Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır

09.03.2016 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, 1.541 Kişi Okumuş ve 2 Yorum Yapılmış.

isa

Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu modern meydan okuyuş, kaçınılmaz olarak Müslümanların din algısına da nüfuz etmiş durumda. Zamanı, tarihi, algı ve değerler dünyasını “geleneksel olan” ve “modern olan” şeklinde bir ayrıma tabi tutarak, ilkinin miadını doldurduğunu ve yerini kaçınılmaz olarak ikincisine bıraktığını telkin eden modern zihin yapısı, Müslümanların kendi kaynaklarını, değerlerini ve tarihlerini okuyuşlarını belli bir istikamette dönüştürürken ortaya “yeni” ve “farklı” bir tasavvur çıkarıyor.
Müslümanların kendi kaynaklarıyla ilişkilerinin sistematiğini oluşturan ve yüzyıllar içinde “eşyanın tabiatı gereği” belli bir istikamette teessüs etmiş bulunan “edille-i şer’iyye” konsepti, Kur’an ve Sünnet anlayışı, bu iki delilin birbiriyle ilişkisi ve bunlardan teferri eden diğer deliller, Usul ve Kavaid “yeni ve farklı” yaklaşımların cazibesiyle yerini “çağdaş değerler” etrafında şekillenmiş algılara bırakabiliyor. Bu da kaçınılmaz olarak “yeni ve farklı” bir müslümanlığa uzanan bir süreci intac ediyor. İşin başında niyet ve maksat bu olmasa da, varılan nokta çoğu zaman bundan başkası olmuyor.
Hz.Îsâ’nın ref’i ve nüzulü meselesi, bu hususun kristalleştiği noktalardan birisi. Kur’an-Sünnet ilişkisine ve Tefsir Usulü ilminin ilkelerine karşı çok da duyarlı olmayan “çağdaş” bir yaklaşımla, ilgili Kur’an ayetleri üzerine serd edilen “yeni ve farklı” mülahazalar, “ilmî hürriyet” görüntüsü altında sahibini getirip bütün Ümmet ulemasının karşısına konumlandırıyor.
Hz.Îsâ’nın ref’i ve nüzulü meselesi İslam’ın Sahabe ve daha sonraki Tabiin ve Etbai Tabiin dönemlerinde hiç tartışma konusu olmamıştır. İslam’ın doğuşundan günümüze kadar, itikada ve ahkâma dair sabit hükümleri yenileme ve günün şartlarına uyarlama veya ıslah adı altında düzeltme ve değiştirme çabaları bu ümmete asla olumlu yönden bir katkı sağlamamıştır.
Zira Allah’ın kitabı Kur’an, indiği gibi korunmuş, onunla ilgili küçük-büyük bütün ilimler, âlimler tarafından ana ve alt başlıklar şeklinde ele alınmıştır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünneti de her asırdaki hadis hafızları ve bilginleri tarafından çok muhkem ve titiz bir şekilde muhafaza edile gelmiştir.
Dolayısıyla, Kur’an ve sünnet bağlamında her dönemde ümmetin kendi mensupları arasında olduğu gibi diğer dinlerin mensupları ile aralarında meydana gelmiş tüm ihtilaf ve ittifak konuları kayıt altına alınmıştır. Binaenaleyh çoğu kere, bizim açımızdan meseleleri kavrama ve tanıma noktasında, kaynaklardaki bilgilere müracaat etmenin ötesinde yeni ve özel bir çabaya ihtiyacımız bulunmamaktadır.
Yukarıda değindiğimiz gibi Hz.Îsâ’nın ref’i ve nüzûlü meselesi İslam’ın Sahabe ve daha sonraki Tabiin ve Etbai Tabiin dönemlerinde hiç tartışma konusu olmamıştır. Hz.Îsâ’nın ref’i ve nüzûlü meselesi yakın zamanda öncelikle Mısır ve Hindistan yarımadasında gündeme gelmiştir.
1943 yılında dönemin Ezher Şeyhi Mahmut Şeltût’un: “ Hz.Îsâ (a.s) meselesi eski ve yeni âlimler tarafından ihtilaflı bir konu olarak kabul edilmiştir. Ondan bahseden ayetler onun ölümünün gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. İnanç konusunda Hz.Îsâ (a.s.) ile ilgili hadislere, Âhâd Haber olduklarından dolayı itibar edilmez. En azından o hadisler te’vile/yoruma açık olduklarından Hz.Îsâ’nın ref’i ve nüzûlünü inkâr eden kâfir olmaz.” şeklindeki fetvâsı büyük tartışmalara sebep olmuş; lehte ve aleyhte birçok eser yazılmıştır.
Mahmut Şeltût’un açtığı yoldan giren modernist ilahiyatçılardan bazıları bu fikrin yabancı kültürlerin tesiriyle ortaya çıktığını savunmuş, bir kısmı ise Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra bir peygamberin gelemeyeceği gerekçesiyle Hz.Îsâ’nın nüzûlünü reddetmişlerdir.
Çağdaş düşünürlerden Fazlurrahman’a göre, bu düşünce hicri ikinci yüzyılda, Sünni inançta yer almaya başlamıştır. Bu inancın benimsenmesinde Sûfilik ve Şiîliğin rolü olmuştur. Siyasi ve ahlaki bakımdan hayal kırıklığına uğramış, açlık ölümüne terkedilmiş halk kitlelerini, teselli ve memnun etmek isteyen söz konusu yüzyılın vaizleri tarafından, kurtarıcı Mesih fikri ortaya atılmıştır. Bunlara göre, tarih kötüden daha kötüye doğru gidecek ve bu kötülüğe “dur” diyecek Mesih ya da Mehdi gelecektir. Böylece, İsa’nın (a.s.) ikinci gelişi doktrini zamanla Ehl-i sünnet tarafından da benimsenmiştir.
Hüseyin Atay da Fazlurrahman’la aynı fikirdedir. Nüzul-i Îsâ’nın Hıristiyan kültüründen geçtiğini savunan Atay, Hıristiyan mitolojisinin İslamlaştırıldığını iddia eder.
(Hadis profesörü) M.Hayri Kırbaşoğlu’na göre, Hz. Îsâ’nın ikinci gelişine dair İslami rivayetler, gerek isnad, gerek muhteva açısından son derece problemli, dolayısıyla kabulü mümkün olmayan bir nitelik arz etmekte; ayrıca bu rivayetlerin bir kısmı da, İslam öncesi kaynakların verdikleri bazı bilgilerin hadisleştirilmesinden öteye geçememektedir. Bu ise, söz konusu rivayetlerin dini alanda bir delil olarak kullanılmasını imkânsız ve geçersiz kılmaktadır.
Son yılların popüler ilahiyatçılarından Mehmet Okuyan bir televizyon proğramında “Deccal’in Kur’ânî hiçbir referansı yoktur… Onu görünce Kıyamet yaklaştı demek oluyor. Hani Kıyamet âniden gelecekti? Peygamberimiz sanki hiç oturmamış, sürekli Kıyametle ilgili alâmetler saymış. Böyle şeyler doğru değildir. Hz.Îsâ kesinkes ölmüştür. Mâide sûresinin 116, 117 ve 118. âyetleri Hz. Îsâ’nın ölü mü sağ mı olduğunu tartışanlara kapı gibi cevap teşkil eder” diyerek Hz.Îsâ’nın nüzûlünü inkâr etmiştir.
Modernist yazar Mustafa İslamoğlu da yukarıda isimlerini zikrettiğimiz ilahiyatçılar gibi, Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inişinin Kur’an’da var olmadığını, Hz. Îsâ’nın öldüğünü, kıyamete yakın yeryüzüne inmeyeceğini iddia etmektedir.
Nihâyeten Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde “Îsâ” maddesinin yazarlarından İlyas Çelebi “Tedvin döneminde Hıristiyan kültürüyle karşılaşmanın bir sonucu olarak Nüzul-i Îsâ inancının İslam akaidine girmiş olması kuvvetle muhtemeldir” diyerek bu konudaki fikrini beyan etmiştir.
Baştan şunu ifade edelim ki; Günümüzde Hz.Îsâ’nın ref’i ( göğe yükseltilmesi) ve nüzûlü (yeryüzüne tekrar dönüşü) meselesinin bazı vesilelerle, kamuoyu önünde tartışıldığına şahit oluyoruz. Basın-yayın organlarında bu konular tartışılmakta ve insanların kafasında soru işaretleri oluşmaktadır. Çünkü tartışma programına katılanlar, konuya farklı bir şekilde yaklaşmakta ve tam bir sonuç ortaya çıkmamaktadır. Hele hele toplum nezdinde popüler olan bazı ilahiyatçıların ( mesela; Mustafa İslamoğlu, Süleyman Ateş, Ali Rıza Demircan, Mehmet Okuyan, Abdulaziz Bayındır) Hz.Îsâ’nın nüzûlünü reddetmeleri hatta buna inanmanın akîdeye zarar vereceğini iddia etmeleri, bizi bu meseleyi kapsamlı ele almamızı gerekli kılmıştır.

A) HZ. ÎSÂ’NIN REF’İ (GÖĞE YÜKSELTİLMESİ)

Kur’an İslamcılığının referans konularının başında gelen Hz.Îsâ’nın nüzûlünü yani gökten inişini irdelerken onun vefatı meselesine, ilgili ayetler ve bu ayetlerin tefsirleri ışığında nüfuz etmeye gayret göstereceğiz. Hz.Îsâ’nın gökten inmesi anlamında nüzûlü, bir yükselişin sonucudur. Yükselme olmazsa inişten söz edilemez. O halde bizim burada Hz.Îsâ’nın ref’i meselesini de ele almamız gerecektir.
Tarih boyunca Allah tarafından birçok peygamber gönderilmiştir. Bu peygamberler görevlerini tamamladıktan sonra bu dünyadan ayrılmışlardır. Genel olarak bütün peygamberlerin başına gelen hadiseler birbirine benzemektedir. İlk anda büyük tepki görmeleri, sürülmeleri, dışlanmaları, yalancılık veya büyücülükle suçlanmaları vb. buna örnek verilebilir. Hz.Îsâ da bu dışlanma sürecini yaşayan Peygamberlerden birisidir. İsrailoğulları, önceki peygamberlere karşı izledikleri tutumu Hz.Îsâ’ya karşı da sergilemişler ve nihayet onu öldürme teşebbüsüne kadar işi götürmüşlerdir.
Kur’an’da belirtildiğine göre, İsrailoğulları, Hz.Îsâ’yı öldürmeye yeltendikleri sırada, Yüce Allah, Hz.Îsâ’ya şöyle vahyetmiştir. “…Allah demişti ki: “Ey İsa, ben seni vefat ettireceğim (İnni muteveffike), katıma yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkâr edenlerden üstün tutacağım…”( Âl-i İmran, 55)
Âyette belirtilen teveffâ kelimesi vefa (v-f-y) kelimesinden türeyen bir fiildir. Bu kelimede, esas itibariyle bir işi veya sayılı olan bir şeyi tam yapmak ve ikmal etmek anlamları bulunmaktadır. Nitekim bir sözü tam olarak yerine getirmeye de vefâ denir.
“Birinden bir malı ya da herhangi bir şeyi, geride hiçbir şey bırakmaksızın tümüyle almak” anlamında da kullanılan teveffâ kelimesi, can almak ve ruhu kabzetmek anlamlarında da kullanılışı yaygındır.
Kur’an’da bu kelime türevleriyle birlikte yetmişten fazla yerde kullanılmıştır. Sözünde durmak, öldürmek ve ruhunu kabzetmek, yapılanların karşılığının tam olarak verilmesi gibi kullanımlar, bu çerçevede hatırlatılabilir. Bununla birlikte, teveffâ fiili, yaygın olarak ölümü ifade eden bir kelimedir. Nitekim lügatlerde de bu anlamı ile meşhur olmuştur.
Hz.Îsâ (a.s.) ile ilgili haberlerde kullanılan müteveffike ve teveffeytenî (beni vefat ettirdin) tabirleri müfessirler tarafından farklı değerlendirilmiştir. Müfessirlerin bu kavram üzerinde yaptıkları yorumlar, doğrudan doğruya onun muhtemel sözlük anlamlarıyla bağlantılı olarak ortaya konmuş olup, özellikle Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetindeki “innî muteveffîke ve râfiuke ileyye” ifadesi hakkında şu izahlar yapılmıştır:
1- Bu ifadelerde geçen vefat, uyutma tarzındaki bir vefattır. Buna göre bunun anlamı: “Ey Îsâ, seni uyutacağım ve Bana (Katıma) yükselteceğim”demektir.
2- Âyette takdîm-te’hir söz konusudur. Buna göre bu âyetin anlamı:“Ey Îsâ, seni Bana (Katıma) yükselteceğim, seni inkârcılardan arındıracağım(kurtaracağım) ve seni bundan sonra vefat ettireceğim” biçimindedir.
3- Ölüm anlamındadır. “Ey Îsâ, Ben seni öldüreceğim ve Bana yükselteceğim” demektir. Çünkü Allah onu gündüz vakti üç saat süreyle öldürmüş, sonra tekrar diriltmiş ve bilâhare de ref etmiştir.
4- “Teveffî” , “Kabz” yani Hz. Îsâ’nın ruhunun cesediyle birlikte yeryüzünden kaldırılması (çekilip alınmasıdır). Buna göre âyetin manası şöyle olur: “Ey Îsâ, seni yeryüzünde ölüm söz konusu olmadan kendi katıma çekip alıp müşriklerin ve kâfirlerin arasından ref edeceğim.”
Osmanlının son dönem âlimlerinden Muhammed Zahid Kevseri (v.1951), “vefat” kelimesini incelerken, tarihi perspektiften bakmaktadır. Ona göre, bugün bir kelimenin ifade edeceği mana, geçmişte farklı bir anlam taşımış olabilir. Kevserî, bu konuda Kur’an’dan bazı örnekler getirmektedir. Konumuzla ilgili olan Âl-i İmran 55.âyeti ise şöyle yorumlar: Ayette geçen ‘müteveffike’ kelimesi, bugünkü dilde ilk olarak “ölüm” şeklinde anlaşılır. Ancak bu dilin gelişmesiyle söz konusu olmuştur. Hâlbuki Kur’an’ın nüzûlü zamanında ve sahabelerin kendi aralarındaki hitaplarında bu mananın anlaşılması zaruri değildir. Şayet gerekli olsaydı, “Allah, ölüm vakti gelen nefisleri vefat ettirir” (Zümer, 42) meâlindeki âyette geçen ve ölüm manasına gelen mevt kelimesi abes olurdu. Allah’ın kelamı abes lafızlardan münezzehtir. Ayrıca “risalet” kelimesinde de durum aynıdır. Eğer biz ayet ve hadislerde geçen bu kelimeyi, bugünkü Arapça’da geçerli olan risalet kelimesiyle açıklarsak, yanlış anlam vermiş oluruz. Zira nasslarda geçen bütün risalet kelimelerine, “görev” manası vermemiz gerekecektir. Yukarıdaki ayette, iddia edildiği gibi Allah “Hz.Îsâ’nın ölümünü” kastetmiş olsaydı, böyle farklı ifadeler kullanmazdı. Mademki Allah, Yahudilerin onu öldürmediğinden, vefattan ve göğe yükseltmekten bahsetmiş, o halde burada normal ölümün ötesinde bir mana olmalıdır.
Bu noktada konu başlığımızla da yakından ilgisi bulunan Hz.Îsâ’nın asılmadığını açıkça belirten Nisâ sûresi 158. âyeti irdelememiz isâbetli olacaktır:
“…Hâlbuki onu (Îsâ’yı) öldürmediler ve onu salbetmediler (asmadılar); fakat (öldürdükleri) onlar için (İsâ’ya) benzetildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler, ondan yana tam bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka o konuda herhangi bir ilimleri de yoktur. Onu (Îsâ’yı) kesin olarak öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine (kendi katına) yükseltti. Allah, aziz (emrinde yegâne galip) ve hakîm (hikmeti sonsuz) olandır.”
Âyette yer alan ‘Bel rafeahullahu ileyhi’ ifadesindeki “ ref ” kavramından neyin kastedildiğini, Ondan maksadın maddî (bedeni) mi, yoksa manevî (ruhî) mi olduğunu kestirebilmek ve bu yükseltme keyfiyetinin bu âyetlerde hangi anlamda kullanıldığını anlayabilmek için, öncelikle bu kavramın taşıdığı filolojik anlama göz atalım:
Ref, kelime olarak, bir şeyi yukarı koymak, manen yüceltmek, yükseltmek ve kaldırmak anlamlarına gelmektedir. Nisâ 158. âyette, Hz.Îsâ’nın göğe çekilmesini ifade eden ref kelimesi, lügatte “yükselmek” anlamına gelmektedir. Ref ister maddi olsun isterse manevi olsun, “alçaltmanın zıddıdır” diyebiliriz. Esasen burada ilgili ayetlerdeki ref’ kelimesi “göğe yükseltilme” anlamında ele alındığı gibi, “makamın yükseltilmesi” anlamında da ele alınmıştır.
Müfessirlerin geneli, teveffâ kelimesine verdikleri mecâzi mananın aksine, ref kelimesine, zahiri anlamı olan maddi yükseliş anlamını vermişlerdir. Ref kelimesi, vefat kelimesine verilen anlama paralel olarak, iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Aslında Hz.Îsâ’nın çarmıhta Yahudiler tarafından öldürülmediği ve Allah’ın onu kendi katına yükselttiği, ayette geçtiği üzere kesin olmakla beraber, bu yükseltme işinin bedenle mi, yoksa ruh ile mi; beden ve ruh diri olarak mı, yoksa beden ölü ruh diri olarak mı gerçekleştiği hususu tartışma konusu olagelmiştir.
Müfessirlerin büyük çoğunluğu, Hz.Îsâ’nın “ruh maal cesed” şeklinde yani bedeniyle birlikte ruhunun yeryüzünden yükseltilmesi görüşünü tercih etmişlerdir. Hz.Îsâ (a.s.)’ın “ref’i’nin bu tarz bir yorumla algılanması kanaatimizce gerek Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetindeki “ ve râfiuke ileyye ”, gerekse Nisâ sûresinin 158. âyetindeki “bel rafeahullahu ileyhi” ifadelerindeki bağlamlarıyla daha fazla örtüşmektedir.
“Ref” ve “Teveffî” kavramlarını birbiriyle bağlantılı olarak algılayan müfessirlerinin çoğunluğunun söz konusu bu yorumlarından ortaya çıkan sonuca göre Hz.Îsâ (a.s.), ya ruhu ve bedeniyle birlikte topyekün kabzedilerek, ya da uyku halinde adeta ölmüş gibi yapılarak yeryüzünden alınıp gökyüzüne yükseltilmiştir.
Hiç şüphe yok ki İslâm âlimlerinin çoğunluğunun benimsediği bu yorumun tabii bir uzantısı ve kaçınılmaz bir sonucu da Hz.Îsâ’nın kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri olarak tekrar yeryüzüne inmesi durumudur. Prensip olarak Hz.Îsâ’nın ölmediğini kabul eden Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, Kur’ân’daki bazı âyetlerde O’nun yeniden yeryüzüne ineceğine dair işaretler vardır.

B)HZ.ÎSÂ’NIN NÜZÛLÜ (YERYÜZÜNE İNİŞİ)

Kur’ân’-ı Kerim’de Hz.Îsâ’nın yeryüzüne inişiyle alâkalandırılan iki âyet bulunmaktadır. Ancak bu âyetlerdeki ifâdeler, delâletleri bakımından kesin ve açık değildir. Böyle olmakla birlikte, Hz.Îsâ’nın ruh ve beden olarak semâya çıkarıldığı görüşünde olan müfessirlerin ekseriyeti, işaret edilen bu iki âyeti, onun Kıyâmet gününe yakın bir zamanda yeryüzüne ineceği şeklinde anlamışlardır. Diğer taraftan, güvenilir hadis kaynaklarında bu konuda yetmişin üzerinde hadis yer almaktadır. Bu hadisler, ifâdeleri bakımından açık ve kesinlik arzederler.

1. Hz.Îsâ’nın Nüzûlüyle İlgili Görülen Âyetler: Hz.Îsâ’nın nüzûlüyle alâkalandırılan iki âyetten biri Zuhruf suresinin 61. âyetidir. Bu âyetin manasını daha açık anlatabilmek için, bu âyetten önceki ve sonraki aynı konuyla ilgili âyetleri bütün halinde vermemiz gerekmektedir:
“(Ey Muhammed) Meryem oğlu Îsâ örnek verilince, senin kavmin (Kureyş müşrikleri) hemen ondan keyiflenerek bağrıştılar. ‘Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?’ dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüp¬hesiz kavgacı bir kavimdir. Meryem oğlu Îsâ, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur. Eğer dileseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak me¬lekler var ederdik.
Şüphesiz ki o, Kıyametin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın Kıyametin geleceğinden şüphe etmeyin. Bana uyun, doğru yol budur. Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.(61.âyet)
Îsâ, hakikatin bütün delilleriyle geldiği zaman, ‘Ben size, hikmet ile ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklığa kavuşturmak üzere geldim. O halde, Allah’a karşı sorum-luluğunuzun bilincine varın ve bana tâbi olun. Allah, şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse yalnızca O’na kulluk edin, doğru yol sadece budur.’ dedi.
Ama onlar, daha sonra gruplara bölündüler ve Îsâ hakkında görüş ayrılığına düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay hâline!”
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Mekke müşriklerine, Hz.Îsâ’nın ilâhlığı hakkında hıristiyanlardan duyduklarının yanlışlığı anlatılmakta, onlardan duyduklarının aksine onun da diğer kullar gibi bir kul olduğu, Allah’ın onu peygamber olarak seçtiği bildirilmektedir. Hz.Îsâ’nın nüzûlüyle alâkalı görülen 61. âyette ise “ve innehû le-ılmün li’s-sâati: Şüphesiz o, Saat (Kıyamet) için bir ilimdir.” buyurulmaktadır.
Müfessirlerden bâzıları bu âyette “innehu” daki “hu- o” zamiriyle Kur’ân-ı Kerim’in kasdedildiğini kabul ederler. Ancak onların büyük bir kısmı, zamirin Hz.Îsâ’nın yerini tuttuğunu ifade etmişlerdir. Bu ikinci görüşü benimseyenler, önceki âyetlerde Kur’ân kelimesinin geçmediğini delil getirerek, birinci görüşü çok uzak bir ihtimâl saymışlardır. Onlara göre doğrusu, bu zamirle önceki âyetlerde adı geçen Hz.Îsâ’nın kastedilmesidir. Buna göre, âyetin mânâsı, “Îsâ, Kıyâmet’in yaklaştığını gösteren bir bilgidir.” şeklinde olmaktadır.
Âyetteki ikinci kelimeyi Ashab’dan bazıları özellikle de İbn Abbâs “ le alemun” diye de okumuştur. Bu okuyuşa göre âyetin ilk cümlesinin anlamı şöyle olmaktadır: “Hiç şüphe yok ki o (Îsâ), kıyametin bir alâmetidir.”
Bu görüşü benimseyen müfessirler, Hz.Îsâ (a.s.) ile Kıyamet bilgisi arasındaki irtibat hususunda ise, Hz.Îsâ’ya verilmiş olan hastaları iyileştirme ve ölüleri diriltme mucizelerinin yeniden dirilmeye, O’nun yeryüzüne tekrar inişinin ise Kıyâmetin yaklaştığına işaret olduğunu ve Kıyâmetin yaklaştığını bildirdiğini söylemişlerdir. Dolayısıyla bu âlimler, Hz.Îsâ’nın inişini, Kıyâmet alâmeti olarak kabul etmişlerdir. İlk müfessirlerden İbn Abbas, Ebu Hureyre, Mücâhid, Ebul-Âliye, İkrime, Hasen-i Basrî, Katâde, Dahhâk ve diğer bâzı müfessirlerin bu görüşte oldukları nakledilmektedir.
Hz.Îsâ’nın kıyâmetin alâmeti olması konusu müfessirler tarafından iki şekilde yorumlanmıştır:
1- Hz.Îsâ’nın semadan yeryüzüne inmesi kıyamet için bir işarettir.
2- Hz. Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelmesi ve onun, hayret verici bazı mucizelerin meydana gelmesinde başrol oynaması kıyâmetin olacağının bir delilidir. Çünkü Hz. Îsâ’nın ölüleri diriltmiş olması, ahret gününde ölülerin de diriltileceğine delâlet eder.
Bu husustaki ikinci âyet ise Nisâ sûresinin 159. âyetidir. Bu âyette şöyle denilmektedir:
“Kitap ehlinden (yahudîler ve hıristiyanlardan) hiçbir kimse yoktur ki, Ölümünden önce, ona iman etmiş olmasın. O, Kıyamet gününde onların üzerine şahitlik edecektir.”
Bu âyetin tefsiri hususunda da farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden biri, âyette ölümlerinden önce iman edecekleri bildi¬rilen şahısların yerini tutan birinci zamir ile bütün yahudî ve hıristiyanların, kendisine iman edilecek şahıs için kullanılan “o” zamiriyle de, Allah Teâlâ veya son rasûlü Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in kastedildiği şeklindedir. Buna göre, her bir yahudi veya hıristiyan, ölüm esnasında gözlerinden perde kaldırılınca, Allah’ın tek ve ortaksız olduğuna, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in de O’nun kulu ve rasülü olduğuna îman edecektir. Ancak onların yeis hâlindeki bu îmanları geçerli olmayacaktır.
Diğer bir görüş ise, gerek ölümünden bahsedilen şahıs, gerekse kendisine iman edilecek şahıs için kullanılan iki zamirin de Hz. Îsâ’nın yeri¬ni tuttuğu şeklindedir. Buna göre, Hz.Îsâ (a.s.) gökyüzünden indiğinde, o sırada hayatta bulunan yahudiler ve hıristiyanlar, ölümünden önce ona îman edeceklerdir. Büyük müfessirlerden Taberî ve İbn Kesir, bu görüşü tercih etmişlerdir.
Diğer bir görüş de, Ehl-i kitap’tan olan insanlardan her birinin, vefatı öncesinde, Hz. Îsâ’nın Allah’ın rasûlü olduğu gerçeğini anla¬ması ve buna îman etmesidir. Ancak yeis halindeki bu iman geçersiz olacaktır.

2. Hz.Îsâ’nın Nüzûlüyle İlgili Hadisler ve Bu Konudaki Görüşler

Sahih hadis kaynaklarında Hz.Îsâ’nın nüzûlü hakkında rivayet edilen hadislerin sayısı yetmişi aşmaktadır. Bu hadislerden bâzılarında Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur¬muştur:
Ebu Hureyre radıyallâhu anh’den gelen bir rivayette Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza adaletli bir hakem olarak inmesi pek yakındır. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak; mal öyle çoğalacak ki, kimse onu kabul etmeyecektir. O zaman yapılacak tek secde, tüm dünya ve içindekilerinden daha hayırlı olacaktır.” Sonra Ebu Hureyre “isterseniz şu âyeti okuyun” der: “Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanmış olmasın.”
Huzeyfe b. Esid el-Gıfari şöyle dedi: “Biz tartışırken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza çıkageldi. Ve “Neyi tartışıyorsunuz?” diye sordu. Ashab: “kıyâmeti” dediler. “Siz ondan önce on alâmet görmedikçe, o kopmayacaktır” buyurdu. Ve dumanı, Deccal’ı, dabbeyi, güneşin battığı yerden doğuşunu, Îsâ b. Meryem’in inişini, Ye’cüc ve Me’cüc’ü ve biri doğuda, biri batıda, biri de Arap Yarımadasında olmak üzere üç yerin batacağını, bunların sonuncusunun ise Yemen’den çıkıp insanları haşrolunacakları yere sürecek bir ateş olacağını anlattı.”
Abdullah b. Amr diyor ki: “Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Ümmetimin hayatta bulunduğu bir zamanda Deccâl çıkar ve kırk bu kadar zaman kalır (râvi, Hz. Peygamber’in kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu bilemediğini söylemektedir) Bunun üzerine Allah Teâlâ, Îsâ b. Meryem’i yer¬yüzüne gönderir; o da Deccal’i bularak ortadan kaldırır. Sonra insanlar, aralarında hiç bir düşmanlık bulunmadan yedi yıl ya¬şarlar.”
Cabir radıyallâhu anh anlatıyor. Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ümmetimden bir taife (grup) hak üzere, galip olarak ta kıyamete kadar devamlı olarak savaşacaklardır. O zaman Îsâ İbn Meryem de inecek; emirleri: “Haydi gel, bize namaz kıldır!” diyecek. Buna karşılık: “Kiminiz, kiminizin emiridir. Bu, Allah’ın bu ümmete bir lütfu keremidir.” diyecektir.”
Ana hadis kaynaklarımız bu konuyla ilgili birçok rivayeti ihtiva etmişlerdir. Kütüb-i Sitte’nin tamamı, İmam Malik’in Muvatta’ı, İbn Huzeyme ile İbn Hibban’ın Sahih’leri, Ahmed b. Hanbel ve Tayalisi’nin Müsned’leri Nüzul-i Îsâ ile ilgili hadisleri kaydetmişlerdir. Doğrudan Hz. Îsâ’nın nüzûlü ile ilgili olarak varid olan hadislerin yanında, Deccal ile ilgili rivayetlerde de nüzûlden bahsedilmektedir.
Nüzûlü Îsâ (a.s.) ile ilgili hadislerin mütevatir olduğunu ifade eden nice Ehl-i Sünnet âlimimiz mevcuttur. Meşhur muhaddislerden Kadı Iyaz, bu hadislerden çıkarı¬lan netice ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Ehl-i Sünnet’e göre, Îsâ’nın inmesi ve Deccal’i öldürmesi, haktır, sahihtir. Çünkü bu babta sahih hadisler nakledilmiştir. Aklen ve şer’an, bunu iptal edecek bir delil de yoktur. Binaenaleyh kabulü vaciptir.”
Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî (öl.1932), ‘et-Tasrîh bimâ tevâtere fî nüzûli’l-Mesîh’ adını taşıyan eserinde Hz.Îsâ’nın yeryüzüne ineceğini bildiren hadisleri toplamıştır. Bu eserde, yetmiş beşi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözü olmak üzere, toplam yüzbir rivayet bulunmaktadır.
Muhammed b.Ca’fer el-Kettânî, ‘Nazmü’l-mütenâsir mine’l-hadîsi’l-mütevâtir’ isimli eserinde, Hz.Îsâ ‘nın nüzûlünün Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olduğunu belirttikten sonra, bu konudaki hadislerin mütevâtir olduğunu söylemektedir.
Günümüzün büyük hadis âlimlerinden Muhammed Nâsıruddin el-Bâni de: “Bilinmelidir ki Deccal ve Hz.Îsâ’nın nüzûlüne dair hadisler mütevatirdir ve bu hadislere inanmak gerekir. Bu hadislerin âhad hadisler olduğunu iddia edenler, kimseyi aldatmasın. Çünkü onlar bu ilim konusunda cahildirler. Şayet onlar bu ilmin usullerine tâbi olsalardı, tıpkı İbni Hacer gibi bu hadisleri mütevatir kabul ederlerdi.” demektedir.

Nüzûl-i Îsâ (a.s) meselesinde Ehl-i Sünnet âlimlerinin tutumuna gelince;

İmam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber’de şöyle der: “Mi’rac haberi haktır. Onu reddeden, sapkın ve bid’atçidir. Deccal’ın hurucu, Ye’cüc-Me’cüc, güneşin batıdan doğması, Hz.Îsâ ‘nın gökten inmesi ve kıyamet gününün sâir alametleri, sahih haberlerde varit olduğu üzere haktır, gerçekleşecektir.”
İmam et-Tahâvî, Hanefî mezhebinin üç imamının itikadî çizgisini zikrettiği el-Akîdetu’t-Tahâviyye’de şöyle der: “Kıyâmet alâmetlerine inanırız. Deccal’ın hurucu, Hz.Îsâ’nın gökten inmesi bu alâmetlerdendir.”
İmam el-Eş’arî: “Ashâbu’l-Hadîs ve Ehlu’s-Sünne”nin itikat umdelerini sayarken,”…Deccal’in çıkacağını ve Îsâ b. Meryem’in onu öldüreceğini tasdik ederler” dedikten ve daha birçok madde zikrettikten sonra sözlerini şöyle bağlar: “Bütün bunlar, onların (Ashâbu’l-Hadîs ve Ehlu’s-Sünne’nin) emir ve amel ettiği, benimsediği hususlardır. Onların, zikrettiğimiz bütün bu itikat ilkelerine biz de inanır ve onları benimseriz…”
Şeyhulislâm İbni Teymiyye diyor ki: “ Sahih hadislerde sabit olduğu gibi Hz.Îsâ (a.s) mutlaka yeryüzüne inecektir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mirac’a çıkarken müşahede ettiğine göre, şu an Hz.Îsâ ikinci gök katında bulunmaktadır. Hz.Îsâ, Hz.Yusuf, Hz.İdris ve Hz.Harun’dan daha üstün olmasına rağmen ikinci semada bulunması, kıyâmetten önce yeryüzüne ineceğindendir.”
İbnu’l-Hümâm’ın konuyla ilgili ifadesi de şöyle: “Deccal’ın hurucu, Îsâ b. Meryem’in gökten inmesi, Ye’cüc-Me’cüc’ün ve Dabbe’nin hurucu gibi kıyâmet alâmetleri haktır; bu hususlarda sarih ve sahih nasslar varittir.”
Bu konuda müstakil eser yazanlardan biri olan Suyûtî’nin görüşü kısaca şöyledir: “Hz.Îsâ, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in izinde giden bir Peygamber olmakla birlikte, âhir zamanda, önemli bir kıyâmet alâmeti olarak dünyaya dönecek olan bir Müslüman müceddittir. Yeryüzünde adaleti te’sis edecek ve öğretisinin yanlış anlaşılan ve bozulan kısımlarını izah edecektir.”
Şevkânî de, bu konuda telif ettiği eserinde ilgili hadisleri naklettikten sonra, kanâatini şöyle açıklamıştır: “Kesin olarak ortaya çıkmıştır ki, Mehdî el-Muntazar hakkındaki hadisler mütevâtirdir, Deccâl hakkındaki hadisler mütevâtirdir, Îsâ’nın nüzûlü hakkındaki hadisler mütevâtirdir.
Muhammed Zâhid el-Kevserî de, bu konuda yazdığı eserin¬de, ilgili âyetlerin tefsirini yaptıktan sonra, “Görüldüğü üzere, anlatılanlardan yalnızca Kur’ân-ı Kerim naslarının, Hz. Îsâ’nın sağ olarak ref edildiğini ve âhir zaman’da ineceğini kesin olarak gösterdiği ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki hadisler mütevâtirdir. Ümmet, seleften halefe günümüze kadar onlara inanmıştır. Akâid kitaplarını ona göre tanzim etmiştir. Bundan ötesi sadece sapıklıktır.” demektedir. Başka bir yerde ifâdesini daha da sertleştirerek, muhalif grup hakkında şöyle demiştir: ” Îsâ’nın nüzûlü hadisi, manevî mütevâtir bir hadistir. Şöyle ki: Aralarında bâzı mânâ farklilıklarıyla birlikte bu konuda gerçekten çok sayıda sahih ve hasen hadis nakledilmiştir. Bu hadisler Hz. Îsâ’nın nüzûlü konusunu açıkça ortaya koymaktadır. Böyle bir durumda, Hadis ilminin kokusunu koklayanlardan hiç kimse, bunu inkâra güç yetiremez.” Kevserî’nin başka bir tesbiti de şöyledir: “Mehdî, Deccâl ve Mesih hadislerinin tevâtürü hususunda, Ehl-i Hadis nezdinde şüpheye yer yoktur. Bâzı kelamcıların, -Kıyâmet alâmetlerinin tamamı haktır hususunu kabul etmeleriyle birlikte- bu hadislerin bir kısmının mütevâtir oluşu hakkındaki şüphesi, hadisteki bilgi ve vukûfiyetlerinin azlığındandır. Onlar, kendilerine bu mesele delilleriyle izah edildiğinde inatlarından vazgeçerlerse, bu tutumlarında mazur sayılırlar.”
Mevdûdî, tefsirinde Hz.Îsâ’nın nüzûlüyle ilgili hadislerden yirmi bir tanesini aktardıktan sonra şöyle demektedir: “Bu yirmi bir hadisin tamamı, Rasûlullah’ın ashabından on dört şahsa dayandırılmış ve en muteber ve sahih hadis kaynaklarında sahîh isnâdlarla zikredilmiştir. Gerçi, konu hakkında bu hadislerden başka birçok hadis daha vardır; ancak biz, yalnızca râvi zinciri bakımından sahîh olan ve yaygınlık kazanmış bulu¬nan bir bölümünü zikretmekle yetindik. Bu hadislere bakıldığın¬da, 2000 yıl önce bakire Meryem’den doğan Hz.Îsâ’nın öldü¬ğü ya da âlemin herhangi bir yerinde hâlâ yaşamaya devam etti¬ği hususunu tartışmanın gereği ve faydası yoktur. Kaldı ki, Allah, bir kulunu âlemin herhangi bir yerinde binlerce yıl canlı tutup, dilediği zamanda dünyaya geri göndermeye de kadirdir.”
Başka bir eserinde de: “Mesihin (Hz.Îsâ’nın lakabı) âhir zamanda gökten yere inmesi meselesi, Müslümanların ta başlangıçtan bugüne değin üzerinde ittifak ettikleri bir meseledir. Bu mesele, Kitap, sünnet ve icma-ı ümmete istinad etmektedir. Hadislerde bildirilen İsa’nın inişinden maksat, âhir zamanda bir Deccal’in ortaya çıkacağı ve halka kendisinin Mesih olduğunu iddia edeceğidir. İşte o zaman bütün Yahudiler ona tâbi olacaklar ve yeryüzünde büyük bir fitne yaratacaklardır. Bunun üzerine Allah, bu fitnenin kökünü kurutsun ve insanları bu Deccal’in şerrinden kurtarsın diye gerçek Mesihi dünyaya gönderecektir. Nüzûl-i Îsâ akîdesinin, nübüvvetin son bulma akidesi ile çelişmeyeceğini kesin olarak kabul etmek gerekmektedir. Hz.Îsâ, Hz. Muhammed’den önce gönderilen peygamberlerden birisidir. Bizzat Hz. Peygamber ona inanmış ve Müslümanlar da her zaman ona inanmakta devam etmişlerdir. Ona inanmayan, İslam dairesinden çıkmıştır. O, yeryüzüne tekrar inince, ona yeniden inanmak veya onu inkâr etmek yüzünden ne gibi bir mesele ortaya çıkabilir. Bir kere Müslümanlar ona inanmaktadırlar ve inişi anında yeniden iman etmelerine ihtiyaç yoktur.” demektedir.
Günümüz âlimlerinden Muhammed Ali Sâbûnî de : “Hz.Îsâ’nın meselesi bundan sonra da bitmiş kapanmış değildir. Risalet görevini tamamlamak ve davetini insanlara tebliğ etmek için yeryüzüne tekrar inecektir. Şu anda Hz.Îsâ (a.s), semada diridir. Yüce Allah, onu, ruhu ve bedeni ile bir¬likte kendisine kaldırmıştır. Kur’an, onun, Allah katına kaldırılışını haber vermiştir. Bundan dolayı bizde, Kur’an’ın buna dair verdiği habere ve Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’inde buna dair anlattığına inanırız. diyerek bunun Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ın inanç umdesi olduğunu ifade etmiştir.

HZ.ÎSÂ’NIN NÜZÛLÜYLE İLGİLİ ŞÜPHELER VE CEVAPLARI

a) “Hz. Îsâ’nın ölmediği ve tekrar yeryüzüne geleceği inancı Hıristiyanlığa ait, dolayısıyla tahrif edilmiş bir inançtır.”

Cevap: Bu görüş sahipleri: “Beklenen ilahi kurtarıcı fikrinin İslam öncesi hemen hemen bütün dinlerde mevcut olması, bu dinlerin çoğunun İslam’ın yayıldığı bölgelerde de bilinmesi, ortada bir etkileşimin bulunabileceği ihtimalini güçlendirmekte ve bu rivayetlerin İsrailiyat-Mesihiyat denilen kategoride değerlendirilmesine imkân vermektedir. Hatta Hz. Îsâ’nın inişini ispat için delil olarak kullanılan bazı hadislerin, Daniel ve İşaya kitaplarının aynen kopyalanmasından başka bir şey olmadığının ortaya çıkmış olması, bu ihtimali ciddi bir biçimde güçlendirmektedir.” demekte ve “Kaynağını hıristiyan düşüncesinden alan Îsâ’nın yeniden dünyaya gelişi İslam kaynaklarına da geçerek akide konusu haline gelmiştir, bu yapılırken ‘kitaba uymak’ metodu değil ‘kitabına uydurmak’ metodu kullanılmıştır.” iddiasında bulunmaktadırlar.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, dünyadaki diğer iki İlahi din olan Yahudilik ve Hıristiyanlık zaman içerisinde dejenere olmuş, bu dinlerin içlerine birtakım hurafeler ve batıl inanışlar karışmıştır. Bununla birlikte, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat ve Hıristiyanların kutsal kitabı İncil incelendiğinde, hak dine ait bazı inanç ve ahlak esaslarının da muhafaza edildiği ve Kuran ile mutabık yönlerinin olduğu açıkça görülecektir. Söz konusu dinlerin hangi inançlarının tahrif edilmiş, hangilerinin hak dine uygun olduğunu ise ancak Kur’an’ı ve Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetini rehber edinerek belirleyebiliriz.
Kur’an, Allah Katından gönderilmiş son hak kitaptır. Allah, Kur’an’ın indiriliş hikmetlerinden birinin de, insanların haklarında ihtilafa düştükleri konularda onları doğru yola iletmesi olduğunu bildirmiştir. Kuran’ın indirilmesinden önce çeşitli konularda kendi aralarında ayrılığa düşen Yahudiler ve Hıristiyanlara, Kuran’la birlikte bu konulardaki en doğru ve hak bilgi gelmiştir. Ayetlerde şu şekilde bildirilmektedir:

“Biz Kitab’ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.” (Nahl, 64)

“Ey Kitap Ehli, kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan (açıklamaya gerek görmeyip) geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.” (Mâide,15)

Kur’an’da Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Îsâ’nın hayatları, onlara tabi olan inananların yaşamları, temel inançları, ahlaki değerleri, Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara bakış açısının ve tavrının nasıl olması gerektiği gibi konular detaylı olarak açıklanmıştır. Yahudiler ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an’da yer alan önemli bilgilerden biri de, bu dinlerde dejenere olmuş inanç ve hükümlerin hangileri olduğudur. Tahrif olmuş inançların başında Hıristiyanların, Hz.Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu öne sürmeleri gelmektedir. (Allah’ı tenzih ederiz.) Hıristiyanlar, bu konuda büyük bir sapkınlık içine düşmüş ve Hz.Îsâ’yı ilahlaştırmaya kalkışmışlardır. Aynı şekilde, Hıristiyanlık inancının temel esaslarından biri haline gelen üçleme de sapkın bir inanıştır. Allah Kur’an’da Hıristiyanların dinlerini bu şekilde tahrif etmekle çok büyük bir sorumluluk yüklendiklerini bildirmiştir.
“Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah’a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih Îsâ, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘Ol’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; “üçtür” demeyiniz. (Bundan)kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek İlah’tır. O, çocuk sahibi olmaktan Yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa o’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ, 171)
Hıristiyanların bu tarz sapkın inanışlar geliştirmekle ne kadar büyük bir sorumluluk yüklendikleri bir başka âyette ise şu şekilde bildirilir:

“Rahman çocuk edinmiştir dediler. Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.) Rahman (olan Allah)a çocuk edinmek yaraşmaz.” (Meryem, 88-92)

Hıristiyanların Hz.Îsâ’nın ölmediğine ve yeryüzüne ikinci kez geleceğine dair inançlarına da Kur’an’da açıklık getirilmiştir. Hangi yönlerinin batıl, hangi yönlerinin hak olduğu açıklanmıştır. Hz.Îsâ’nın Allah katına yükseltilmesi konusunda Hıristiyanların, üçleme ve Hz. Îsâ’yı sözde ilahlaştırma gibi sapkın inançlarından kaynaklanan birtakım yanlış yorumları bulunmaktadır. Buna göre Hıristiyanlar, Hz.Îsâ’nın tüm insanların günahının bir kefareti olarak çarmıha gerildiğini, çarmıhta öldükten sonra yeniden dirilip Allah katına yükseldiğini öne sürmektedirler. Hıristiyanların bu yorumları dejenere edilmiş, gerçek dine uygun olmayan yorumlardır. Ancak şu önemli hususu dile getirmemiz gerekiyor:
Suriye Hristiyanları ve bu bölgeye yakın olan Mısır Hristiyanları gerçeğin farkında olup itiraf ediyorlar ki Yahudiler Hz.Îsâ’yı öldürmediler. Bu hususta onlarla aynı noktada birleştik diye Hristiyanlıktan İslâm’a batıl bir hurafe bulaştı demek ilmi dayanağı olmayan zandır. Olaya birde şu noktadan bakalım madem öyle:
Resmi Hristiyanlığın “apokrif” (uydurma) ilan ettiği Barnaba İncilinde Kur’an’ın haber verdiği birçok hakikatin yer aldığı biliniyor. Bu durumda onlar Hz.Îsâ ile ilgili ayetlerin doğruluğunu tasdik ettiği ve Kur’an’ın da İncil’deki âyetleri tasdik ederliliği gerçeği ortaya çıkmaz mı? İkisi de özü itibariyle aynı kaynaktan Allah’tan değil midir? İncil’de ki âyetleri aşağıya yazıyorum siz de çok net göreceksiniz ki bu ifadeler Kuranın Hz.Îsâ olayını anlattığı gibidir.

Barnaba incilinde çarmıh hadisesi (215-221 Bablardan özetle) şöyle anlatılır: “ Askerler Yehudayla birlikte Îsâ’nın bulunduğu yere yaklaştıklarında İsa çok sayıda kişinin yaklaştıklarını işitip korkuyla geri çekildi ve on bir (Havari) uyumakta idiler. O zaman kuluna gelen tehlikeyi gören Allah, elçileri Cebrail, Mikail, İsrafil ve Uriele (Azrail) İsayı dünyadan almalarını emretti. Kutsal melekler gelip Îsâ’yı güneye bakan pencereden çıkardılar. Onu götürüp üçüncü göğe, daima Allah’ı tesbih ve takdis etmekte olan meleklerin yanına bıraktılar. Yehuda herkesin önünden hızlı, hızlı Îsâ’nın yukarı alındığı odaya daldı. Ve Şakirtler uyuyorlar. Bunun üzerine mucizeler yaratan Allah yeni bir mucize daha yarattı öyle ki, Yehuda konuşma ve yüz bakımından Îsâ’ya o şekilde benzetildi ki onun Îsâ olduğuna inandık. Ve o bizi uyandırdı. Muallimin bulunduğu yeri arıyordu. Bunun üzerine biz hayret ettik ve cevap verdik: Sen Îsâ Bizim Muallimimizsin bizi unuttun mu?
O gülümseyerek dedi. Şimdi benim Yehuda iskoriyot olduğumu bilmeyecek kadar budalalaştınız. Ve o bunu derken askerler içeriye girdiler ellerini Yehudanın üzerine koydular, çünkü o her bakımdan İsa’ya benziyordu. Biz Yehudanın dediklerini duyup yığınla askeride görünce delirmiş gibi kaçtık. Ve keten beze sarılı olan Yuhanna da uyanıp kaçtı ve askerlerin biri kendisini keten bezden yakalayınca keten bezi bırakıp çıplak olarak kaçtı. Çünkü Allah Îsâ’nın duasını duymuş ve on bir (havari) korumuştu. Askerler Yehudayı tutup alay ede, ede bağladılar çünkü o gerçekten Îsâ olduğunu inkar ediyordu. Sonra onu suçluları astıkları kalveri dağına götürdüler ve orada daha çok rezil olsun diye çıplak olarak çarmıha gerdiler. Yehuda bağırmaktan başka bir şey yapmadı. Allah suçlunun kurtulup gittiğini ve benim de haksız yere öldürüldüğümü göre, göre beni neden terk ettin.”
“Kanonik İnciller” de denen resmi İncillerde çarmıha gerilenin Hz. Îsâ olduğu ve bu ifadeleri onun söylediği nakledilir. Barnaba incilinin kilise Hristiyanları tarafından yasaklanıp “apokrif” ilan edilmesinin ardındaki sebep elbette ki Kur’an’ın ifade ettiği gibi Peygamberimizin gelişini müjdelemesi (mesala bak. 17.Bab) ve Hz. Îsâ’nın çarmıha gerilmediğini nakletmesinden başka bir şey değildir.
Yukarıya aldığımız pasajlarda çarmıh hadisesi Kuran ve sünnete uygun bir şekilde anlatıldığı açıktır. Şu halde bu hususta bir kısım Hristiyanlarla aynı noktada buluşuyor görüntüsü vermeyelim endişesi veya onlarla aynı beklenti içindeyiz iddiasıyla Kuran ve Sünnet’in hakikatlerini inkâr etmek, zedelemek ya da görmezden gelmek bizim imanımıza zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Bir de Hayri Kırbaşoğlu makalesinde Barnaba incilinden örneklere yer vermemiş nedense Kanonik İncillerden örnekler vermiş. Ölçü olarak tahrif edilen İncilleri tercih edişi de bize göre kasıtlı bir harekettir. Öbür türlü o da Barnaba incilinden neden örnekler vermemiş düşündürücü.
Öte yandan Hz. Îsâ’nın adil bir hâkim olarak ineceğinden söz eden hadisin Mesihî ve İsrâilî bir haber olma ihtimali mantıken çok zayıftır. Çünkü bu hadiste, Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inmesiyle birlikte artık Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin bütünüyle sona ereceği, Nisâ sûresinin 159. âyetinde de ifade buyrulduğu gibi tüm Ehl-i Kitabdan olanların ona inanacakları, dolayısıyla artık domuz beslenmesi ve domuz eti tüketimine de izin verilmeyeceğine yönelik mesajlar yer almaktadır. Diğer bir deyişle, böyle bir ortamda Peygamberimizin getirdiği İslam dininin hükümleri uygulanacaktır. Dolayısıyla, “Hz. Îsâ gibi bir şahsiyetin ilk icraatının domuz katliamı ve haçları kırmak mı olduğu? Zaten kaldırılmış bulunan cizye ve haracı Hz. Îsâ’nın nasıl kaldıracağı?” gibi soruların da hadisteki söz konusu mesajların sağlıklı algılanması halinde cevaplarını bulacağını düşünmekteyiz. Çünkü daha önce Hz. Îsâ’yı ulûhiyet (tanrılık) mertebesine çıkaran Hıristiyanlar ile, ona inanmayan ve hatta öldürmeye kalkışan Yahudiler, Hz. Îsâ’nın irşatları doğrultusunda Tevhîd akidesi çerçevesinde imâna kavuşup bunun tabiî bir sonucu olarak Ehl-i Kitâb yani zimmî statüsünden çıkmış olacaklardır.
Ebubekir Sifil hocanın bu konudaki kanaatlerini de aktaralım: “Gerek Mesih ve Mehdi konusunda, gerekse daha farklı meselelerde inkâr tarafını tutanların ilk sığındığı, bunların İslâm’a dışarıdan girdiği iddiasıdır. Böyle bir şeyin mümkün olabilmesi için her şeyden önce sosyal, siyasal ve kültürel şartların elverişli olması gerekir. Daha açık söylemek gerekirse, Müslümanların herhangi bir inanç unsurunu dışarıdan aldığını söyleyebilmek için, olağanüstü bir dinî ve toplumsal zaaf içinde bulunmuş olmaları gerekir. Ancak böyle bir durumda İslâm Ümmeti’nin hâkim milletlerin dinî inançlarından ve kültürlerinden etkilendiğini söylemek inandırıcı olabilir.

Ne var ki, Mesih ve Mehdi ile ilgili rivayetlerin yer aldığı hadis kitaplarının ve itikadî metinlerin vücuda getirildiği zaman dilimine baktığımızda şunu görüyoruz: İslâm bütün izzet ve ihtişamıyla bölgesinin ve hatta dünyanın her bakımdan en güçlü devletidir. Yahudi ve Hıristiyanlar ancak “zimmî” statüsüyle İslâm devletinde yaşayabilmektedir. Müslümanların “hakim”, diğerlerinin “mahkûm” olduğu bir zaman diliminde derlenen eserlere herhangi bir yabancı unsurun, üstelik de “itikadî bir kabul olarak” girmesi bu şartlar altında nasıl mümkün olabilmiştir acaba?!

Diğer din ve inanç sistemlerindeki Mehdi ve Mesih inancının genellikle toplumun zayıf düştüğü, insanların her şeyden ümit kesip çaresizlik içinde bir “kurtarıcı” beklediği durumlarda baş gösterdiği bilinmektedir. Oysa yukarıda da söylediğimiz gibi bu konudaki rivayetlerin derlendiği dönemde Müslümanlar izzet ve şehametin zirve dönemlerinden birisini yaşamaktaydı. Böyle bir durumda kim, niçin “kurtarıcı” beklesin ki?!”

Sonuçta Hz. Îsâ (a.s.), Allah’ın elçisi ve peygamberidir. O, “Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz’dir. Öyleyse O’na ibâdet edin. Dosdoğru olan yol işte budur.” (Âl-i İmran, 51) âyetiyle bildirildiği gibi halkını yalnızca Allah’a kulluk etmeye, Allah’ın razı olduğu bir hayat yaşamaya çağırmıştır. Onları ahiret gününün azabına karşı uyarıp korkutmuştur. Gösterdiği büyük mucizeler ise Allah’ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Allah dilemedikçe, tüm insanlar gibi Hz.Îsâ’nın da hiçbir şeye güç yetirmesi mümkün değildir. Kuran’da Hz. İbrahim’in duasını haber veren âyetlerde bildirildiği gibi, insanı “Yediren ve içiren, hastalandığında şifa veren, öldüren ve dirilten, ahirat gününde iyilikte bulunanları bağışlayacak, kötülükte bulunanları azaplandıracak olan” (Şuarâ, 79-82) yalnızca Allah Teâlâdır. Hıristiyanlar ise, Hz.Îsâ’nın tüm insanlığın günahlarının kefareti olarak çarmıha gerildiğini söyleyerek büyük bir hataya düşmüşlerdir.
Ancak Hz.Îsâ’nın tekrar yeryüzüne geleceğine dair inançları Kur’an’da açık ve net olarak pekiştirilmiştir. Eğer Hz.Îsâ’nın yeniden yeryüzüne dönecek olması Hıristiyanların tahrif edilmiş inançlarından biri olsaydı (ki bu doğru değildir), hiç şüphesiz diğer tüm sapkın inanışları gibi bu da Kur’an’da bildirilirdi. Kur’an’da Hıristiyanların ihtilafa düştükleri konular açıklanarak Hz. Îsâ (a.s.) ile ilgili gerçek olan bilgi haber verilmiştir. Buna göre, inkâr edenlerin Hz.Îsâ’ya kurdukları tuzaklar bozulmuş, Hz. Îsâ (a.s.) ölmemiş ve öldürülmemiştir. Hz. Îsâ (a.s.) Allah katına yükseltilmiştir ve Allah’ın takdir ettiği zaman geldiğinde yeniden dünyaya gelecektir. Hıristiyanların, Hz.Îsâ’nın Allah katındaki yaşamı hakkında sahip oldukları bazı inançlar da batıl yorumlar içermektedir. Kuran’da bize bildirilen gerçek, Hz.Îsâ’nın zaman ve mekânın olmadığı bir boyutta hayatta olduğudur. Bu boyutun nasıl bir âlem olduğu ise Rabbimiz’in bilgisi dâhilindedir.

b) “Enbiya Suresi’nin 34-35. Âyetlerinin hükmüne göre Hz.Îsâ da ölmüştür.”

Cevap: Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ikinci kez gelişine inanmayanların öne sürdükleri iddiaların bir diğerinde ise Enbiyâ Sûresi’nin 34-35. âyetleri kullanılmaktadır. Ayetlerde şu şekilde bildirilmektedir:

“Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 34-35)

Bazı kimseler bu ayetlerde bildirilen; “hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik” ve “her nefis ölümü tadıcıdır” ifadelerine dikkat çekerek, Hz.Îsâ’nın da ölmüş olduğunu öne sürmektedirler. Bu iddiayı ortaya atanların bir mantık çelişkisi içinde oldukları anlaşılmaktadır. Kur’an’ın pek çok ayetinde Hz.Îsâ’nın ölmediği açık olarak ifade edilmektedir. Allah, Hz.Îsâ’yı inkâr edenlerin kurduğu tuzaktan koruyup kurtardığını haber vermiştir. Bu, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in de bir müjdesidir. İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu da aynı kanaattedirler. Ancak elbette, Hz.Îsâ’nın ölmemiş ve Allah katına yükseltilmiş olması, kendisinin ölümsüz olduğu manasına gelmemektedir. Ayrıca Hz.Îsâ’nın yeniden yeryüzüne gelişi ile ilgili yapılan açıklamaların hiçbirinde, Hz.Îsâ’nın ölümsüz olduğu düşüncesi ifade edilmemekte, böyle sapkın bir görüş savunulmamaktadır. Tüm delillerin gösterdiği ve üzerinde durulan gerçek şudur: Hz.Îsâ (a.s.) henüz ölmemiştir, yeryüzüne tekrar gelecektir, ölümü de ikinci gelişinden sonra gerçekleşecektir. (Allahu âlem)
Söz konusu kimselerin böyle bir açıklama öne sürmelerinin nedeni, Hz.Îsâ’nın ölmemiş olduğunu açıkça gösteren delilleri tam anlamıyla inceleyememiş veya anlayamamış olmaları olabilir. “O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğulları’na bir örnek kıldık.” (Zuhruf, 59) âyetiyle de bildirildiği gibi, Hz.Îsâ (a.s.) da Allah’ın yarattığı bir kuldur ve tüm beşer gibi ölümlüdür. Ancak Rabbimiz kendisine pek çok lütufta bulunmuş, onu seçkin ve onurlu kılmıştır. Allah’ın kendisine lütfettiği nimetler ve mucizeler nedeniyle Hz.Îsâ’yı, ilahlaştırma yanılgısına düşenler, birtakım Hıristiyanlar olmuştur. Müslümanlar ise, Hz. Îsâ’ya –diğer tüm peygamberlere olduğu gibi- derin bir sevgi ve saygı duyarlar, ancak onun da diğer tüm elçiler gibi Allah’ın yarattığı bir kul olduğunun bilincindedirler. Kur’an’da şöyle bildirilir:

“Meryem oğlu Mesih (Îsâ), yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi dosdoğrudur, ikisi de yemek yerlerdi. Bir bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz? (Yine) bir bak, onlar ise nasıl da çevriliyorlar?” (Mâide, 75)

c) Hz. Îsâ’nın nüzulunu haber veren hadislerin sahabeden olan râvilerinin büyük ekseriyetinin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in’in yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür.

Cevap: Bu görüş sahipleri, ‘Şayet genel olarak iddia edildiği gibi, bu konu, sübutu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup, inkâr edilmesi de küfrü mucip ise; o takdirde, bu kadar önemli bir iman esasının, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali, Hz. Peygamber’in eşleri ve diğer pek çok önde gelen sahabe, özellikle de dini kavrayış bakımından temayüz eden ‘fakih sahabiler’ tarafından da sonraki nesillere tebliğ edilmiş olması beklenirdi. Başta Ebu Hureyre ve Abdullah b. Abbas olmak üzere, bunların bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz.Peygamber zamanında yaşlarının küçük olması vb. sebeplerle zapt açısında ciddi eleştirilere maruz kaldıkları ve isimlerinin bir takım israiliyat rivayetlerine karıştığı göz önüne alınacak olursa, bu gibi kaynak ravilerin zapt açısından güvenilirliği tartışmalı bir hal almaktadır. Konu, İslam’dan önce Yahudi ve Hristiyan kültüründe mevcut olan, Mesih’in ikinci dönüşü olunca, bu nokta daha da önem arz etmektedir. Kısacası, kaynak ravilerin güvenilirliği bakımından durumun çok ikna edici olmadığını söylemek mümkündür.’ demektedirler.
Hz. Îsâ’nın Nüzûlü ile ilgili rivâyetleri incelediğimiz zaman dikkati çeken husus, bu rivayetlerin sayı olarak çokluğu ve pek çok sahabi tarafından aktarılmış olmasıdır. Konuya dair hadislerin kaynak ravilerine (sahabe) göre dağılımı ise şu şekildedir. (Parantez içi rakamlar rivayet sayısını gösterir):
Ebu Hureyre (21), Cabir b. Abdillah (7), Huzeyfe b. El-Yeman (6), Abdullah b. Abbas (5), Abdullah b. Mesud (4), Abdullah b. Ömer (3), Abdullah b. Amr (3), Enes b. Malik (3), Âişe (2), Huzeyfe b. Esid (2), Nevvas b. Selam, Sevban, Mucemmi b. Cariye, Ebu Umame, Osman b. Ebi’l-As, Seleme b. Nufeyl, Semura b. Cundeb, Vâsile b. El-Eska, Abdullah b. Selam, Ebu’d-Derdâ, Ebu Sa’id el-Hudri, Ammâr b. Yâsir (Allah Subhânehu ve Teâlâ hepsinden razı olsun)
M.Hayri Kırbaşoğlu’nun ve mukallitlerinin, Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in yakın çevresinden râvi aradığı liste içerisinde “muksirûn” diye şöhret bulan -binden fazla hadis rivayet eden- sahabenin tamamı vardır. Fakat Kırbaşoğlu ve mukallitleri buna rağmen ‘yakın çevre’ aramaya devam etmektedir. Hz.Peygamber’in yakın çevresi…Ne demek bu şimdi?Şöyle bir ilke ortaya çıkıyor: Bir rivayeti Hz.Peygamber’in yakın çevresi naklederse kabul ederiz; uzak çevresi naklederse kabul etmeyiz.Peki yakın olmak için kriter nedir? Eş olmak, akraba olmak, çocukluk arkadaşı, amca, dayı, Mekke’nin ilk yıllarında Müslüman olmak, ortasında Müslüman olmak veya Mekke döneminde Müslüman olmak… Yakınlık bunlar mıdır? Hadisleri buna göre mi değerlendireceğiz? Sahabe anlayışımız böyle mi olmalı? Tablodan herkesin duymuş olabileceğini zannettiğim ilk bakışta sayabileceğimiz şu isimler yakın değil mi? Ebu Hureyre’yi saymıyorum, Enes b. Malik’i de… Cabir b. Abdullah, Huzeyfe b. Yeman (Hz.Peygamber’in sırdaşı, ama yine de yakın sayılmaz herhalde! Ya da şöyle düşünülür: Niye Hz.Ebu Bekir değil de Huzeyfe sırdaş!!), İbn Abbas, İbn Mes’ud, Hz.Aişe, Ebu Said el-Hudrî, Ammar b. Yasir, İbn. Ömer, İbn Amr… Evet, bunlar yakın sahabi sayılmaz mı? Yakın sahabiler bir-iki kişi mi oluyor? Ki, bize göre hadisleri değerlendirmenin ölçüsü bu tür bir yakınlık değildir.
Kırbaşoğlu, râviler arasında fakih sahabi de arar. Hâlbuki nüzûlü Îsâ (a.s.) ile ilgili hadislerin râvileri arasında fekahetleriyle temayüz eden “Abâdile”nin biri hariç tamamı vardır: Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr b. As bu konuda hadis rivayet etmiştir.
Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz. Ali’nin (radıyallâhu anhum) bu babta hiç hadis rivayet etmemesini, hadislerin reddine referans yapan Kırbaşoğlu’na, niçin muksirûn içerisinde bunlardan birisinin yer alamadığını sormak isteriz. İsterseniz bu ‘niçin’in cevabını birlikte verelim: Râşid Halifeler, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonraki hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere âlimleri, kurrâları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti.
Hadise bu minval üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır demek ne mümkün. Futühat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’nin de çok hadis rivayet etmesi yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler Osman b. Affan radıyallâhu anh’ı ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!
Ebu Bekir radıyallâhu anh, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in irtihalinden sonra iki buçuk yıl kadar yaşadı. Bütün bu zaman zarfında devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine mani oldu. Hz. Ömer radıyallâhu anh, Medine’de şehrin dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikâr olur. Hz.Osman radıyallâhu anh ve Hz.Ali radıyallâhu anh için de benzer nedenler geçerlidir. Buna mukabil “muksirûn” ve “abâdile” seferde, hazarda sürekli Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikteydi. Ömürlerini ilme adamışlardı. Birçoğu siyasi işlerin de dışında kalmıştı. Ayrıca Allah Rasulü sallallâhu aleyhi ve sellem’in âhirete irtihal etmesinin ardından dört halifeye nisbetle daha uzun yaşamışlardı. Dolayısıyla zamanın uzamasına paralel olarak rivayetleri de arttı. Bu yüzden onlarla Râşid Halifeler arasında bir denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.
Ayrıca şu da bilinmelidir ki, İman esasları ile alakalı birçok mevzuda Râşid Halifelerin rivayeti yoktur. Bu durumda bu esaslar tevatüren sabit merviyyat üzerine ibtina etseler de –Kırbaşoğlu’nun kriterlerine muvafık değiller diye– red mi edileceklerdir?!
Ebu Hureyre radıyallâhu anh geç Müslüman olmuş. Ne var bunda. Zapt açısından ciddi tenkitlere maruz kalmış. Gören de rivayetlerinin yüzde yetmişinin tenkit edildiğini zannedecektir. Evet, Ebu Hureyre radıyallâhu anh’ın zapt hatası yaptığı 5-6 rivayet tespit edilmiştir. Binlerle ifade edilen hadis sayısından 5-6 tane. Ve buna ciddi zapt hatası diyeceğiz. Ayrıca bu 5-6 hatayı tespit eden hiç kimse Hz. Îsâ’nın nüzûlü rivayetinde zapt hatası yaptığını söylememiştir. Ne olacak şimdi?
Bu rivayetin israiliyat kaynaklı olduğu imasına denilebilecek fazla bir şey yoktur. Bazı hadislerin –ki sayıları da öyle fazla değildir- israilî kaynaklarla benzerliği malumdur. Bu durum hadislerin uydurulduğunu değil, kaynak birliğini gösterir. Kaldı ki, Kur’an’da da pek çok kıssa ile Tevrat vs. örtüşür. Bununla birlikte hem Kur’an hem de hadisler bu kıssaların yeri geldiğinde uygun olmayan yerlerini tasfiye etmişlerdir. Hz. Îsâ’nın nüzûlü de tıpkı basım Hristiyanlıkta olduğu gibi değildir. Bütün bunları yazar ( H.Kırbaşoğlu) da bilir, ama ne yaparsın…

d) “Hz. Muhammed son peygamber olduğu için, Hz.Îsâ (a.s.) gelmeyecektir”

Cevap: Konuyla ilgili olarak bazı kimselerin sıkça öne sürdükleri gerçek dışı iddialardan biri de, “Hz. Muhammed son peygamber olduğu için, Hz.Îsâ’nın gelmeyeceği”dir. Sıkça gündeme getirilen bu iddia mantık dışıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Ahzâb Sûresi’nin 40. âyetinde de bildirildiği gibi Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, “Allah’ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” Ve ikinci kez yeryüzüne gelecek olması -bazı kimselerin öne sürdüğü gibi- bu gerçeği değiştirmez. Hz. Îsâ (a.s.), Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra gönderilen bir peygamber olarak değil, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in şeriatını devam ettirecek ve dünyaya İslâm nizamını hâkim kılacak bir elçi olarak gelecektir.
Nüzul inancının “Muhammed, Allah’ın rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” âyetiyle ters düşmeyeceğini savunan müfessir Zemahşerî bu hususla ilgili bir soruya şöyle cevap vermektedir: “Rasulullah, kendisinden sonra hiçbir kimsenin peygamber olarak gönderilmeyeceği anlamında son peygamberdir. Hz. Îsâ’ya gelince, O, Rasulullah’ın zuhurundan önce gönderilmiş peygamberlerden biridir. Ve tekrar geldiğinde Hz. Muhammed’in şeriatının bir izleyicisi olarak gelecek, namazını ümmetin diğer fertleri gibi Ka’be’ye yönelerek kılacaktır.”

Müfessir Fahreddin er-Râzî, sözü edilen bu iddiaya şu cevabı vermektedir: “Bana göre böyle bir problem söz konusu değildir ve bunu bir sakınca olarak öne sürmek çok zayıf bir iddiadır. Çünkü, nebilerin yeryüzüne gelmeleri, Hz peygamber’in Rasûl olarak gönderilme anına kadar devam etmiştir. Hz. Peygamber’in Rasûl olarak gönderilmesiyle mevzu bahis olan bu süreç sona ermiştir. Ancak Hz. Îsâ’nın, nüzûlünden sonra Hz. Muhammed’e ve onun şeriatına tâbi oluşu, onun Hz. Muhammed’den sonra Nebî olduğunu göstermez.”

Ali el-Kârî de şöyle diyor: “Îsâ (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s) tabi olursa bu, O’nun son peygamber olma özelliğini nakzetmez. Çünkü O’nun milletini nesh etmez, O’nun milletinden olur. Rivayetlerde bildirildiği üzere, Hz. Îsâ’nın Mehdî’ye namazda uyması, bu ümmetten olduğunu belirtmek içindir.”

Gumârî de bu konuda şöyle der: “Rasulullah’ın gelmesiyle, Hz. Îsâ’nın risalet vazifesi tamamlanmıştır. Dolayısıyla ikinci gelişinde rasul olarak değil, Rasulullaha tabi olarak gelecektir.”

Teftazani’de şöyle der: “Eğer hadislerde, Hz. Muhammed (s.a.s)’den sonra Hz. Îsâ’nın geleceğinden bahsedilir denilirse, cevaben şöyle deriz: “Evet, böyle bir haber zikredilmiştir. Fakat O, Hz. Muhammed’in bir izleyicisi olarak gelecektir. Zira Hz. Îsâ’nın şeriatı yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla o ne vahiy alacak ve ne de yeni talimatlar getirecektir. Tüm yapacağı şey, Rasulullah’ın bir temsilcisi olarak çalışmak olacaktır.”
Bazı kimseler ise, akla ve mantığa aykırı bir başka iddia ortaya atmakta ve “eğer Hz. Îsâ (a.s.) peygamber olarak gelmeyecekse, gelmesinin bir anlamı olmayacağını” öne sürmektedirler.

Bu iddia sadece akla değil, vicdana da aykırıdır. Hz.Îsâ’nın yeniden gelecek olması Rabbimiz’in bir vaâdidir ve bu mübarek insanın yeniden yeryüzüne gelişinde çok büyük hikmetler vardır. Allah tarih boyunca insanlara gönderdiği peygamberler aracılığı ile doğru yolu göstermiştir. Kimi zaman da insanların din ahlakından uzaklaştıkları, bozulma ve dejenarasyonun yaygınlaştığı dönemlerde rasul hükmünde tebliğciler göndererek insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır. Bu tebliğciler, Allah’ın insanlara melik (yönetici) olarak gönderdiği kimselerdir ve gönderildikleri toplumların kurtuluşuna vesile olmuşlardır.
Nitekim Kur’an’da, darlık ve sıkıntı içinde olan insanların Allah’a, kendilerine bir kurtarıcı ve koruyucu göndermesi için dua ettikleri haber verilmiştir: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 75)

Allah’ın insanların bu dualarına icabet ederek onlara Katından kurtarıcılar göndermesi hiç şüphesiz çok büyük bir nimettir. Kuran’da bildirilen Talut ve Zulkarneyn kıssaları da Allah’ın insanlara peygamberler dışında elçiler gönderdiğinin önemli birer delilidir. Talut kıssasında, Allah’ın o dönemki topluma yönetici olarak Talut’u gönderdiği ve inananların ona itaat etmeleri gerektiği bildirilmiştir. Talut ve beraberindekiler, dönemin inkârcı lideri Câlut’a karşı mücadele etmişlerdir. Samimi olarak iman edenler Tâlut’a gönülden bağlanıp ona itaat etmişler, tereddüte kapılanlar ise hem Tâlut’un kendilerine elçi olarak gönderilmesinin hem de onun verdiği emirlere uymanın hikmetlerini anlayamamışlardır. Tâlut’un kendilerine gönderilmiş olmasının hikmetini anlayamayanların vermiş oldukları cahilce tepki, Kur’an’da şöyle bildirilmiştir:

“Onlara peygamberleri dedi ki: “Allah size Talut’u (melik olarak) gönderdi.” Onlar: “Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?” dediler. O (şöyle) demişti: “Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir.” (Bakara, 247)

Aynı şekilde Zulkarneyn de içinde bulunduğu topluma, onları düştükleri sıkıntıdan kurtarmak ve İslâm nizamını hâkim kılmak için tebliğci olarak gönderilmiştir. Kuran’da Allah’ın Zulkarneyn’e sağlam bir iktidar verdiği bildirilmiştir:

“Sana, Zulkarneyn hakkında sorarlar. De ki: “Size, ondan ‘öğüt ve hatırlatma olarak (bazı bilgiler) vereceğim. Gerçekten, Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona herşeyden bir yol (sebep) verdik.” (Kehf, 83-84)

Günümüzde de insanlar ahlaki çöküntünün, yokluğun, zulmün, haksızlığın hüküm sürdüğü karanlık bir dünyada yaşamaktadır. Hz.Îsâ (a.s.), Allah’ın takdir ettiği vakit geldiğinde, İslâm nizamını dünyaya hâkim kılmak, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak için görevli olarak yeniden dünyaya gönderilecektir. Hz. Îsâ ‘nın gelişiyle birlikte, zulmün ve bozulmanın dayanak noktası olan inkârcı ideolojiler, tağuti sistemler tamamen ortadan kaldırılacak, insanların özlemini duydukları Râşidî Hilâfet Devleti, Allah’ın izniyle tüm dünyaya hâkim olacaktır.

e) Hz. Îsâ’nın Nüzûlü ile ilgili rivâyetlerde nereye ineceği bile çelişkilidir.

Cevap: Hadis-i şeriflerde Hz. Îsâ’nın ineceği yerle alakalı Dimeşk’ın doğusundaki Beyaz Minare, Beyaz Köprü, Küdüs, Şam, Ürdün veya Müslümanların Ordugâhı gibi farklı mekânlardan bahsedilmesi nuzûl inkârcılarına göre bu hadislerin reddine âmir bir başka hususiyettir.
İnilecek yerin neresi olduğu, tahkik edildiğinde görülecektir Kırbaşoğlu’nun iddia ettiği gibi mekân isimleri arasında bir tezat yoktur. Çünkü inme anlamını muhtevi “nezele” fiili sadece semadan yere gelen nesne anlamında kullanılmamaktadır. Yanı sıra konaklamak, uğramak, yerleşmek, oturmak gibi manalarda da müsta’meldir. Buna göre, Hz. Îsâ ile ilgili hadis-i şeriflerde ‘nezele’ fili ile belirlenen yerlerin bir kısmı Hz. Îsâ’nın ineceği yer anlamına gelirken, diğerleri farklı gayelerle ziyaret edeceği mekânlardır. ‘Nezele’ filinin farklı anlamları çerçevesinde mekânlar arasında bir tasnif yapmak gerekirse –İbn Kesir’in de dediği gibi- ineceği yerlerin en meşhuru olan ‘beyaz minâre’ gökten yeryüzüne inme anlamına, diğerleri ise konaklama ya da uğrama manalarına hamledilebilir. Nitekim Beyt-i Makdis (Kudüs) kelimesinin zikredildiği hadiste ‘nezele’ fiili ‘ala’ harf-i cerri ile kullanıldığından inmek yerine, uğramak anlamında müsta’meldir. (Allahu a’lem.)
Hadislerde geçen ‘nezele’ fiilini (ya da benzer anlamlı kelimeleri) Hz. Îsâ’nın ineceği, sonrada uğrayacağı mekânlar olarak tasnif ederken arab dilinin anlatım tekniklerini gözardı etmemek gerekir. Nitekim arab dilinde bazen bütün zikredilir parça kasdedilir bazen de parça zikredilir bütün öncelenir. Buna göre, Şam, Hz.Îsâ’nın ineceği bölgenin genel adıdır. Genel ad zikredilip hususi anlam, hususi anlam zikredilip genel mana hedeflenmiştir. Mesela Hacca giden kişi için bölgenin genel adı kast edilerek Hicaza gitti denir. Gerçekte ise hacca giden kişi, bu bütün içerisinde yer alan parça, Mekke’ye gitmiştir. Bu anlatımın tearuzunu düşünmek nasıl doğru değilse Şam ifadesinin bütün-parça münasebetinde de tezat aramak aynı derecede yanlıştır. Bu malumat çerçevesinde yer isimleri mütalaa edildiğinde farklı gibi görülen mekânlar arasında gerçekte tam bir uyum olduğu anlaşılacaktır.
Kırbaşoğlu, Hz.Îsâ’nın ineceği yerler arasında ki münasebeti anlamak niyetinde olsaydı, bu onun için halledilmez bir işkâl olmayacaktı. Ne ki yazar, peşin yanlış kabul ettiği ya da zihninde tasavvur ettiği İslam ile uyuşturamadığı nüzûl hakikatini redde azmetmiş, bu yüzden en anlaşılır gerçeği en anlaşılmaz yapıda takdim etmiştir.
f) “Hz. Îsâ’yı beklemek iman edenleri tembelliğe sürükler.”
Cevap: Hz.Îsâ’nın ikinci kez gelişini kendilerince reddetmeye çalışanların iddialarından biri de, “Hz.Îsâ’yı beklemenin iman edenleri tembelliğe sürükleyeceği” aldatmacasıdır.

Bu aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği bir iddiadır. Tarih boyunca insanlar, ahlaksızlığın yaygınlaştığı, zulmün ve haksızlıkların arttığı dönemlerde Allah’tan bir kurtarıcı istemişler, Allah’ın bir elçi göndererek kendilerini içinde bulundukları karanlıklardan aydınlığa çıkarması için dua etmişlerdir. Allah, dualarını kabul edip bir kurtarıcı gönderdiğinde, samimi olarak iman edenler bu elçinin destekçisi ve savunucusu olurlar:

“… Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (A’raf, 157)

Bazı kimselerin iddialarının tam tersine, Allah’ın insanlara bir elçi gönderecek olması samimi olarak iman edenler için çok önemli bir şevk konusudur. Gönülden iman eden bir kişi, elçinin geleceği ortam için elinden gelen en iyi ve güzel hazırlığı yapması gerektiğini bilir. İmani bir heyecan ve aşkla hem kendisini hem de çevresini bu kutlu olaya hazırlar. Tembellik ve şevksizlik ise, münafıkane bir yapıya sahip olanlar ile imani zayıflığı olan kişilerin özellikleridir. İmanı zayıf olanlar hem elçinin gelişine tam olarak inanmaz hem de elçi geldiğinde, bu elçiye gönülden itaat edip bağlanmazlar. Tarihte bunun pek çok örneği görülmüştür. Geçmişteki toplumlar içinde bu zihniyete sahip olan insanların durumu bir ayette şöyle haber verilir:

“Yeminlerinin olanca güçleriyle, kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerinin herhangi birinden mutlaka daha doğru olacaklarına dair, Allah’a and içtiler. Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu), nefretlerinden başkasını artırmadı.” (Fâtır, 42)

Kur’an’da Hz.Îsâ’nın da kendisinden sonra -kendisi Allah Katına yükseltildikten sonra- gelecek olan bir elçiyi haber verdiği bildirilmektedir. Bu haber, Hz.Îsâ (a.s.) döneminde ve ondan sonra yaşayan tüm müminler için büyük bir müjde olmuştur. Ayette şöyle buyurulmuştur:

“Hani Meryem oğlu Îsâ da: “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler.” (Saff, 6)

Eğer bazı kimselerin önceki satırlarda yer verdiğimiz iddiaları doğru olsaydı, bu durumda, Allah’ın Hz.Îsâ (a.s.) vesilesiyle ondan sonra insanlara bir elçi daha göndereceğini haber vermemesi gerekirdi. Ya da, bu haberin o dönemde yaşayanları tembelliğe ve şevksizliğe yönlendirmesi gerekirdi. Oysa Rabbimiz’in insanları bir elçiyle müjdelemesinin birçok hikmeti vardır ve samimi müminler için böyle bir tembellik veya gevşeklik, Allah’ın izni ile hiçbir zaman söz konusu değildir. İman edenler, imanlarından kaynaklanan derin bir kavrayışa ve akla sahiptirler. Bu aklın sayesinde, bir elçi ile müjdelenmenin önemini gereği gibi kavrar, bu müjdenin imani heyecanını ve şevkini yaşar, bu büyük olaya en iyi şekilde hazırlanmaları gerektiğinin bilinciyle hareket ederler.

Görüldüğü gibi Hz.Îsâ’nın öldüğünü öne süren kimseler gerçek olmayan bir iddiada bulunmaktadırlar. Bu kimseler tarafından sözde delil olarak öne sürülen yorumların da gerçeği yansıtmadığı ispatlarıyla görülmektedir. Temennimiz, yanlış bilgilendirilmeleri veya konuyu tam anlamıyla araştırmadıkları için söz konusu yanılgıyı kabullenen kimselerin, bu yazdıklarımız aracılığı ile yanıldıklarının ve yanlış bir düşünceyi savunduklarının farkına varmalarıdır. İnsanın inandığı veya savunduğu bir düşüncenin yanlış olduğunu fark edip, doğruyu gördüğünde yanlış olanda ısrar etmemesi güzel bir erdemdir. Ve bu ahlak Kuran’da övülen bir mümin özelliğidir.
Allah Kuran’da iman edenlerin, bile bile hatalarında direnmeyenler (Âl-i İmran, 135) ve doğru yolu gördüklerinde ona uyanlar olduğunu bildirmiştir. Bu konuda da –her konuda olduğu gibi- en gerçek ve doğru bilgi Kuran’da yer alan ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadislerinde bize bildirilen bilgidir. Yani, Hz.Îsâ (a.s.) ölmemiş ve öldürülmemiştir. Zamanı geldiğinde ikinci kez yeryüzüne gelecektir. Dolayısıyla, çeşitli tevillerle bu açık gerçeği göz ardı etmeye ya da reddetmeye çalışmak yerine, Allah’ın elçisinin yeryüzüne gelecek olmasının ne kadar büyük bir müjde olduğunu düşünüp, bu sevinçli haberden şevk ve heyecan duymak gerekir. Samimi olarak iman edenlerin duası, bu kutlu insanın gelişine tanıklık edebilmek ve onun gelişiyle yeryüzünde yaşanacak güzellik ve hayır ortamında bulunabilmektir.

g) O kadar önemli mevzû var iken niye ısrarla Hz.Îsâ’nın nüzûlünü gündeme getiriyorsunuz?

Hz.Îsâ’nın nüzûlünü reddeden veya hakikat görmeyen bazı kimselerin bu konuyu gündemine alan Ehl-i Sünnet âlimlerine itirazlarından biridir bu soru şekilli yargı cümlesi.
Bu konuda özel kitap yazan Muhammed Zahid El-Kevserî’nin şu satırları meseleyi özetlemekte: “İslâm’ın ilk yıllarından bugüne değin İslâm ümmetinin tevarüs edegeldiği; itikâdî, ameli ve ahlâki meselelerde, sahip oldukları edebi meziyetleri kullanarak şüphe uyandıran ve Müslümanların söz birliğini bozan bazı kimselerin ortaya çıkması, hamiyet-i diniye sahibi herkesin içini kemirmektedir. Hâlbuki İslâm ümmeti, sahip olduğu her türlü imkânı bu kimselere sunarken, onlardan dinlerini muhafaza edip Müslümanlar arasında söz birliği sağlamaları beklentisi içerisindeydi. Ancak, kendi aralarında, ne Allah’ın ne de Rasûlü’nün razı olmayacağı şeyleri fısıldayıp duran bu kimseler, ‘yeniyi kabullenmekle’ ‘eskiyi muhafaza etmek’ arasında şaşkın bıraktıkları Ümmet-i İslâm’ı gafil avlamışlardır.
Bu kimseler, her türlü tecdidin İslâm’ın şanını yücelttiği zannıyla, kendilerini tecdit yolunda addetmektedir. Hâlbuki fayda sağlayacak olan tecdit, kâinatın yeni sırlarını keşfedip bunları, hayatı kolaylaştıracak şekilde istihdam etmek; dini sapma ve ahlaki çözülmenin sebeplerini ortadan kaldırmak suretiyle toplumu ıslah etmekten ibarettir. İslâm Ümmetinin şanını gerçek anlamda yüceltip onları başka milletlere muhtaç durumda olmaktan kurtaracak olan yegâne iş budur. Ancak bu şekilde İslâm Ümmeti, ecdadının elde ettiği şerefi kazanma yolunda büyük bir mesafe kat etmiş olur.
Bu anlamda bir kalkınmaya kimsenin itirazı olmayacağı gibi, böyle bir kalkınma, toplumun bütün kesimlerinde, her türlü teşvik, takdir ve övgüye mazhar olacaktır.
Ancak, İslâm’ın ilk yıllarından günümüze kadar tevarüs edilen itikâdî ve ameli hükümleri, yeniden düzenleyip değiştirmek suretiyle bu ümmetin dinine ilişmek, üstelik bunu bazen ‘ıslah’ bazen de ‘tecdit’ adı altında yapmak, asla bir hayır vesilesi olamaz.
Allah’ın kitabı, indirildiği gibi muhafaza edilmiş, her asırda var olan hadis hafızları, Hz. Peygamber(sav)’in sünnetini adeta bir kale gibi korumuş, ittifak ve ihtilaf edilen meseleler, asırlar boyu ölümsüz eserlerde tedvin edilmiştir. Bütün bunlara vakıf olmak için bir miktar merak ve gayretten başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Ayrıca Kur’an-ı Hâkim ile bir şekilde bağlantılı olan tüm ilim dallarında durum bundan farksızdır.
Kitabı, Peygamberinin sünneti, ilmi mesele ve eserleri, anlattığımız nitelikte olan bir din, ‘Lutherizm’e ihtiyaç duymaz. Bunun aksini düşünenler İslâm ve Hıristiyanlık tarihini bilmemekte ve bu iki tarih arasında yanlış mukayese yapmaktadır. İtikadî ve ameli hükümleriyle oynanması, Ümmet-i İslâm’ı yüceltmez, aksine başını öne düşürür; itikâdî, ameli ve ahlaki çözülmenin acısını tattırır.
Tecdit davetçilerine tavsiyem, kendilerine ve ümmete hayrı dokunacak işler yapsınlar ve dini hükümlere saygısızlık etmekten vazgeçsinler. Bunun yerine İslâmi ilimlerde derinleşip, yeni düzenlemeler yapmadan ve değiştirmeden bu mirası olduğu gibi muhafaza etsinler. Bunu yaptıkları takdirde, her türlü övgü ve teşekküre nail olacaklardır.
Din, her gün değiştirilebilecek bir vaka değildir. Buna rağmen, bazı heveskârların arzularına uyarak, çeşitli vesilelerle dinin şiarlarını, itikâdî ve ameli hükümlerini değiştirmeye çalışan kişiler ortaya çıkacak olursa, Allah’ın gazabı ve Müslümanların öfkesi onlardan geri kalmayacaktır.”
Bir de bu soruya çokça muhatap olan Ebubekir Sifil hocanın cevabını nakledelim: “Medyatik tartışma platformlarının, manipülasyona dönük bir yüzü olduğu ve özellikle son yıllarda İslamî kabullerin toplum bilincindeki yerinin sarsılmasına hizmet ettiği gerçeğinden hareketle rahatça söyleyebiliriz ki, ‘Nüzul-i İsa (a.s)’ meselesinin sık sık gündeme getirilmesinden ve tartışılmasından elde edilen netice, ‘tevatür’ olgusunun da ‘tartışılabilirler’ kategorisine sokulmasıdır. İslamî bilgi kaynaklarının vazgeçilmezlerinden olan ‘tevatür’ün böylesi bir fluluğa büründürülmesi operasyonu sonucunda Sünnet ve hatta Kur’an bilincinin yara almaması düşünülemez.
Günümüzde özellikle bir kısım akademik çevrelerde yaygınlaştığı görülen modernist yaklaşımın temel karakteri, herhangi bir hususun ‘İslamî’ olup olmadığını belirleyen ölçütlerin tartışılmasına yönelmiş olmasıdır. Her ne kadar bu yapılırken ortaya konmuş özgün bir bilgi felsefesinden ve sistemden bahsetmek mümkün değilse de, yapılanların, bütün eksiklik ve yetersizliklerine rağmen sokaktaki insanın kafasını karıştırmak için yeterli olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.”
Bakar mısınız bir nüzûlü Îsâ inkarcısının sözlerine : “Kur’an’da Hz.İsa’nın geleceğine ait hiçbir ifade yoktur, aksi iddialarda ilmi dayanaktan yoksundur. Ortalıkta delil olarak bulunan iddialar, işaretçilerin, şifrecilerin, hacısını hocasını yaşatmak isteyenlerin üfürmeleri, ilmi değerleri olmayan iddiaların ortada dolaşması oluyor.” Yazı dizimizin ilk bölümünde bu konudaki âyetleri ve bu âyetler hakkında Kurtubî, Fahreddin Râzî, İbn-i Kesîr, Taberî ve Şevkânî gibi müfessirlerimizin görüşlerini ayrıca başta İmam Ebû Hanife, İmam Tahavî, İmam Maturîdî gibi büyük alimlerimizin kanaatlerini aktarmıştık. Bu kadar âlimimizin yanılıp, dini eğitim alıp-almadığı şüpheli tiplerin doğru yolda olabileceğine asla kanaat etmiyoruz.
Bu bölümde son olarak “indirilen din” ve “uydurulan din” ayrımı yaparak Hz.Îsâ’nın nüzûlüne inanan biz Müslümanları uydurulan din mensubu görenlere bir çift sözümüz olacak: Önce bu söylemin bayraktarlarından Mustafa İslamoğlu’na kulak verelim: “Bu anlamda iki tane din var bu kesin. Bir uydurulan din, bunun kitabı falan yok, insanlar bir şey yapmışlar, yaptıkları şeyin kitapta yeri olup olmadığına baktıkları yok, yaptıkları şeyi dinin içine dâhil etmişler, ‘bu dindendir’ demişler, insanların bir şeyi yapıp dinin içine atma hakları yoktur. Dinin sahibi Allah’tır. Biz dinin sahibi değil müntesibiyiz. Biz İslam’a mensubuz, İslam bize değil, bu anlamda, bu din tamamlanmıştır. Kim bu dinin içine bu dinden olmayan bir şeyi sokarsa, ‘Bu din tamamlanmıştır’ diyen Allah’ı yalanlamış olur. Adet olarak yapsın, ama ibadet diye göstermesin. Adet ibadetleşirse, ibadet de adetleşir. Unutmamak lazım, cahiller dinden iskonto yapar, cahil sofular da dine zam yaparlar. İkisi de bir.”
“İndirilen din” ve “uydurulan din” ayrımı yaparken kendisine İmam Ebu Hanife’yi referans yapan İslamoğlu’na akademisyen Serdar Demirel’in cevabını nakledelim: “ Birileri ‘indirilen din’ ve ‘uydurulan din’ sloganını bulmuş. Sınırlarını kendilerinin çizdikleri dine indirilen, buna aykırı gördükleri din yorumuna da uydurulan din yaftasını yapıştırmaktalar.
Bunların meşhur olanlarından birisine itiraz sadedinde size göre tarihte İslâm’ı doğru anlayan kimse çıkmamış dediğimde; ‘Hayır, doğru anlayanlar çıkmıştır. Ancak Ehl-i Sünnet onlara zındık yaftasını yapıştırarak mahkûm etmiştir’ cevabını vermişti.
Ehl-i Sünnet, onlara göre İslâm’a kurulmuş sistemli tuzağın adıdır. Mezhepler birer hurafedir. Hz. Peygamber’in (sas) hadislerini, Müslüman fıkhını, usûl ilimlerini yıpratmak irşat faaliyeti hükmündedir…
Bunların iddialarından ortaya iki ihtimal çıkıyor: Birincisi, İslâm anlaşılması imkânsız bir dindir. Öyle ya, mezhepler, binlerce muhaddis, fakih, müfessir, mütekellim tarih boyunca dini sahih anlayamadığına göre bu din anlaşılması çok zor bir dindir.
İkinci ihtimal ise, İslâm’ın anlaşılması aslında zor değil fakat ulema dini hevâ ve hevesine kurban ederek tahrif etmiş ve yerine yeni bir din uydurmuştur. Bunların iddialarına baktığımda başka bir ihtimal göremiyorum.
İşin trajikomik tarafı ise; bunlar, 14 asır sonra dini hem doğru anlayabilmişler hem de öncekilere nasip olmayacak kadar samimi, serdengeçti ve kahraman olduklarından bütün riskleri göze alarak eğip bükmeden bunu topluma anlatabiliyorlar!
Aslında bunların davet ettiği şey, yaşanmış tarihi, rafine edilmiş İslâm disiplinlerini, içtihat birikimini görmezden gelerek uzuun bir tarih atlaması yaparak 2015’ten Kur’an’ın nüzûl ettiği döneme ışınlanmak ve böylece hurafelerden uzak bir İslâm okuması yapmak!
Bunların genel karakteristiği Kur’an’a uyduğunu düşündükleri velev ki zayıf ve uydurma rivâyetler olsun kabul etmek, meşrep ve kültürlerine aykırı düşen rivâyetleri de sahih dahi olsa reddetmek.
İlmî tutarlılıktan yoksunlar. Zira hadisleri reddederken kişiden kişiye, rivâyetten rivâyete, çağdan çağa değişmemesi gereken her ilim talebesinin uygulayabileceği standart bir usûlleri yoktur. “Kur’an’a arz etme” gibi genel bir iddianın arkasına saklanmakla bu zaafiyet gizlenemiyor.
Her asırda yüzlerce ulemanın katkısıyla oluşmuş, tarihin ve yaşanan hayatın test ettiği aslı Kur’an, Sünnet ve sahabe uygulamalarına dayanan usûl disiplinleri özünde standart kaideler içerir. Bunlar tatbik edilirken elbette âlimler farklı sonuçlara varabilirler. Ama ortada son derece sistematik ve herkese açık usûl disiplinleri vardır. Bu kıvamda ve tutarlılıkta bir usûl görmek istiyoruz..
Usûl olmazsa İslâm sahih anlaşılamaz. İslâm’ın mukaddes metinleriyle temasa geçilip, varolan hükümler değişen hayata doğru tatbik edilemez. Değişenler ve sabiteler arası denge korunamaz. Ağzı olan konuşur…
“Akıl” diyenlere hangi akıl sorusunu sormak gerekir. Tabii muhatabın önce “akıl” nedir, kaç çeşit akıl vardır, aklı ne oluşturur gibi meselelere biraz kafa yorması lazım.
Hıristiyan aklı mı, Yahudi aklı mı? Modern akıl mı postmodern akıl mı? Şiî aklı mı Mutezilî akıl mı? Haricî akıl mı? DAİŞ aklı mı? Hangi akıl?
İlmî mirası reddedenler, Sünnet’i itibarsızlaştıranlar kendi uydurdukları dine çağırıyor olmasınlar? İslâm’ın merkezî kriterlerini teker teker düşürmeye çalışanlar dine karşı din inşa faaliyetinde olmasınlar? Meşrep ve kültürlerine göre Kur’an’dan anladıklarını İslâm diye dayatanlar, Ümmet’in icmâsını tanımayanlar uydurma dine karşı çıkarken kendi uydurdukları bir dine davet etmesinler?
Kökü tarihin derinliklerinde olan kimi hurafeleri kendi tenkitlerine kalkan yapıp, tarihten ve ilmî gelenekten kopuşa davet edenler, aslında Müslümanların dinî hafızasını reddetmektedirler.”
“Şüphe izhar ediyorlar; ‘’iki din var, birisi indirilmiş, diğeri ise uydurulmuş din’’ diyorlar. Asırlar sonra gelip de, ‘’Kur’ân’ın hitabı herkesten evvel bizeydi. O Kur’ân ki, bizi direkt muhatap aldı, kıyamete kadar gelecek olanlara bizim üzerimizden hitap etti. O kitap ki, bizim evlerimizde, çadırlarımızda, meclislerimizde indi. Vahyi, Peygamberin huzurunda biz hıfzettik, yazıya da bizzat ellerimizle geçirdik. İndirilen vahyi biz kıraat-tilâvet eyleyip, biz öğrettik, sonraki nesillere de biz taşıdık’’ diyenlerin anlayıp anlattığı dine: ‘’uydurulmuş din’’, bin dört yüz küsur sene sonra, birtakım Batılıların, geçmiş olduğu keler deliğinden geçmek suretiyle, onların izini sürüp, onların zaviyesinden algılayıp anladıkları dine ise: ‘’indirilmiş din’’ diyorlar.
Aslında şu iddialarıyla; bu dini, bu kelâmı, evlerine, meclislerine, çadırlarına inmiş bulunanlardan, vahyin birinci dereceden, direkt muhatap aldıklarından daha iyi, daha doğru algılayıp anladıklarını hatta zımnen, mezkûr zümrenin yahut talebelerinin bu dinî bozup tahrip ettiğini ve asırlar sonra aslı ortaya çıkarılıncaya dek, örtbas ettiklerini savunmuş oluyorlar.
Söz konusu iddianın sahipleri, kitaplarının ilâhî kaynaklı olmadığının farkındalığıyla, kitaplarını ve dinî verilerini ahir zamanda ortaya konulmuş, tarihi tetkik ve tenkit metodolojisiyle kritiğe tabi tutan kelerlerin girdiği delikten, onların ardı sıra girerek ve onları takliden, akideden fıkha, ahlaktan takvaya kadar tahrif ve tahrip etmedik bir şey bırakmıyorlar. Onlar, yaptıklarıyla ayrıca, lokalize bir faaliyet üzere de kalmayarak, iddialarını akademilerde işlemek, sempozyum ve konferanslarda hakeza televizyon-radyo-internet programlarında savunmak suretiyle propagandaya kendi elleriyle bizzat dökmüş, bir misyon, -bâtıl da olsa- bir davaya böylece dönüştürmüş oluyorlar.
Bunu yapmakla o muannid ve müddeîler, her şeyden evvel, kitabıyla, sünnetiyle, amelî-naklî tevatürüyle, ellerinde bulunan verinin mahfuziyetini, Kur’ân’ı muhafaza edip de sonraki nesillere taşımış olan hafızanın güvenilirliğini ve korunmuşluğunu, peşinden gitmiş oldukları kesimin formüle edilip kurgulanmış din yapısıyla aynı kategoriye aşağılayarak, o zihniyet atalarının hevâve heveslerine, plan ve projelerine pervasızca kurban etmekle, eşi ve benzeri görülmemiş bir nankörlük ve hainliğin içerisine yuvarlanmış bulunuyorlar.
Bir İndirilmiş Din var, bir de Uydurulmuş Din diyerek, uydurulmuş dinin semtinden, indirilmiş dinin kentine yolculuk iddiasında bulunanlardan, lokomotife binmiş öncülere söylenebilecek pek bir şey yok. Zira onların neye hizmet ettikleri ve bid’atlerinin, küfürlerinin farkında olarak, maksatlı bir şekilde aldatma ve saptırma işine giriştiklerinde hiç şüphe yoktur. Bu yangından kurtarılması gerekenler, lokomotifle hızını ve yükünü almış bu öncülerin peşine takılmış, onların ardında kandırılarak yaya bırakılmış kimselerdir.
Aldatılarak ve saptırılarak yaya bırakılmış olan bu zevâtın ekserisi, muhtelif meslek dallarından olup, İslâmî İlimlere gerektiği kadar emek ve mesai ayırma gibi bir imkânı bulamamış yahut da –bu batıllara kapılış sürecine göre- yakın zamana kadar böyle bir şeyi dert edinmemiş kimselerden oluşmaktadır. Bu kesim, söz konusu zümrenin savunularını sunduğu söylem ve sloganların cazibesine ve ortaya, el çabukluğuyla sermiş oldukları kolaylığa bağlı anlayış ve hafif yaşantıya duydukları sempatiyle bu girdaba sürüklenmişlerdir.
Hasbelkader ilimle iştigal etmiş olup da bunların peşine takılmış olanlarsa, ya zaman zaman bazı müşkillerin hallinde aciz kalıp işin içinden sıyrılamayınca kolayına kaçmayı tercih ederek bunlara meyletmiş olanlardır ya da bazı yanlış anlamalar veya kızgınlık-tepki sebebiyle, ‘’haddini aşan her şey, zıddına döner’’ sözü mucibince yakalarını bunlara kaptırmış olan kimselerdir.
Ahir zamanın azgın saptırıcısı bu güruhun ağına düşmüş bîçarelere ve nasipsizlere tavsiyemiz, evvela cehaletlerini kabul etmeleri, ondan sonra halisane bir niyetle Allah Teâlâ’ya yönelerek hakikati bulmayı dilemeleri ve daha sonra, şüpheye düşmüş oldukları meselelerin tahlili için lazım gelecek emek ve zamanı esirgemeden ve dahi mantık ve usul ölçülerini elden asla bırakmadan sabır ve sükûnetle, bu ölçüleri titizlikle muhafaza ederek usul zemininde hareket etmeleridir.”

SONUÇ

Hz.Îsâ (a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de önemli bir yere sahip, büyük peygamberlerden birisidir. Doğumu bütün insanlardan farklı olmuş, Hz. Meryem’den babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, bu bakımdan Hz.Îsâ’yı, topraktan yaratılan Hz. Âdem’e benzetmiştir. Doğumu farklı olduğu gibi mucizeleri de diğer peygamberlerden farklı olmuştur.
Hz. Îsâ’nın doğumu ve mucizeleri farklı olduğu gibi dünyadaki âkıbeti de farklı olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Îsâ’nın Yahudiler tarafından öldürülmediğini ve çarmıha gerilmediğini açıkça ifade etmektedir. Normal insanlar gibi vefat etmemiştir. Cismi, meleklerin cismi gibi nuraniyet ve letafet kazanarak ruhani bir hayat mertebesine geçmiştir. Eğer bu bir ölümse, evet Hz.Îsâ (a.s.) ölmüştür. Fakat bu bir ölüm değil, sadece hayat mertebesinin bir değişimi ise, hayır Hz.Îsâ (a.s.) ölmemiştir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de Allah, şehitlerin diri olduğunu, ölmediğini bildirmektedir. Demek ki hayatın ve ölümün mertebeleri vardır. Doğumu ve mucizeleriyle bütün insanlardan farklı bir durum arz eden ve Allah’ın bir kelimesi olarak tavsif edilen Hz.Îsâ (a.s.), neden böyle farklı bir hayat mertebesine cismiyle beraber geçmiş olmasın. Bu ne nakle ne de akla ters düşer.
Hz.Îsâ (a.s.) düşmanları tarafından öldürül¬mek istenince ruhlu-bedenli olarak ilâhî huzura yükseltilmiştir. Kıyametin vuku¬undan önce dünyaya inecek, son pey¬gamberin getirdiği vahiylere tâbi olacak ve deccâli öldürüp yeryüzünde adaleti hâkim kılacaktır. Âyet ve hadisler buna inanmayı gerektirir. Zira âyetlerde Hz. Îsâ’nın düşmanlarınca öldürülmediği, ileride Allah tarafından ruhunun kabzedileceği belirtilmiştir. Hz. Îsâ’nın ruhunun Allah tarafından kabzedildiğini mazi sîgasıyla bildiren âyet¬teki teveffî kavramı bunun kıyâmetin kopmasından önce ger¬çekleşeceği tarzında yorumlanmalıdır. Çünkü başka âyetlerde Ehl-i kitabın her birinin Hz. Îsâ’nın ölümünden önce ona iman edeceği haber verilmiş ve Hz. Îsâ’nın bir kıyâmet alâmeti oldu¬ğu açıklanmıştır.
Nüzul-i Îsâ (a.s.) inancının Kur’an âyetleri ve onların delaletini destekleyen tevatür seviyesindeki hadislerle sabit olduğu açıktır. Böyle olduğu için hemen bütün İslam fırkalarının ortak inanç ilkesi olarak kayda geçmiş ve müdafaa edilmiştir. Bu meselenin temel inanç ilkelerinden olmadığını söylemek âhir zamana mahsus bir tavırdır.
Hz.Îsâ’nın nüzûluyla ilgili bu kadar izahattan sonra hâlâ ama ‘günümüz ilahiyatçıları öyle demiyor’ diyenlere Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözünü hatırlatalım: “Ahir zamanda ne sizin, ne de babalarınızın duyduğu sözler söyleyen insanlar olacak. Onlardan uzak durun!”

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Ersoylu Aktepeliler
10 Mart 2016 - 16:57

Büyük emek vermişsiniz hocam.Allahu Teala sizden razı olsun.Ama bu kadar net bilgilere rağmen hâlâ bidatçilere kananlar maalesef çok.

imamoglumehmet
16 Mart 2016 - 11:27

Eyvallah kardeşiz bu bid’atçilere karşı Hakkın mudafisi olalım da gerisini Allah Teâlâya bırakalım.

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views