordu. İbn Teymiyye, bu savaşta üstün kahramanlıklar göstermiş; bir yandan bizzat muhâre­beye iştirak etmiş, bir yandan da sultanı ve orduyu cesaretlendirici ko­nuşmalar yapmıştır. Savaş Ramazan ayına rast geldiği için askerler oruç tutuyordu. İbn Teymiyye, düşmana karşı güçlü olmak için iftar etmenin daha faydalı olacağını söylemiş, bu fetvâsının etkisini arttır­mak için bizzat iftar ederek orduya örnek olmuştur. Üç gün boyunca şiddetli çarpışmalara sahne olan Şakhab savaşı, 4. gün öğleden sonra Suriye ve Mısır ordularının galibiyetiyle sonuçlanmış, Moğollar boz­guna uğrayarak dağlara kaçmışlardır. Bu savaşla birlikte Şam bölgesi Moğol tehlikesinden tamamen uzaklaşmıştır.[24]

 İbn Teymiyye, 704 (1304) yılında, halk arasında der­beder bir kıyafetle dolaşıp birtakım aşı­rı görüşlerin propagandasını yapan ve uyuşturucu kullandığı ileri sürülen mu­tasavvıf İbrahim el-Kettân ile ahlâkî za­aflarla itham edilen Muhammed el-Habbâz’a karşı mücadele verdi. Bu arada, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin felsefî görüş­lerini benimseyen İttihâdiyye fırkasına karşı tavır alarak Baybars el-Çaşengîr’in şeyhi Nasreddin el-Menbicî’ye bir mektup gönderdi ve İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd felsefesini tenkit etti. Aynı yılın sonuna doğru Kisrüvân Şiîleri üzerine dü­zenlenen ikinci bir sefere katıldı. Sefer dönüşünde şeyhlerinin bir Moğol sem­patizanı olduğu ileri sürülen Rufâîler ile çeşitli tartışmalara girişti. Bölgede bazı insanların nehir kıyısındaki bir kayayı zi­yaret edip adakta bulunduğunu öğrenin­ce bir grup öğrencisiyle birlikte gidip o ye­ri ortadan kaldırdı. Bid’at ve hurâfelerle mücadelesi ve eleştirilerinde kullandığı sert üslûp sebebiyle pek çok kesimi kar­şısına alan İbn Teymiyye’nin, daha önce Vâsıt kadılarından Radıyyüddin el-Vâsıtînin isteği üzerine kaleme aldığı El-Vâsıtıyye adlı risâlesindeki görüşleri etrafında çeşitli dedi­kodular yayılmaya başladı. Bu sebeple 8 ve 12 Receb 705 (24 ve 28 Ocak 1306) ta­rihlerinde Şam nâibi Cemâleddin el-Efrem başkanlığında iki toplantı yapıldı ve İkinci toplantıda Safiyyüddin el-Hindî, el-Vâsıtiyye’nin Kur’an ve Sünnet esasları­na uygun olduğunu açıkladı. Ancak olay­lar bununla kalmadı ve Şâfıî kadısı Necmeddin İbn Sasrâ, konuyu yeniden gün­deme getirerek İbn Teymiyye’nin pek çok öğrencisiyle birlikte hadisçi Mizzî’yi döv­dürdü ve hapse attırdı. Bunun üzerine 7 Şaban 705’te (22 Şubat 1306) sultanın emriyle valinin başkanlığında üçüncü bir toplantı daha yapıldı. Bu toplantıda da el-Vâsitıyye’de dinin esaslarına aykırı bir görüş bulunmadığına karar verildi. Fakat olay sebebiyle Kadı İbn Sasrâ görevinden istifa etti ve bu iki âlim Kahire’ye gönderildi. İbn Teymiyye, Kahire’ye varı­şından kısa bir müddet sonra dört kâdıl-kudât[25] ile çeşitli devlet adamlarının yer al­dığı bir toplantıda muhakeme edildi. Bu­rada Allah’ı insan suretinde kabul etmek­le (teşbih) suçlanarak iki kardeşiyle birlik­te Kâhire Kalesi’nde hapsedilmesine ka­rar verildi.

İbn Teymiyye yaklaşık bir buçuk yıl son­ra 26 Rebîülevvel 707 (25 Eylül 1307) ta­rihinde, Emîr Sâlâr ile kendisine el-‘Akîdetü’t-Tedmûriyye’yi yazmış olduğu Bedevî emîri Mühennâ b. Îsâ’nın aracılığı sonucunda hapisten çıkarıldı, ancak Su­riye’ye dönmesine izin verilmedi. Kahire’de de ‘Selefî’ görüşlerini savunup bid’at ve hurâfelerle mücadeleye devam eden İbn Teymiyye’nin karşısına bu defa Mı­sır’ın en meşhur iki mutasavvıfı Ebü’l-Abbas İbn Atâullah ile Kerîmüddin el-Âmülî çıktı. Bunlar İbn Teymiyye aleyhine kamuoyu oluşturdular, bazı ithamları dile getirdi­ler. Nihayet İbn Teymiyye, 707 Şevvalinde (Nisan 1308) İttihâdiyye aleyhine yazmış olduğu bir reddiyeden dolayı tekrar çağ­rıldı ve bilhassa tevessül konusundaki gö­rüşleri sebebiyle sorguya çekildi. İbn Tey­miyye’nin ortaya koyduğu delillerle mu­haliflerini susturduğu için önce Suriye’ye dönmesine izin verildiyse de daha sonra bu karardan vazgeçilerek Kahire’de ka­dılara mahsus bir hapishaneye kapatıldı ve bir buçuk yıl hapis yattı. 709’da (1309) serbest bırakıldı, ancak birkaç gün sonra safer ayının son gecesi (8 Ağustos 1309) İskenderiye’ye götürülerek sultanın sa­rayında bir kuleye kondu ve burada sekiz buçuk ay göz hapsinde tutuldu. Bu es­nada yazı yazmasına ve ziyaret edilmesi­ne izin verilmişti. Bu süre içerisinde özel­likle Mağribli kişilerle görüşme imkânı buldu ve ‘er-Red ale’l-Mantıkıyyîn’ gi­bi bazı önemli eserlerini yazdı. 1 Şevval 709’da (4 Mart 1310) yeniden tahta ge­çen el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun İbn Teymiyye’yi serbest bırakarak kendisiyle görüştü. Kahire’de yaklaşık üç yıl kalan İbn Teymiyye burada öğretim ve fetvâ faaliyetlerine devam etti. ‘es-Siyâsetü’ş-şer’iyye’ adlı eserinin ilk müsved­delerini de muhtemelen bu dönemde yazmaya başladı ve kitabı 711-714 (1311-1314) yılları arasında tamamladı.

Yeni bir Moğol saldırısı üzerine el-Melikü’n-Nâsır’la birlikte Şevval 712’de (Şu­bat 1313) Dımaşk’a geri dönmek üzere yo­la çıkan İbn Teymiyye, Kudüs’te kısa bir süre kalıp yedi yıl aradan sonra Dımaşk’a ulaştı ve tekrar müderrislik görevine baş­ladı. Bu arada İbn Teymiyye’den bir hafta önce Dımaşk’a gelen el-Melikü’n-Nâsır hacca gitti, hac dönüşü bölgede çeşitli idarî ve malî düzenlemeler yaptı. Emîr Tenkiz de Rebîülâhir 712’de (Ağustos 1312) Dımaşk’a vâli olarak tayin edildi. İbn Teymiyye, Emîr Tenkiz döneminde Dımaşk’ta beş yıl kalarak öğretim ve te­life devam etti. Gerek o zamana kadar sürdürdüğü faaliyetleri gerekse çeşitli felsefî cereyanlar, dinî anlayış ve uygula­malar karşısında ortaya koyduğu müca­deleci tavrı ona İslâm dünyasında haklı bir şöhret kazandırdı; etrafında görüşle­rini benimseyip savunan, onu müctehid ve imam olarak kabul eden bir öğrenci halkası oluştu. Şâfıî mezhebine mensup Sübkî ailesinin, özellikle de Şafiîliğin ve Eş’arîliğin Suriye ve Mısır’daki en meşhur temsilcileri arasında yer alan Takıyyüddin es-Sübkî ve oğlu Tâceddin es-Sübkî ile pek çok mutasavvıfın muhalefetine rağ­men halk ve idareciler üzerinde büyük bir nüfûza sahip oldu. Talebeleri ve sevenle­ri içinde diğer mezheplere mensup kişiler de vardı. Meşhur öğrencileri arasında İbn Kayyim el-Cevziyye’den başka en fakîh talebesi sayılan Şemsuddîn İbn Müflih, Şemsuddin İbn Abdülhâdî, İbn Kâdi’1-Cebel, İmâduddin el-Vâsıtî, Ümmü Zeyneb, Mizzî, Zehebî ve Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr bulunmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye, sadece hocasının sâdık bir tale­besi olarak onun görüşlerinin yayılması­na hizmet etmekle kalmamış, aynı za­manda birlikte sorgulanıp hapiste yata­rak her türlü sıkıntı ve mihneti onunla paylaşmıştır.

İbn Teymiyye, İlhanlı Hükümdarı Muhammed Hudâbende (Olcaytu Han) ile iyi ilişkiler kuran ve Mekke’de Şiî taraftarı bir politika takip eden Mekke Emîri Humeyde ile 716 yılının son ayında (Şubat 1317) tartışmaya girişti. Bu tartışmalar münasebetiyle bilhassa İmâmiyye Şîası’nın önde gelen âlimlerinden olan Allâme el-Hillî’ye birtakım tenkitler yöneltti­ği ‘Minhâcü’s-Sünne’[26] adlı eserini kaleme aldı. 718(1318) yılında sultanın bir fer­manı ile talâk konusunda Hanbelî mez­hebinin klasik görüşlerinin aksine fetvâ vermekten menedildi. Çünkü İbn Teymiy­ye ‘talâk şartı ile yemini’ hem Hanbelî mezhebindeki hâkim görüşün hem de diğer mezheplerin genel kabul­lerinin aksine reddediyordu. Bu konuyla ilgili olarak 718 (1318) ve 719 (1319) yıl­larında Emîr Tenkiz’in nezâretinde iki ayrı toplantı yapıldı. 20 Receb 720’de (26 Ağustos 1320) yapılan yeni bir toplantıda İbn Teymiyye sultanın bu yasağını çiğne­mekle itham edilerek Dımaşk Kalesi’ne hapsedildi. 1 ay 18 gün sonra 10 Muhar­rem 721’de (9 Şubat 1321) el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un emriyle serbest bırakıldı.

Bu tarihten sonra da Mısır ve Suriye’­deki çeşitli dinî ve siyasi olayların içerisin­de yer almaya devam eden İbn Teymiyye 16 Şaban 726’da (18 Temmuz 1326). pey­gamberlerin mezarları ile mukaddes ma­kamların ziyaret edilmesi hakkında ver­diği fetvâlar ve bu konuya dair yazdığı ri­sâleler sebebiyle yine tutuklandı ve sul­tanın emriyle fetvâ vermesi yasaklandı. Bu sırada öğrencileri hapsedildiyse de bunların çoğu kısa zamanda serbest bı­rakıldı ve hapishanede hocasıyla beraber sadece İbn Kayyim el-Cevziyye kaldı. Di­ğer taraftan sayıları gittikçe artan mu­halifleri arasına Mısır Mâliki kâdılkudâtı Takıyyüddin el-Ahnâî ile İbnü’l-Arabî’nin öğrencilerinden olup Dımaşk’a Şafiî kâdılkudâtı olarak tayin edilen Alâeddin el-Konevî de katılmıştı. İbn Teymiyye’nin Dımaşk Kalesi’ndeki hapis hayatı iki yıldan fazla sür­dü; ancak hapiste eser yazmaya devam etti. Bu eserler arasında ‘Refu’l-melâm’ ve Takıyyüddin el-Ahnâî’nin mezarları zi­yaret ve tevessülle ilgili görüşlerine sert eleştiriler yönelttiği ‘Kitâbü’r-Reddi ale’l-Ahnâî’ adlı risâleleri de bulunmaktadır. Bu reddiyeden rahatsız olan Takıyyüddin el-Ahnâî’nin sultana yaptığı şikâyet üzerine 9 Cemâziyelâhir 728 (21 Nisan 1328) tarihinde elinden kâğıdı, kalemi ve mü­rekkebi alındı. Bu muamele ona çok ağır geldi; kendisini ibâdete verdiyse de üzün­tüsünden hastalandı ve 20 Zilkade 728’de (26 Eylül 1328) hapishanede vefat et­ti. Cenaze namazını kardeşi Zeynuddîn Abdurrahman kıldırdı ve Sûfiyye Kabristanında kardeşi Şerafuddîn Abdullah’ın kabri yanına defnedildi. Cenazesine yak­laşık 200.000 erkekle 15.000 hanımın katıldığı rivayet edilmektedir. Tarihçilerin haberlerinde mübalağa yoksa İslâm dünyasında cenazesine katılan insanların çokluğuyla meşhur iki zat olup bunlardan biri Bağdat’ta Ahmed bin Hanbel, diğeri ise Şam’da İbn Teymiyye’dir.[27]

Ne gariptir ki, bid’atlara karşı açtığı savaş yüzünden hapishanelere atılıp nihayet orada vefat eden İbn Teymiyye‟nin teçhiz ve tekfini de kendisinin razı olmadığı bid‟atlerden kurtulamamıştır. Cenazesinde insanların haykırarak ağlaşmaları, üst başlarını yırtmaları, gasilden artan suyu teberrüken aralarında paylaşmaları, takkesini büyük paralar vererek mirasçılarından satın almaları, İbn Teymiyye‟nin ömrü boyunca tasvip etmediği bid’atlardandı.[28]

İbn Teymiyye, uzun yıllar sultanların yanında görmek istedikleri biri olmuş ve sultanlar onu desteklemişlerdir. Ancak en son yine bir sultanın emriyle hapse atılmış olması ve orada vefat etmiş olması onun devlet makamlarına yaranmak gibi bir durumunun olmadığını ve şöhretinin sultanlar vasıtasıyla değil görüşlerinin kuvveti ve gücüyle olduğunu göstermektedir.[29] 

    B) İBN TEYMİYYE HAKKINDA NE DEDİLER

Başta akaid ve fıkıh olmak üzere çeşitli alanlardaki görüşleri, ulemâ ve halk nezdinde yaygınlık kazan­mış ve kurumlaşmış telakki ve uygula­malara getirdiği sert eleştirileriyle yaşa­dığı zamana ve özellikle Bahrî Memlükleri dönemine damgasını vuran İbn Tey­miyye’nin etkisi bu dönemle sınırlı kalma­mış, İslâm düşünce tarihinde derin izler bırakan bir çizginin de en önemli temsil­cisi sayılmıştır. Onun görüşleri zamanın­daki devlet adamları. İlim çevreleri ve ge­niş halk kitlesi arasında yeni tartışma ve kutuplaşmaları beraberinde getirmiş, her dönemde görüşlerinin savunucuları ya­nında sert muhalifleri de olmuştur.

Kendi zamanında birçok devlet adamı­nın İbn Teymiyye’ye karşı tavır almasına rağmen Dımaşk hâcibi Ketboğa el-Mansûrî ve Halep Valisi Ergun en-Nâsırî gibi şahsiyetler ona saygı duymuşlardır. Burcî Memlükleri döneminde İbn Teymiyye’­nin etkisinin kamuoyu nezdinde kısmen azaldığı gözlenmekle beraber ilim çevrelerinde aynı şekilde devam etmiştir. Gö­rüşleri uğruna verdiği tavizsiz mücadele ve katlandığı sıkıntılar dolayısıyla onu tak­dir eden birçok âlimin yanı sıra acımasız şekilde eleştirenler de vardır. İbnü’l-Ver­dî. İbrahim b. Hasan el-Kûrânî, Takıyyüd­din İbn Dakikul’îd, Kadı Şehâbeddin el-Huveyyî, Ali el-Kârî, İbn Hacer el-Askalânî. Bedreddin el-Aynî ve Süyûtî gibi âlim­ler ondan övgüyle söz etmişlerdir. İbn Nâsırüddîn ed-Dımaşkî, İbn Teymiyye’yi sağ­lığında gören, vaaz veya derslerine ka­tılan ya da kitaplarını okuyan, onun ilmî şahsiyeti, üstün ahlâkı ve karakteri hak­kında şehâdette bulunan seksen yedi âli­min adını ve İbn Teymiyye hakkındaki gö­rüşlerini zikretmiştir.[30] Bunun yanında başta kendi dö­neminde yaşayan birçok mutasavvıf ol­mak üzere İbn Battûta, İbn Hacer el-Heytemî, Takiyyüddin es-Sübkî ve oğlu Tâceddin es-Sübkî, Kemâleddin İbnü’z-Zemlekânî, İzzeddin İbn Cemâa ve Ebû Hayyân el-Endelüsî gibi şahsiyetler onun muha­lifleri arasında yer almış, görüşlerini red ve tenkit için çeşitli eserler kaleme alın­mıştır. Yazı dizimizin mukaddime kısmında İbn Teymiyye hakkında neler denildiğini nakletmiştik.

Günümüzde Lübnan merkezli Ahbaşlar cemaati[31], İbn-i Teymiyye’ye düşmanlıkta en ön sırada yer almakta ve liderleri Abdullah el-Habeşî’nin İbn Teymiyye’nin görüşlerini eleştirdiği ‘el-Makâlâtu’s-Sunniyye fi Keşfi Dalâlâti Ahmed ibn Teymiyye’[32] müstakil bir kitabı dahi vardır. Bu kitapta ve internet sitelerinde özellikle bir liste yapmışlar ve bu listede İbn-i Teymiye’nin sapkın olduğunu iddia eden âlimlerin isimlerini yazmışlardır. Listelerinde çoğu meçhul, kim olduğu bilinmeyen kimselerin olması yanı sıra Türkiyeden de Necip Fazıl, Zahid el-Kevseri gibi kimselerin ismi geçmektedir.

Bu kitap ve listeden faydalanarak Türkiye Gazetesi grubu başta olmak üzere bir takım kitaplarda ve internet sitelerinde İbn Teymiyye hakkında bir kısmı tekfir’e giden suçlamalarda bulunulmaktadır.

Burada Ahbaşların ve Türkiyedeki yerlilerinin yaptığı büyük hata ‘âlimlerin birbiri lehlerinde ve aleyhlerinde sözlerinin hiçbir ilmi değer taşımadığı’ gerçeğinden bihaber olmalarıdır. Zira geçmiş dönemde yaşamış ve birçok esere imza atmış bir kimsenin ister istemez birçok seveni de olacaktır sevmeyeni de… Bu insanlığın tabiatında olan bir durumdur. Bugün dünyada her kesim tarafından sevilen ve hiç sevmeyeni bulunmayan kim vardır ki? Yine aynı şekilde herkes tarafından sevilmeyen ve hiç seveni bulunmayan kim olabilir? Tarihte en iğrenç insanların haklarında dahi birçok övücü söz bulmak mümkün iken bütünüyle mükemmel insanlar içinde aleyhlerinde birçok söz bulmak mümkündür. Buna çok basit bir örnek olması açısından Hatîb el-Bağdadi’nin Tarihini verebiliriz. Orada birçok âlim hakkında övücü ve yerici cümleleri bulmak mümkündür. Nitekim büyük İmam Ebû Hanîfe hakkında büyük âlimlerden O’nun Deccal olduğu, hadisleri reddettiği, ilimden zerre kadar nasibi olmadığı yönünde sözler bulmak mümkün iken, aynı şekilde O’nun büyük bir muhaddis olduğu yönünde de bir çok nakle şahit olmak mümkündür.

Burada anlatmak istediğimiz tarihte yaşamış kim olursa olsun herhangi bir şahsiyete sadece “şu şunu dedi, bu bunu dedi” şeklinde saldırmanın sadece ahmakların işi olduğudur. İslam âlimleri bunun câiz olduğu tek durumun cerh ve tadil ilminde râvîlere yönelik olduğunu belirtmişlerdir. Bu da genel olarak hıfz ve adalet noktasındadır. Şâyet bugün İbn Teymiyye hakkında kötü söz serdeden âlimlerden oluşan bir liste yayınlanıyorsa bunu yapanlara şunu hatırlatmak isteriz ki onların yayınladığı listenin en az 10 misli uzunluğunda İbn Teymiyye’nin lehinde konuşan, onu övücü sözlerle vasıflandıran âlimlerin isimlerinden oluşan bir liste hazırlamak mümkündür. Burada 10 misli derken abarttığımızı düşünmenizi istemiyoruz. Zira bu abartı değil görünen bir gerçektir. İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İbn-i Kesîr, İmam Zehebî gibi büyük âlimlerin üstâdı olan İbn Teymiyye hakkında böyle bir liste oluşturmak kanaatimizce pek zor olmasa gerek.

Bu meyanda burada sadece birkaç âlimden İmam İbn Teymiyye hakkında söyledikleri sözü nakletmek istiyoruz. Aslen biz yukarıda da söylediğimiz gibi bir âlim hakkında övücü ya da yerici nitelikte sözlerin ilmî bir değer taşımadığına inanıyoruz. Ancak birkaç tane de olsa İbn Teymiyye hakkında söz sarfeden âlimlerden örnek vermemiz yerinde olacaktır:

Hafız Sirâceddîn el-Bezzâr yemin ederek diyor ki: “Allah’a yemin ederim ki, İbn Teymiyye’den daha fazla Rasûlullah’a saygı gösteren ve onun sünnetine uymaya daha fazla hırslı olan ve onun getir­diği dine yardım etmeye, ondan daha fazla kendini ve­ren kimse görmedim. “[33]

İmam Zehebî diyor ki: “İbn-i Teymiyye benim gibi bir kimsenin onun niteliklerine dair söz söylemesinden çok daha büyüktür. Eğer Kâbe’de Hacer-i Esved’in bulunduğu rükün ile Makâm-ı İbrâhîm arasında bana yemin ettirilecek olsa, hiç şüphesiz benim gözüm onun gibisini görmemiştir, diye yemin ederim. Allah’a yemin ederim bizzat kendisi bile ilim bakımından kendi benzerini görmüş değildir. Henüz buluğa ermeden Kur’an ve fıkıhı okudu, tartıştı, delilleriyle, görüşlerini ortaya koydu. Yirmi yaşlarında iken ilim ve tefsirde oldukça ileri dereceye ulaştı, fetvâ verdi ve ders okuttu. Pek çok eserler yazdı, daha hocaları hayatta iken büyük ilim adamları arasında sayılır oldu. Develere yük teşkil edecek kadar pek büyük eserler yazdı. Bu sırada onun yazdığı eserler belki dört bin defter, belki de daha fazla tutar. Cuma günlerinde seneler boyunca herhangi bir kitaba başvurmaya gerek görmeksizin yüce Allah’ın kitabını tefsir etti. Fışkıran bir zekâ idi, pek çok hadis dinlemiştir. Kendilerinden ilim bellediği hocalarının sayısı iki yüzü aşkındır. Tefsire dair bilgisi en ileri noktadadır. Hadis, hadis râvîleri (ricâli), hadisin sahih olup olmamasına dair bilgisine hiçbir kimse ulaşamaz. Fıkhı, nakli -dört mezheb imamının da ötesinde- ashab ve tabîin’in görüşleri eşsizdi. Mezheb ve fırkalara dair, usul ve kelâma dair bilgisine gelince, bu hususta onun seviyesinde bir kimse bilmiyorum. Dile dair geniş bir bilgisi vardı, Arapçası oldukça güçlü idi. Tarih ve siyere dair bilgisi şaşırtıcı idi. Kahramanlık, cihad ve atılganlığı ise nitelendirilemeyecek kadar, anlatılamayacak kadar ileri idi. Örnek gösterilecek derecede çok cömert idi. Yemekte ve içmekte az ile yetinir, zühd ve kanaat sahibi bir kimse idi.”[34]

Hâfız İbn Hacer El-Askalânî der ki: “En hayret edilecek hususlardan birisi de şudur: Bu adam (İbn Teymiyye) Rafızî, Hulûlcüler, İttihatçılar gibi bid’at ehline karşı bütün insanlar arasında en ileri derecede duran bir kimse idi. Bu husustaki eserleri pekçok ve ünlüdür. Onlara dair verdiği fetvaların sınırı yoktur. Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiyye kanaatlerini kabul edenin de, etmeyenin de çokça istifade ettiği bir kimsedir. Dört bir yana yayılmış eserlerin müellifi ünlü öğrencisi Şemsuddin İbn Kayyim el-Cevziyye dışında şayet İbn-i Teymiyye’nin hiçbir eseri bulunmasaydı dahi, bu bile İbn Teymiyye’nin ne kadar yüksek bir konuma sahip olduğunu en ileri derecede ortaya koyardı. Durum böyle iken bir de gerek aklî, gerek naklî ilimlerde Hanbeli mezhebine mensup ilim adamları şöyle dursun, çağdaşı olan Şafîi ve diğer mezheblere mensup ilim adamları aklî ve naklî ilimlerde oldukça ileri ve benzersiz olduğuna da tanıklık etmişlerdir.”[35]

Şah Veliyyullah Dehlevî, Şeyhül­islâm İbn Teymiye’yi bütün gücüyle savunmuş ve açık bir ifadeyle şöyle yazmıştır: “O, sadece sünnî inanışta ve selef görüşünde bir âlim değil, hatta şeriatın büyük bir sözcüsü, savunucusu, Kitap ile sünnetin samimi bir hizmetkârı ve ümmet-i Muhammed’in çok değerli, şanlı bir âlimiydi. Onun varlığı asırlarda bir gelen zamanın harikalarındandı. Ona karşı gelen yahut onun peşin­den giden kimselerin onun bilgi ve görgüsüyle hiçbir denkliği yoktu.”

Sözlerinin devâmında Şah Veliyyullah;  “Bu ilmi (Kitap ve sünnet ilmini), her kuşağın adil olanları devralacaktır. Bunlar, aşırıların tahrifatını, batıl ehlinin ona sızarak yapacağı tahribi ve cahil kimselerin te­villerini ondan (İslâm dininden) uzak tutarlar”[36] hadisini delil getirerek, Şeyhülislâm İbn Teymiyye hakkında şöyle demektedir: “Şeyhülislâm İbn Teymiyye hakkında biz bu ölçü üzerinde kanaat taşımaktayız. Onun ahvâlinden ve ha­yatı boyunca geçirdiği hayat tarzından, onun, Allah’ın Kitabını, onun lügat ve şer’î mânalarının çok iyi bildi­ğini ve Allah’ın Rasûlü’nün sünnetini ko­ruduğunu kesinlikle anladık. Arap dilini bütün incelik­leriyle kavradığını, Hanbelî mezhebinin temel ve detay görüşlerini bir araya topladığını, zekâda emsalsiz oldu­ğunu, çok güçlü ehl-i sünneti korumak ve sa­vunmakta gayet açık ve güzel konuştuğunu da gördük. Onun hiçbir din dışı ve fısk belirten söz konuştuğu gö­rülmemiştir. Sadece onun hakkında katılık gösterilen şu birkaç konu var ki, onlar içinde de elinde Kitap, sünnet ve seleften gelen haberlerle ispat edemediği me­sele yoktur. Böyle üstün değerde bir kişinin ilimde bir benzerini bulmak zordur. Yazıda ve sözde onun seviye­sine ulaşmak kimin haddine. Onun hakkında şiddet gösterenlerle onun meziyetleri ve üstünlükleri arasın­da hiçbir ilgi yoktur. Her ne kadar bu katılık ve şiddet, içtihadla ilgili bir mesele idi ise de bu konuda âlimlerin ihtilâf etmesi sahabe-i kiramın dallanıp budaklanması gibidir. Bu konuda uygun olan şey; dilin tutulması ve hayırdan başka ağızdan bir şey çıkarılmamasıdır.”[37]

Ebu’l Hasen En-Nedvî, Dehlevî’nin bu övgü dolu sözlerini naklettikten sonra şu değerlendirmede bulunur: “Şah Veliyyullah Dehlevî’nin bu aklamasından ve çok üstün niteliklere sahip olduğunu bildiren ifadele­rinden ve onun büyüklüğüne tanıklık yapmasından sonra, İbn Teymiyye’nin ilim ufuklarına ve düşünce fe­zasına ulaşamayan bir âlimin veya kitap yazarının onu kötülemesi artık hiçbir ilmî değer taşımaz. Allah Teâlâ’nın derin ilim, değişik meziyetler, müctehidçe bir gö­rüş ve düşünce verdiği; ihtilaflı meselelerde orta yolu tutmakta ve İslâm âlimlerinin değerini bilip ölçmekte büyük bir meleke ve basiret bahşettiği, İslâm hâkimi (akıl ve ilim dehâsı) olan Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin bu sözü, artık bu konuda kesin sonuç veren bir hüküm özelliği taşır.”[38]

Ömer Nasuhi Bilmen hoca der ki: “Takiyyüddîn (İbn Teymiyye), tefsirde, hadîste, usulde, fıkıhta, Arabiyyat’ta mütebahhir idi. Henüz yirmi yaşında yok iken tedrîse başlamış, fetvâ vermeğe ehliyet kesbetmiş, daha üstazları ber-hayât iken ulemânın büyüklerinden sayılmağa başlanmış, Şeyhülislam ünvânını ihrâza muvaffak olmuştur… Fi’l-hakîka bu zat, bir cerbeze-i ilmiyye kabîlinden olarak bâzı i’tikaadî ve amelî mes’elelerde cumhûra muhâlefet etmiş, bu hususda hakka isâbet edememiş olduğu müteaddit ulemânın tenkitleri ile, mütâlâalariyle sâbit olmuştur. Bâzı zevâtın iddiâsına göre Takiyyüddin,  Mücessimedendir, cihete kâildir, Arş’ın nev’an kıdemine kânidir, kabirleri ziyarete, üç talâk ile kat’î beynûnet vukuuna âit mes’elelerle cumhûra muhâliftir, ta’mîk edildikçe isâbetsizliği sâbit olacak daha bâzı ictihadları vardır. İbn Teymiyye’yi tenkit eden ulemâ arasında Takiyyüddin es-Sübkî ile Şihabüddin İbn Hacer Ahmed el-Heytemî de vardır. Âlûsî Mahmud Efendi merhum da ‘Garâibü’l-İğtirâb’ nâmındaki eserinde İbn Teymiyye’nin tecsîm ve teşbîhe kaail olmadığını kaydediyor, furûâta âit bâzı mes’eleler hakındaki kanâati ise kuvvetli şüphelerden neş’et etmiştir, bu hususda kendisi yalnız değildir, kendisinden mukaddem de bu mes’elelerde cumhûra muhâlefet edenler bulunmuştur, diyor. Fi’l-hakîka, pek yüksek bir âlim olan İbn Teymiyye’nin bir kısım sözlerini bilâhare bâzı mutaassıp kimseler sened ittihaz etmiş, bunları kısmen tefsîre tabi’ tutmuş, bu zâtın sarih sözlerine bakmayıp da bâzı sözlerinin lâzımını ele almış, bunları bugünkü Vehhâbiyye mezhebinin esasları meyânında göstermişlerdir. Yoksa İbn Teymiyye’nin âlim, fâzıl, müteşerri’, zâhid bir zât olduğunda şüphe yoktur.”[39]

İbn Teymiyye’nin hayatını geniş bie eserde ele alan Muhammed Ebu Zehra der ki: “İbn Teymiyye, yaşadığı asırda bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrının yankıları ondan sonraki nesiller arasında yayılmıştır. İnsanlar, onun hakkında bir kaç kısma ayrılmışlar. Bazıları, onu yüceltmiş, büyütmüş, onun şahsını, ilmini, görüşlerini ve yönlendirmelerini beğenmiş ve takdirle karşılamışlar. Bazıları da onu, küçültmüş, onu tecsim ve teşbih ile tenkid etmiştir. Sonra bu grup aşırı davranarak onu zındıklık ve İslâm camiasından çıkmakla itham etmiştir. Bu iki grup arasında aşırı ifrat ve tefritten sakınan ve onu İslâm dininden çıkarmayan, onu zındıklıkla, teşbih ve tecsimle itham etmemiş bulunan, bütün sözlerini hatâ ihtimali olmayan doğru sözler olarak kabul etmemiş olan bilâkis her iki grup arasında yer alan diğer bir grup vardır.

İlk iki grup, onun asrında ortaya çıktığı gibi bu son grup da onun zamanında ortaya çıkmıştır. Fakat o tarihteki mücâdele gürültüsünden ve şiddetli kavgalardan dolayı İbn Teymiyye hayatta iken bu grup sesini işittirememiş, varlığını hissettirememiştir. Aksine o devirdeki şiddetli, mücadele, vuruşmak için karşı karşıya gelen iki grup arasında yapılıyordu. Birinci grubun başında bizzât mücadele eden ve kendi görüşlerini müdâfaa eden İbn Teymiyye bulunuyordu. İbn Teymiyye’nin ölümünden sonra iki grup arasındaki mücâdele kısa bir zaman devam etti. Fakat bu mücâdele yavaş yavaş azalmaya başladı. Onun hakkında mutedil görüşte olanlar çoğaldı. Aşırı derecede onu tenkid edenler azaldı. Nihayet, onun lehinde ve aleyhindeki taassup dindi. Bütün müslümanlar, onun ilimlerini birbirinden miras yoluyla almışlar, onu bağımsız düşünen bir fakih, sünneti ihya eden büyük bir araştırmacı ve ilmiyle dini desteklemek için çalışan bir âlim olduğunu anladılar.

Onun hakkında değişik görüşlerde olanlar, onu takdir etmede, onun İslâm dininde güzel bir çığır açtığı hususunda ve vazifesini yürütmekte sebatlı olduğu hususunda birleşmişlerdir. Hanbelîlerin çoğu ve diğer mezheplere mensup bazı âlimler, bütün görüşlerinde ona muvafakat ediyorlardı. Birçok âlim de itîkadla ilgili görüşlerinde ona muhalefet etmiştir. Fakat onun görüşlerini benimseyenler ve benimsemeyenler, onun övgüye ve takdire değer bir âlim olduğunda, hakikati arama ve dini savunmada samimî olduğunda, herkesin hem hatâ edebileceği hem de isabet edebileceğini ve İbn Teymiyye’nin de ictihâd ederken bazen hatâ, bazen de isabet ettiğinde mükâfatlandırılacak olan âlimlerden biri olduğuna dair fikir birliğine varmışlardır.”[40]

Günümüz âlimlerinden Yusuf El Karadavi de derki: “Ben, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye’nin genel itibariyle Kur’an, hadis ve dildeki mecâzı inkar ettiğini biliyorum. O, bu görüşünü çeşitli delillerle ve izahlarla desteklemiştir.(…) O, ümmetin selefinin görüşünü canlandırmak, Allah’ın kendisi için kitabında ve Rasûlü’nün dilinde isbat ettiklerini isbat, Kur’an ve sünnetin nefyettiklerini nefyetmek istemiştir. Ancak bu hususta o, mecâzı dilin tamamından nefyedecek/silecek kadar ileri gitmiştir. İmam İbn Teymiyye, ümmetin âlimleri arasında sevdiklerimden -belki en sevdiğim- ve benim aklıma en yakın olanıdır. Fakat onun, kendisinden önceki imamlardan farklı düşünebildiği gibi ben de ondan farklı düşünebilirim. Nitekim o bize taklit etmeyi değil düşünmemizi, şahıslara değil delile uymamızı, hakkı şahıslarla değil şahısları hak mizanıyla tanımamızı öğretmiştir. Bu yüzden ben İbn Teymiyye’yi seviyorum ama İbn Teymiyyeci değilim!”[41]

Son olarak Nureddin Yıldız hocanın değerlendirmelerini nakledelim: “Birileri İbn Teymiyye için ‘şeyhülislâm’ derken bir diğerleri de ‘kâfir’ diyecek kadar ileri gitmektedir. Bu iki uç arasında benim o gün anlatırken ve bugün yazarken baktığım İbn Teymiyye, kendi kanaatlerimle oluşturduğum İbn Teymiyye bakışı değildir. Evet, İbn Teymiyye’nin eserlerini okudum. El’ân okumaya da devam ediyorum. Hanefî mezhebi üzerine okutulup yetiştirilmiş bir talebe ve ilim meraklısı, âlim hizmetkârı biri olarak İbn Teymiye’nin kitaplarında, başkalarının estirdiği fırtınaları göremiyorum. Ben okudukça bana Kur’an ve Sünnet sevdası aşılıyor. Cihat zevki veriyor. Fıkıh ilminin zevke dönüştüğü içtihatlarını not ediyorum. Ve onu ben, kendi dilinden okuyorum, tercüme bir kitabını henüz kitaplığıma koymadım. Konferansımda da özellikle belirttiğim gibi o veya bütün insanlar, âlimler ve cahiller, hiç kimse, peygamberler dışında hiç kimse hatadan korunmuş değildir. Herkes hata da edebilir, gaflete de düşebilir. İnsanın temel karakteri budur. Hatasında inatlaşmadıkça mü’min, hatasından dolayı kınanmaz… Ben ne İbn Teymiye ne de bir başkası hakkında kanaat kullanabilecek durumda değilim. Bilhassa kendilerinden ders gördüğüm, ilimlerinden ve kişiliklerinden etkilendiğim büyüklerimin izini sürüyorum. İbn Teymiye hakkındaki düşüncelerimin tamamı hocalarım Abdülfettâh Ebû Gudde ve Ebu’l-Hasan en-Nedvî’ye dayanmaktadır. Her iki hocam da İbn Teymiyye’den şeyhülislâm olarak bahsetmektedirler. Abdülfettâh Ebû Gudde’nin kim olduğunu izah etmem gerekmiyor. Zamanının ‘Ebû Hanîfe delisine deli’ olmuş biridir. Eserleri ve fikirleri ortada olan bir âlimdir. Nedvî de bilinen bir Allah dostudur. Her ikisi de İbn Teymiyye’den bir sapıklık önderi olarak değil müçtehid bir imam olarak söz etmektedirler.

Bu iki isim de tasavvuf dünyasının yabancıları değildirler. Hocalarımın İbn Teymiyye kanaatleri de birilerinin teşviki ile oluşmuş değildir. Hayatındaki çalışmaları, bıraktığı talebeleri, Müslümanlar üzerindeki etkisi onları etkilemiş olmalıdır. İbni Receb, İbni Kesir, el-Mizzî bütün ilim adamları tarafından bilinen muteber âlimlerdir. Bu isimlere kimsenin itirazı olmamıştır. İbni Kesir tefsir ilminde, İbni Receb ve el-Mizzî de hadis ilminde oldukça yaygın bir şöhret sahibidirler. Bu isimler bir yandan İbn Teymiyye’nin talebeleri olarak dikkat çekmektedir, bir yandan da hocaları hakkındaki övgüleri dikkat çekmiştir.

Bugün İslam kütüphanesine vakıf olup da Zehebî ismini bilmeyen yoktur. Zehebî, eserleri, cerh ve ta’dildeki kabiliyeti ile herkes tarafından bilinir. Kim hangi mezhepten olursa olsun Zehebî okur ve ondan istifade eder. Zehebî’nin İbni Teymiyye hakkındaki kanaatleri ise mübalağa denebilecek kadar övücü niteliktedir. Zehebî’yi kabul edip tezkiyesini reddetmek elbette mümkündür ama Zehebî’nin de hocası İbni Teymiyye’dir. Buna ne denir bilemiyorum.

Ortada şöyle bir durum vardır: İbni Teymiyye, belli bir grup tarafından neredeyse İslam dışına itilmek istenmektedir. Bu bir aşırılıktır. Bir grup tarafından da tek adam rolüne oturtulmak istenmektedir. Bu da bir aşırılıktır. İslam kimse kadar değildir kesinlikle. Bir de hocalarım Ebû Gudde ve en-Nedvî gibi meseleyi din adına objektif gözle görenler vardır. Allah onlara rahmet etsin. Başkasını dışlayarak cennette kendilerine yer açmayı değil Allah’ın rahmetinden en geniş hâliyle istifade etmeyi öğrettiler bana. Allah onlara rahmet etsin tekrar ve tekrar.

İbni Teymiyye’den rahatsızlar olsa olsa Şia olmalıdır. Şia ile en köklü mücadeleyi yapanların en önde gelenlerinden biridir. Saray ulemâsı da ondan rahatsız olabilir. Ümmetin perişan durumunu görmezden gelmelerine karşı onları kılıç dâhil her şeyle tehdit etmekten çekinmemiştir. Tasavvuf adı altında sapıklığı din diye öne sürenler de ondan rahatsız olabilirler. Onlarla da derin bir savaşa girişmiştir. Tasavvufun büyük isimlerini ise hayır ve dua ile anmıştır. Onlarla bir alıp vereceği olmamıştır. Şimdikiler ise kabile kavgası yapar gibi bir kavga yapmaktadırlar. İbn Teymiyye bir insandır. İlim adamıdır. Yüz binlerce satır yazı yazmıştır. Eğrisi muhakkak olmuştur. Tevbe ve istiğfar etti ise Rabbi onu affetmiş olur diye umarız. Etmedi ise o da ameli de Rabbine gitti zaten. Biz onun cihad ve heyecanını alır gerisini ona bırakırız. Kör taklitçisi değiliz. Kör düşmanı da değiliz.”[42]

(Devam Edecek)

 DİPNOTLAR

[1]  İbnu’l-Kayyim, el-Vâbilu’s-sayyib mine’l-kelimi’t-tayyib, Beyrut 1402/1982, s. 44.

[2]  ‘İbn Teymiyye’ merhûmun ismi kaynaklarda ‘İbn-i Teymiyye, İbni Teymiyye veya İbni Teymiye’ şeklinde farklı farklı telaffuz edilmektedir. Biz bu araştırmamızda Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisindeki yazım kurallarına göre hareket ettik. Farklı kaynaklardan alıntı yaparken onların telaffuzlarına dokunulmamıştır.

[3] http://www.ihvanlar.net/2015/09/09/ehli-sunnet-nedir-mehmet-sevket-eygi/

[4] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=815

[5] https://ihsansenocak.com/ibn-teymiyye/

[6] https://www.youtube.com/watch?v=wA8ED-9SGsQ&t=107s

IŞİD bir biçimde Selefiliğe ve İbn Teymiyye’ye  mal edilmektedir. Hâlbuki bu indirgemeci bir yaklaşımdır. Muhtemelen İbn Teymiyye yaşamış olsaydı bunları Hâriciler olarak tasvir ederdi. Kanaatimiz odur ki; IŞİD bir neo-hârici harekettir. Gayr-i Müslimlerin ellerindeki tüm teknik imkânlara rağmen İslam dünyasına veremedikleri zararın kat kat fazlasını vermiştir. IŞİD en büyük kötülüğü ise şüphesiz kutsal Sûriye davası ve mazlum Suriye halkına yapmıştır. IŞİD Suriye devrimini zehirlemiştir, Suriyelilerin analarının sütleri gibi ak olan devrimlerini kirletmiştir.

İbn Teymiyye’ye bu iftirayı atan İhsan Şenocak da ‘Eden bulur’ sözüne muvâfık olarak modernist yazar Mustafa İslamoğlu tarafından aynı şekilde IŞİD’li olmakla suçlandı. İslamoğlu şunları söylemiş: “Buhari çökerse İslam çöker diyor. Allah’tan korkmazın biri,  kuldan utanmazın biri. (İhsan Şenocak’ı kastediyor.) Milletin önüne bunu ilahiyatçı diye çıkartıyorlar. Bu Allah’tan korkmaza Diyanet, Samsun’da gitmiş ‘Al burayı tepe tepe kullan, IŞİD’ci yetiştir’ diye vermişler. Allah’tan da korkmuyorlar. Buradan Diyanet’e, Diyanet içinde ehli vicdan varsa buradan çağrı yapıyorum. Bu adamlara bu müesseseleri verdikten sonra, hala bu memleketten IŞİD’e asker çıkıyor diye şikâyet etmeye ne hakkınız var sizin? Geleceğin IŞİD’ini bugünden yetiştiriyorsunuz zaten. Yeterince yatırım yapıyorsunuz geleceğin IŞİD’ine.” (http://www.abcgazetesi.com/ilahiyatci-islamoglundan-diyanete-gelecegin-isidini-bugunden-yetistiriyorsunuz-40544h.htm)

[7] https://www.youtube.com/watch?v=3qo6cMobG8k

İbn Teymiyye’ye ‘mücessime’ diyen Cübbeli Ahmet, bir sohbetinde yüce Allah’ın (hâşâ) zuhuratta: ‘Ete kemiğe büründüm, Allah diye göründüm’ buyurduğunu iddia etmekte. (https://www.youtube.com/watch?v=KyQO_7NUlAs) İbn Teymiyye mücessime aslâ değildir ama bu sözleriyle Cübbeli mücessimenin, müşebbihe’nin âlâsı olmuştur.

[8] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.3, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi SBE, İstanbul, 2014

[9] 29 Mart 1898’de Nil deltasının orta kesiminde yer alan Mahalletül Kübrâ’da doğdu. İslâm hukuku, tefsir, hadis, kelâm, Arap dili gibi alanlarda Kahire, İskenderiye, Ezher üniversiteleriyle Mısır dışındaki bazı Arap üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmiş, başta ahval-i şahsiyye kanunu olmak üzere birçok hukuki düzenleme ve tadil komisyonunda görev almıştır. Birçok önemli fakih ve İslam âliminin biyografilerini yazmış, mezhepler tarihi üzerine eser vermiş, İslâm hukukunda suç ve ceza, vakf ve mülk konularında eserler kaleme almıştır. Biyografisini yazdığı İslam âlimlerinden birkaçı şunlardır: Ebu Hanife, Malik bin Enes, Şafii, Ahmed bin Hanbel, Zeyd bin Ali, Zeynel Âbidin, Cafer es-Sadık, İbn Hazm, İbn Teymiyye. 11 Nisan 1974’te Mısır’da vefat etti. Hayatı hak. bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.30, s.519-522, İstanbul, 2005

[10] Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye, (trc. Nusreddin Bolelli), İslamoğlu Yayıncılık, İstanbul, 1988

[11] 6 Muharrem 1333’te (24 Kasım 1914) Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaletinin başşehri Leknev’de doğdu. 1934 yılında Dârülulûm-i Nedvetü’l-ulemâ’da hocalığa başlayan Nedvî burada tefsir, hadis, Arap edebiyatı ve mantık okuttu. Teşkilâtçı kişiliği ve medenî cesaretiyle Hindistan’da dikkat çekmeye başladı. Mevdûdî’nin davetiyle Cemâat-i İslâmî’nin kurucuları arasında yer aldı (26 Ağustos 1941). İlk hac ziyaretine 1947’de çıkan Nedvî, 18 Haziran 1961’de ağabeyinin yerine Nedvetü’l-ulemâ’nın başkanı ve Dârülulûm’un rektörü oldu. 1964 yılında bir gözünü kaybettiği için ciddi sıkıntılar yaşadı. Mart 1999 ortalarında sağlığı iyice bozulmaya başladı ve bir süre sonra kısmî felç geçirdi. Buna rağmen yazı yazma işini sürdürmeye çalışan Nedvî 23 Ramazan 1420’de (31 Aralık 1999) vefat etti ve doğduğu köyde defnedildi. İlki 1956’da olmak üzere Türkiye’yi çeşitli zamanlarda ziyaret etmiştir. İslâm ve peygamberler tarihi, sîret-i nebevî ve ulemâ biyografilerine çok ilgi duyan Nedvî, yazılarında özellikle toplumsal değişim ve gelişimi olumlu yönde etkileyen şahsiyetlere yer vermiştir. Ömer b. Abdülazîz, Hasan-ı Basrî, Ahmed b. Hanbel, Ebü’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Selâhaddîn-i Eyyûbî, İzzeddin İbn Abdüsselâm, İbn Teymiyye, Şah Veliyyullah ve Ahmed Şehîd bunlardan bazılarıdır. Hayatı hak. bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.32, s.515-518, İstanbul, 2006

[12] Ebu’l-Hasan en-Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi: İbn Teymiyye ( trc. Yusuf Karaca), Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1992

[13] ‘İslâm’ın ulu kişisi’ anlamına gelmektedir. Şeyhülislâm kavramı, İslâm âleminde h. 4/ m. 10. yüzyılda ortaya çıkmışsa da, bu unvan o dönemde, resmî bir nitelik taşımıyordu. Özellikle meşhur fakihlere ve fetvâları ile şöhret bulan İslâm bilginlerine verilen bir “şeref unvanı” idi.

[14] ‘Dinde muttakî, Allah’tan hakkıyla korkan kişi’ anlamında bir lakap.

[15] Süleyman Uludağ, “İbn Teymiyye”, İbn Teymiyye Kulliyâtı, (Mecmu’ul Fetavâ tercümesi için yazılan giriş), trc. Komisyon, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1986, s.19

[16] Bu aile, “Teymiyye” ailesi olarak meşhur olmuştur. Ailenin bu isimle anılması hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı tarih­çilere göre ceddi Muhammed b. el Hıdır, hacca giderken Teymiyye isminde bir kız çocuğuyla karşılaşır, döndüğünde bir kız çocuğu olur; Ona Teymiyye ismini koyar ve aile bu isme nisbet edilir. Diğer bir kı­sım tarihçilere göre ise Muhammed’in annesinin adı Teymiyye idi ve aile ona nisbet edilmiştir. Tarihçiler, İbn Teymiyye’nin etnik kökeni hakkında bir bilgi vermemektedir. Prof. Ebû Zehra onun herhangi bir Arap kabilesine nispet edilmemesi, yaşadığı bölgede Kürtlerin çoğunlukta bulunması ve Kürtler gibi bazı özelliklere sahip olmasından hareketle onun Kürt kökenli olabileceği kanaatine varmıştır. (Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye, s.22)

[17] Dımaşk; günümüzde Suriye’nin başşehri Şâm’ın o dönemdeki ismidir. Suriye’nin güneybatısında bulunan şehir, Cebelüşarkî dağlarının doğu eteklerindeki Kâsiyûn dağı ile Bâdiyetüşşâm adı verilen çöl sahası arasındaki bir vahada kurulmuştur. Çölün yanı başındaki bu yeşil alan varlığını, Cebelüşarkî’den doğarak Uteybe bataklıklarında kaybolan ve şehrin ortasından geçen Beredâ suyuna borçludur. Üzerinde kesintisiz yerleşim görülen en eski şehir olduğu iddia edilen Dımaşk’ın Hz. Nûh’un oğlu Sâm veya torunları tarafından tesis edildiğine ve Hz. İbrâhim’in burada doğduğuna dair rivayetler mevcuttur. Geniş bilgi için bak: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.38, s.311-319, İstanbul, 2010

[18] Diyânet İslâm Ansiklopedisi, ‘İbn Teymiyye’ maddesi, c.20, s.391, İstanbul, 2000

[19] İbn Abdilhâdî, el-Ukûdu’d-Durriyye min Menâkibi Şeyhi’l İslâm İbn Teymiyye, s.4, Dâru’l Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut’tan naklen Enver Arpa, İbn Teymiyye’nin Kur’an Anlayışı, Fecr Yayınları, Ankara, 2010

[20] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.12

[21] İbnu’l-Verdi, Târihu İbni’l-Verdî, , c.2, s.411, el-Matbaatu’l-Haydariyye, Necef, 1969

[22] Ebu’l-Hasan en-Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi: İbn Teymiyye, s.48-51

Gâzân Han’ın yanına İbn Teymiyye ile giden bir âlimin nakline göre; “Onlar Gâzân Han’ın  huzuruna çıktıkları zaman onlara yemek verilmiş ve İbn Teymiyye hariç hepsi yemiştir. İbn Teymiyye’ye niçin yemiyorsun? diye sorulduğunda, se­nin yemeğini nasıl yiyebilirim? Hepsi milletin koyunlarından yağmaladıklarınız­dan olup, milletin ağaçlarından kestikleriniz odunlarla pişirdiniz, diye cevap ver­miştir. Allah’ım eğer bu (Gâzân’ı kastederek) ilây-ı kelimetullah için savaşıyor ve senin yolunda cihad ediyorsa sen O’nu güçlendirir ve O’na yardım edersin, yok eğer saltanat için, dünya için, çokluğu ile övünmek için koşturuyorsa, sen ona (gerekeni) yaparsın. İşte böyle duâ ediyor, Gâzân Han da duâsına ‘âmin’ diyordu. Biz ise Onu öldürür de kanını akıtır diye korkumuzdan elbiselerimizi topluyorduk. Sonra dışarı çıkınca kendisine: ‘Yahu neredeyse bizi de kendinle beraber helak ede­cektin. Biz bundan böyle artık seninle birlik olmayacağız’ dedik. O da: ‘Ben de size refâkat etmiyorum’ dedi. Biz grup olarak yola çıktık. O ise arkada kaldı. Du­rum asker ve emirlerce duyuldu ve ona her taraftan akın ettiler. O mübareği gör­mek için O’na katılmaya başladılar. O üç yüz süvari arasında şehre ulaşmıştı. Bize gelince, yolda bir grup yolumuzu kesmiş ve bizi soymuşlardı. (Ebu Zehra, İbn Teymiyye, s.41)

[23] Dr. Enver Arpa, İbn Teymiyye’nin Kur’an Anlayışı, s.22-26.

[24] Târihu İbnil Verdi, 2/412, İbni Kesir, el-Bidâye, c.14, s. 23, Kâhire, 1934

Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil adlı tarih profesörü (ki Mevdûdi’ye ‘Merdudi’, Sehid Seyyid Kutub’a ‘ihtilalci’ diyen bir hurâfeci, bidatçi) İbn Teymiyye’nin bu kahramanlıklarını görmezden gelip, bir TV proğramında Gâzân Mahmud’u öve öve bitirememiş ve İbn Teymiyye’yi ‘Ehl-i Sünnet(!) bir hükümdarla savaşmakla ve dâhi fitne çıkarmakla’ suçlamıştır.   https://www.youtube.com/watch?v=uoSi3oiRqrU

Kendisini Ehl-i Sünnet sayan bu profesör’e ‘yazık ilmine’ diyoruz ve şiî bir yazarın daha objektif değerlendirmesini naklediyoruz: “Her ne kadar Gâzân Hân İslam’a girmiş ve Mahmud adını almışsa da Moğol ordusunun henüz saldırgan yırtıcı ruhunu, talan ve yağma alışkanlığını elden bırakmadığını bilmek gerekirdi. İbn Teymiyye’nin Şam ve Mısır Müslümanlarını Moğol ordusuyla savaşmaya teşvik etmesi, Şam ve Dımaşk beldelerinin Moğol askerleri eliyle gerçekleşecek katliamlardan ve bu Müslüman şehirlerin yağma ve talandan kurtulmasına sebep olmuştur. Bu açıdan İbn Teymiyye’nin bizzat bu savaşlara katılması, ona büyük bir İslam mücahidi kimliği kazandırmıştır.” (Abbâs Zeryâb Hûyî, Gazzâli ve İbn Teymiyye, Artuklu Akademi Dergisi, s.156, Cilt:3, Sayı:1, 2016)

 

[25] Sözlükte “kadılar kadısı” anlamına gelen bir terkiptir; başkadı olarak da geçer. Kâdılkudât,  h.3/ m.9 yüzyılın sonlarına kadar umumiyetle başşehrin kadısına verilen bir şeref unvanı iken sonraki dönemlerde devletin ülke ya da bölgedeki yargı teşkilâtının üst yöneticisi konumunu kazanmıştır.

[26] Kitabın tam adı: Minhâcus-Sünnetin-Nebeviyye fî nakdi kelâmiş-Şîati vel-Kaderiyye’dir. İbn Teymiyye’nin bu çok değerli eseri Ehl-i Sünnet akîdesinin savunulduğu eserler arasında çok önemli bir yere sahiptir. Dahası aklî ve naklî delillendirme ve tafsilatlı olması bakımından İmamiye Şiîlerine karşı reddiye olaraktan bu kitabın bir benzeri yazılmamıştır.  Denilebilir ki sahasındaki en değerli kitaplardan biridir. Şiîler çok uzun yıllar boyunca İbn Teymiyye’nin yazdığı bu kitaba cevap verememişlerdir. Denilebilir ki Şiîler ilmi alanda  bir fetretin içine düşmüştür.  Her ne kadar kitabın tamamı Türkçeye çevrilmiş olmasa dahi Hafız İmam Zehebî’nin, Minhâcus-Sünne’den seçerek Muhtasar bir kitap olarak oluşturduğu “el-Muntekâ” isimli eser Türkçeye çevrilmiştir. (Umde Yayınları, 2014)

[27] Rızaeddin bin Fahreddin, Şeyhülislâm İbn Teymiyye ve Mücadelesi, s. 21. Kalem ve Kılıç Üstadı Şeyhülislam İbn Teymiyye ve Mücadelesi, Özgü Yay. ist, 2007

[28] İbn Teymiyye’nin vefatının ardından yaşanan bu tür olaylar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye,  c. 14, s. 136

[29] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.22

[30] İbn Nâsırüddîn ed-Dımaşkî, er-Reddü’l-Vâfir, s. 57-222, Beyrut,1973

[31] Lübnan merkezli faaliyet gösteren, Habeşistan kökenli Abdullah el-Habeşî’nin ( 2008’de Lübnan’da vefat etmiştir)  kurduğu Ahbâş Cemaati (tarîkatı), Özellikle İbnTeymiyye, Muhammed b. Abdulvahhab, Abdulaziz b. Abdullah b. Bâzz gibi selefileri ve selefî öncüleri, İhvan-ı Müslimin ve özellikle Seyyid Kutub, Mevdûdî, Albânî, Yûsuf el-Karadâvî, Fethi Yeken gibi İslamî Cemaat liderleri ve cemaatleri sapıklıkla itham eder ve söz konusu kişi ve gruplara tekfire varan ithamlarda bulunur. Abdullah el-Habeşî’nin gerek İbn Teymiyye gerekse İhvan-ı Müslimin Cemaati ve Seyyid Kutub ile ilgili yaptığı bu sert eleştiri ve ithamlar bir çok kesimin tepkisine de neden olmuştur; muhalifleri tarafından reddiyeler kaleme alınmış, temel düşünceleri eleştirilmiş ve kendileri de aynı şekilde sapıklıkla itham edilmişlerdir

[32] Şeriketu Dâri’l-Meşârî’, Beyrut , 2007

[33] el-Kevâkibü’d-Dürriye, s. 149

[34] Süleyman Uludağ, ‘İbn Teymiyye’, İbn Teymiyye Kulliyâtı, (Mecmu’ul Fetavâ tercümesi için yazılan giriş), Tevhid Yayınları, İstanbul, 1986,  s.37-38

[35] İbn Hacer, Ed-Durerul Kâmine, c.1, s.144-160, Haydarabad, 1929.

[36] Hadisi İbnu’l-Kayyim, Miftâhu Dârî’s-Seade, c. 1, Sh: 163-4’de zikretmiş, farklı senetlerle rivayet edildiği için onu kuvvetli görmüştür. Aynı şekilde İbnu’l-Vezir de, “Bu, İbni Abdilberr’in sahih ola­rak nitelediği meşhur bir hadistir. Ahmed b. Hanbel’in bu hadis sahihtir, de­diği de rivayet edilir” diyerek hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir.

[37] Ebu’l-Hasan En-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/199-200

[38] Ebu’l-Hasan En-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi 1, c2,s.200

[39] Ömer Nasuhi Bilmen, Tabakâtü’l-Müfessirîn, 2/545

[40] Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye,  s.497-498,  İslâmoğlu Yayıncılık, İstanbul, 1988

[41] Karadâvî, Yusuf, Keyfe Neteâmelu Maa’s-sünne en-Nebeviyye Maâlim ve Davâbıt, Mansûra 1992, s. 170.

[42] https://www.gencdoku.com/ibn-i-teymiyye-7811.html

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Selefi
29 Kasım 2017 - 03:05

Hocam ellerinize sağlık. Cezakallahu hayran. Şeyh İbn Teymiyye’den Allah razi olsun biz onun eserlerini elden geldiğince okuyoruz ve faydalanıyoruz. Biliyoruz ki o bir beşer hata da eder isabette eder. Allah ona Rahmet etsin. Nurettin Yildiz hocamız güzel bir noktaya değinmiş. Allah tüm alimlerimizden razi olsun. Amin.

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views