Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?

26.07.2017 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, 8.570 Kişi Okumuş ve 8 Yorum Yapılmış.

mev 1
Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir konu olmakla beraber özellikle son yıllarda bir mutasavvıfın ve bir tarikatın ismi olmaktan öte anlamlar kazanarak, kadın veya erkek, dindar ya da değil, toplumun farklı kesimleri tarafından çeşitli düzeylerde görünür ve bilinir hale gelmiştir. 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ Yılı ilan edilmesiyle gerek Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye ait eserlerin orijinal ve sadeleştirilmiş metinleri, Mesnevi’den hikâyeler, Mevlânâ’dan öğütler tarzında kitaplar ve gerekse Mevlânâ ve Mevlevilik ekseninde yazılmış kurgusal ve kurgusal olmayan anlatı deneme, roman, hikaye, gezi ve benzeri türlerdeki kitaplar yaygınlık kazanmıştır. Hatta o kadar ki bu kitaplar aylarca çok satan kitaplar reyonlarında liste başı olmuşlar ve Türkçe dışındaki dillerdeki baskılarıyla diğer ülkelerde de yoğun ilgi görmüşlerdir.Türk sinemasında da doğrudan Mevlânâ ve Mevlevîliğe ilişkin veya tematik olarak bu konulara değinen bazı filmler çekilmiştir.[2]

Fakat UNESCO Mevlânâ’nın “ben O’nun yolunun toprağıyım” dediği İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) adına hiçbir şey yapmamıştır. Böyle olunca, bu tür organize faaliyetlere olumlu bir gözle bakmanın safdillik olacağı kanaati insanı sarıp sarmalıyor. “Acaba bunun altında ne gibi fikirler var?” diye insan merak etmekten ya da araştırmaktan kendini alamıyor.
Hakkında yazılan ve çizilenler o kadar farklı ki, Mevlânâ kimilerince “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim”[3], kimilerince “Hak aşığı bir şâir”[4], kimilerince “Bir peygamber”[5], kimilerince de “ Vahdet-i vücutçu bir kâfir”[6]Reel gerçekte de her yıl 17 Aralıkta “Devlet Büyüklerinin de resmî katılımlarıyla anılan bir Mutasavvıf.[7]

Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz üzere “Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?”. Okuduğunuz bu araştırma bu soruya cevap aramanın bir çabası…
Mevlânâ hakkında konuşmanın/yazmanın zor olduğu mâlum. Türkiye toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlânâ’yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Ama unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İslam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savunmak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir. İbn el-Cevzi’nin dediği gibi:”Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki, hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir İşimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çıkarmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedilir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil. Adam cennet ehli veya evliyadan olabilir. Onun derecesi hatasının gösterilmesine engel olmaz.Bir şahsın yüceltilmesine bakıp ondan sadır olana delil ile bakmayan kimse, Hz. İsa’nın kendisini görmeyip onun elinde meydana gelen mucizelere bakan ve bundan da onu tanrılaştıran kimse gibidir. Hâlbuki Hz. İsa’ya bakıp yeme-içme ile yaşayan bir insan olduğunu görseydi, ona sadece layık olduğu değeri verirdi (insan sayardı).”[8]

MEVLÂNÂ’NIN HAYATI[9]

6 Rebîülevvel 604’te (30 Eylül 1207) Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Mevlânâ, Mesnevî’nin girişinde adını Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhî diye kaydetmiştir. Lakabı Celâleddin’dir. “Efendimiz” anlamındaki “Mevlânâ” unvanı onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. “Sultan” mânasına gelen Farsça “hudâvendigâr” unvanı da kendisine babası tarafından verilmiştir. Ayrıca doğduğu şehre nisbetle “Belhî” olarak anıldığı gibi hayatını geçirdiği Anadolu’ya nisbetle “Rûmî, Mevlânâ-i Rûm, Mevlânâ-i Rûmî” ve müderrisliği sebebiyle “Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm” gibi unvanlarla da zikredilmektedir.

Mevlânâ’nın babası BahâeddinVeled, Belh’e yerleşmiş bir ulemâ ailesine mensuptu ve“Sultânü’l-Ulemâ” unvanıyla tanınmıştı.Risâle-i Sipehsâlâr’da[10]BahâeddinVeled’in Hz. Ebû Bekir soyundan geldiği belirtilmektedir.Eflâkî[11]’ye göre BahâeddinVeled’in annesi Hârizmşahlarhânedanından Alâeddin Muhammed Hârizmşah’ın kızıdır.Yine Eflâkî’ye göre, Yunan felsefesini benimsedikleri için Fahreddin er-Râzî ve Zeyn-i Kîşî gibi âlimlerle onların görüşlerine uyan Hârizmşah Alâeddin Muhammed’i vaazlarında ağır şekilde eleştiren BahâeddinVeled’in, yöneticiler ve ulemâ ile arasının açılmasını fırsat bilen karşıtları onun siyasî gaye güttüğünü, taraftarlarıyla isyan hazırlığı içinde bulunduğunu ileri sürmüşler, bunun üzerine Hârizmşah Alâeddin Muhammed, ondan ülkeyi terketmesini istemiş, o da ailesiyle birlikte Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Mevlânâ bu sırada beş yaşındadır.

Mevlânâ’nın babası müridleri ve ailesiyle birlikte yol üzerinde bulunan şehirlerde bir müddet konaklayıp sonunda Bağdat’a ulaşmış, orada Şehâbeddin es-Sühreverdî tarafından karşılanmış, Bağdat’tan Kûfe yoluyla Hicaz’a gitmek üzere iken Moğollar’ınBelh’i işgal ettiği haberini almıştır. BahâeddinVeled Hicaz’dan dönerken Şam’a uğramış, sonra sırasıyla Malatya, Sivas, Erzincan, Akşehir ve Lârende’ye (Karaman) uğramış, burada da adına yaptırılan medresede en az yedi yıl müderrislik yapmış, ardından Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir.

Mevlânâ on yedi veya on sekiz yaşında iken Lârende’deSemerkantlı âlim ŞerefeddinLâlâ’nın kızı Gevher Hatun’la evlenmiştir. Bu evliliğinden Sultan Veled (Bahaeddin Muhammed) ve Alâeddin Muhammed adlarında iki oğlu olan Mevlânâ’nın, eşi öldükten sonra evlendiği Gerâ/Kirâ Hatun’dan da Muzaffereddin Emir Alim adında oğlu, Meleke Hatun adında kızı olmuştur.
BahâeddinVeled, 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) tarihinde vefat etti. Bu sırada yirmi dört yaşında olan Mevlânâ babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başladı. Ertesi yıl Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesiyle meşgul olan, BahâeddinVeled’in müridlerinden Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî şeyhini ziyaret etmek için Konya’ya geldi, ancak burada şeyhin öldüğünü öğrendi. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’e mürid olup dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlânâ Halep’te Hallâviyye Medresesi’nde aynı zamanda şehrin yöneticisi olan Kemâleddin İbnü’l-Adîm’den ders almıştır. Ardından Şam’a geçerek Mukaddemiyye Medresesi’ne yerleşen Mevlânâ Şam’da dört yıl ikamet etmiştir

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’in vefatından beş yıl sonra Konya’da Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı. Dönemin pirleri tarafından “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen ve birçok yer dolaştığı için “Şems-i Perende” (uçan Şems) diye anılan bu zat ilk önce Tebriz’de Şeyh EbûBekr-i Selebâf’ın hizmetinde bulunmuş, ardından birçok mutasavvıfla sohbet etmişti. Eflâkî, Şems’in Konya’ya 26 Cemâziyelâhir 642 (29 Kasım 1244) tarihinde geldiğini söyler.
Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra halkla tamamen alâkasını kesmiş, medresedeki derslerini ve müridleri irşad işini bir yana bırakıp bütün zamanını Şems ile sohbet ederek geçirmeye başlamış, bu durum müridlerin şeyhlerini kendilerinden ayıran, kim olduğunu bilmedikleri Şems’e karşı kin beslemelerine sebep olmuştur. Mevlânâ’nın vaazlarından mahrum kalan halk arasında da çeşitli dedikoduların yayılması üzerine Şems ansızın şehri terketmiştir. Şems Konya’da on altı ay kadar kalmıştır.

Bir müddet Şam’da kalan Şems tekrar Konya’ya dönmüş ve bu arada Şems, Mevlânâ’nın evlâtlığı Kimyâ Hatun’la evlenmiştir. Müridler ve halk tekrar dedikodu yapmaya başlayınca Şems, bir gün ansızın kayıplara karıştı.Şems-i Tebrîzî’nin bu ikinci kayboluşunun 645 (1247) yılında olduğu belirtilmektedir. Mevlânâ bir müddet sonra Şems’i bulmak umuduyla Şam’a gitmiş, ancak bulamadan geri dönmüş, birkaç yıl sonra tekrar gitmiş, aylarca aradığı halde yine bulamamıştır.

Mevlânâ bu defa Selâhaddîn-i Zerkûb ile sohbet etmeye başladı. Selâhaddin’in cahil olduğunu ve şeyhlik için ehil sayılmadığını söyleyen bir kısım müridler daha da ileriye gidip onu gizlice öldürerek bir yere gömmeyi planladılarsa da suikast önlendi. Mevlânâ, Selâhaddîn-i Zerkûb’un kızı Fatma Hatun’u oğlu Sultan Veled’e alarak aralarında akrabalık bağı oluşturdu. Selâhaddîn-i Zerkûb on yıl sonra vefat edince Mevlânâ, hilâfet makamına müridlerinden İbn Ahî Türk diye de tanınan UrmiyeliHüsâmeddin Çelebi’yi geçirdi. Meŝnevî’nin ortaya çıkması Hüsâmeddin Çelebi’nin teşvikiyle olmuştur.

Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi’nin hilâfet makamına geçişinden 10 yıl sonra rahatsızlanarak 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde vefat etti.I. Alâeddin’in hediye ettiği, Konya kalesi doğusunda ve şehir dışındaki bahçeye defnedilmiştir.

MEVLÂNÂ’NIN İSLÂM VE TASAVVUF DÜŞÜNCESİ

13.Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, esas itibariyle felsefî tasavvuf düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfî’dir.[12]Öyle ki günümüz İslâm algısı üzerinde yapılacak olan bir araştırma, bu gerçeği gözler önüne serecektir kanaatindeyiz. Zira Anadolu İslam’ı denilen din algısı, bütünüyle olmasa da, büyük bir oranda sûfî eğilimden etkilenmiş, hatta daha gelişim basamaklarında bu algının etkisinde kalmıştır denilebilir.
Mevlânâ, 9. yüzyıldan itibaren mutasavvıfların yetiştiği ve özellikle Melâmeti[13] tasavvufun belli merkezlerinden birini teşkil eden büyük kültür ve bilim merkezinde doğup, beş yaşına kadar orada kalmış, ancak tasavvuf fikirlerini Anadolu’da geliştirmiştir. Anadolu’da o dönemde başta Endülüs ve Kuzey Afrika kaynaklı Muhyiddin İbnul-Arabi[14]; Mısır, Suriye ve Irak kaynaklı Sühreverdilik, Vefailik, Kalenderilik; Orta Asya ve İran, özellikle de Horasan kaynaklı Kübrevilik, Yesevilik ve Haydarilik gibi tarikat şeklinde teşkilatlanmış tasavvuf akımları yaygın bir etkiye sahip durumdaydılar. İçinde bulunduğu çevre, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük ve tasavvuf gibi dini mekanizmaları tanımasına yardım etti. Moğolların ve Haçlıların meydana getirdiği korku ve güvensizlik ortamında insanların psikolojik durumlarını gözlemledi.

13.yüzyılda Anadolu’da Selçuklu Devletinin sağlamaya çalıştığı otorite, bir anlamda çeşitli tasavvuf akımlarının buraya yönelme gerekçelerinden birini oluşturmuştur. Anadolu’da medreseler gelişip de kendi ihtiyaçlarını karşılayıncaya kadar, din bilgini, kadı ve ulema ihtiyacı başta İran ve Horasan olmak üzere diğer İslam ülkelerinden karşılanmıştı. Bu durum Anadolu’da şekillenen Müslüman Türk hayatı üzerinde derin etkiler doğurmuştur. Bu dönemde Kalenderi, Haydari ve Vefailerin konar-göçer Türkmen aşiretleri arasındaki faaliyetleri, İslam öncesi inanç motifleriyle zenginleştirilmiş bir çeşit halk tasavvufunun temelleri atılırken, özellikle şehir merkezinde kökleşmiş mistik sembolizme felsefi boyut getiren Vahdet-i Vücut düşüncesi de gündelik hayata giriyordu.

İlk planda yüzeysel bir şekilde İslamlaşan ve geleneksel inanç ve adetlerine sıkı bir biçimde bağlı olup, hoşgörünün temel karakteristiğini oluşturduğu Anadolu’daki Türk din hayatı, önce Fars yorumundaki Müslümanlığın özellikle şehirlerde ağır basmaya başladığı ve sufiliğin hâkim bir gelişme gösterdiği bir duruma yönelmiş; kelam, fıkıh ve Sünni tasavvufun ağırlıklı olduğu medrese çizgisi bu durumun zaman içinde şekillenmesine imkân vermiştir.

İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlânâ, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve evvel-emirde Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır. Mukaddime de belirttiğimiz “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” olması bu dönemini ifade eder. O’nun “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” olduğunu savunanlar daima şu beyitini dillendirirler[15] :“Yaşadığım sürece Kur’an’ın çırağıyım.Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.Buna uymayan bir söz benden nakledilirse.Rahatsızım bu sözden, ben bu sözden uzağım.”[16]

Ama keşke Mevlânâ bu çizgide kalabilseydi. Mevlânâ ve Mevlevilik araştırmacılarının da hassaten belirttikleri gibi, Mevlânâ’nın iki ana dönemi var: Şems-i Tebrizi ile tanışması öncesi ve Şems-i Tebrizi sonrası dönemi.
Günümüzde “Mevlânâ” denilince fikrine başvurulanların başında gelen Cemalnur Sargut[17]’a göre: “Mevlânâ maddi ve manevi açıdan son derece bilgili; fizik, kimya, biyoloji, psikoloji konusunda muazzam derinlikte bilgilere sahip biri. Bu arada İslam’ın beklediği fıkıh, astronomi, kelam, Kuran gibi konularda da o dönemin en bilgili kişisi. Şems’le karşılaşmasaydı da tüm eserleriyle dünyaya tesir edecekti ama Mevlânâ olmayacaktı.Allah’ı ilimle bilmek seviyesinde olacaktı ki; bu Hz. Musa’nın seviyesidir. Mevlânâ, Şems’le karşılaşmasa; Musa olarak kalacaktı, İsalığa geçip, Muhammediliğe tekâmül edemeyecekti.”[18]

Ve bizzat Mevlânâ’ya göre Şems: “Din şeyhidir, âlemler rabbinin manalar denizi. Can deryasıdır; yerler, gökler, bütün varlık, o coşup köpüren, o akıp yenilenen denize nispetle adeta çer-çöptür.[…] O can deryası, o manalar denizi, ateş ota ne yaparsa varlıklara onun yapar. Hepsini siler süpürür, yok eder, kendi kalır.”[19]

Peki, Mevlânâ’nın hayatını bu kadar değiştiren, muhiblerince Mevlânâ’yı Mevlânâ eden-bize göre ise Mevlânâ’yı yoldan çıkaran- Şems-i Tebrizi kimdir?

Bu suale cevap arayalım:

582 (1186) yılı civarında Tebriz’de doğdu. Adı Muhammed’dir. Daha çok Şemseddin, Şemsü’l-hak ve’d-dîn, Şems, Şems-i Tebrîzî lakaplarıyla anılır.Maķâlât-ı Şems-i Tebrîzî’de ve ondan naklen Menâkıbü’l-ârifîn’de Şems’in çocukluk ve gençlik yıllarında gizemli bir hayat sürdüğü, yüksek mânevî kabiliyetlere sahip olduğu, çokça riyâzette bulunduğu, semâ yaptığı, çeşitli müşahedelere mazhar kılındığı, medrese eğitiminden uzak durduğu zikredilir.[20]

Tebriz yakınlarındaki bir tekkede şeyhlik yapan, geçimini sepet örerek sağlayan, müridlerine hırka giydirmeyen, fütüvvet ve melâmet ehli sûfîlerden olan Selebâf’a on dört yıl hizmet eden Şems, çeşitli memleketlere seferler yaptı. Kaynaklarda Şems; “Kara keçe giyip kendini halktan gizleyen, daima mücahede halinde bulunan, tâcir kıyafetiyle devamlı seyahat eden, medrese ve tekkelerden ziyade kervansaraylarda konaklayan, içinde bir şey olmadığı halde kaldığı hücrenin kapısını sağlam bir kilitle kilitleyen, sırlarla dolu, şalvar uçkuru örerek geçimini sağlayan bir derviştir.”[21]

Şems’in Tebriz’de Selebâf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Dımaşk(Şam), Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a gittiği bilinmektedir. Selçuklu Tarihi uzmanı Mikail Bayram, Erzurum-Erzincan üzerinden Anadolu’ya giren Şems’in Konya’ya gitmeden önce Moğollarla irtibat kurduğunu, Konya’ya Moğollar tarafından gönderildiğini, Mevlânâ ile Moğollar arasındaki ilişkiyi O’nun sağladığını delilleriyle ifade etmektedir.[22]
Mikâil Bayram, Şems’in içkiye düşkün[23] bir Cevlekî[24] şeyhi olduğunu, Ebû Bekr-i Niksârî’yi bu yolda halife tayin ettiğini, Cevlekıyye’nin kurucusu Şeyh Cemâleddîn-i Sâvî ve arkadaşları ile daha önceden irtibatı bulunduğu için Konya’dan ilk ayrılışında Dımaşk’taki Cevlekîler’in yanına gittiğini de ifade etmiştir.[25]

Tarihçi Ahmet Yaşar Ocak da, Şems’i vahdet-i vücûd[26] neşvesine sahip, Fahreddîn-i Irâkî ve Evhadüddîn-i Kirmânî ile birlikte yüksek zümre Kalenderîliğinin Anadolu’daki başlıca mümessillerinden sayar.[27]Eflaki’nin naklettiği şu rivayet Şems-i Tebrîzî’nin sapkın vahdet-i vücûd düşüncesini açık bir biçimde ifade etmektedir: “Mevlana Şems-i Tebrizi’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems Hazretlerine kızıp Meram Bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri Medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin, Kimya Hatun’u buraya getirin. Mevlana Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup, onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan kadınları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı- kocanın oynaşmalarına mani olmamak için Medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems: “İçeri Gel!” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’den başkasını göremedi. Bunun sırrını sordu ve “Kimya nereye gitti?” dedi. Mevlana Şems: Yüce Allah bizi o kadar sever ki, istediğimiz şekilde yanımıza gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi.” buyurdu. İşte Beyazid-i Bistami’nin de hali böyle idi. Allah ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.”[28]

Bir şiirinde de: “Ben kâfirim sen Müslümansın. Müslüman kâfirin içinde amma âlemdekâfir hani? Gösterde secde edeyim ona. Sen, ben kâfirim de seni öpeyim. Bunlar şu âlemde beni tanımıyorlar peki öyleyse kime tapıyorlar?”[29]   diyerek sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzere olduğu âşikar olan Şems-i Tebrizi, tabir-i caizse Mevlânâ’yı da yoldan çıkarmış, kendi sapık inançlarının davetçisi yapmıştır.

Yukarıda değindiğimiz gibi, Mevlânâ Şems ile tanışmadan önce, babasındaki gibi ilim, zühd ve takva yönü ağır basan bir sûfî iken, “tasavvufi manada âşık” olduğu Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere düşman olan Şems, Mevlânâ’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir.

İşte Mevlânâ’nın Şems sonrası, vahdet-i vücûd inancı içeren şiirlerinden bir demet:“Enel-hak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı Tanrılık şarabından. Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım, ben, sultanların aradığı sultan.”, “Ben hacetler kıblesiyim. Gönlün kıblesiyim ben. Ben Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben.”, “Gönlü sâfsûfiyim ben; benim tekkem âlem, medresem dünya benim. Değilim abalı sûfilerden.”,“İster münacateri olsen, Meyhanerind iistersen; bundansanki ne çıkar? YokCumartesiymiş, yokCumaymış, bence ne farkvar?”[30]

İLAHİ AŞK VE MEVLANA

Tasavvuf tarihinde Râbia el-Adeviyye[31] (ö. 185/801) ile başlayan Allah sevgisinin asıl olduğu felsefî düşünce, Bâyezîd-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr[32] ve Ebû Bekir eş-Şiblî gibi sûfîler başta olmak üzere sonraki birçok sûfî tarafından benimsenmiştir. İlk sûfîler Allah sevgisini ifade ederken genellikle hub, muhabbet, habîb, mahbûb gibi kelimeleri tercih ettikleri halde daha sonrakiler yaygın biçimde aşk, âşık, mâşuk kelimelerini kullanmaya başlayınca“ilâhî aşk” kavramı doğmuştur. Aşk kavramını ilk defa muhabbetten ayırarak etraflı şekilde ele alan sûfî Ahmed el-Gazzâlî[33]’dir. Aşk kavramı, onun Sevânihu’l-uşşâk adlı eseri yaygınlık kazandıktan sonra tasavvuf çevrelerinde benimsenmiş, kendisini bu yolda Nüzhetü’l-uşşâķ ve nehzeü’l-müştâķ, Temhîdât ve Levâiĥ gibi eserleriyle talebesi Aynülkudât el-Hemedânî takip etmiştir. Aynı dönemde Senâî aşk edebiyatına canlı bir üslûp getirmiştir. Ardından ilâhî aşk konusu Rûzbihân-ı Baklî, Ferîdüddin Attâr, İbnü’l-Fârız, Fahreddîn-i Irâkî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Abdurrahman-ı Câmî gibi sûfîler tarafından kaleme alınan eserler vasıtasıyla sürdürülmüştür.

Yazımızın ilk bölümünde belirttiğimiz üzere; Mevlânâ, Şems ile tanışmadan önce, babasındaki gibi ilim, zühd ve takva yönü ağır basan bir sûfî iken, “tasavvufi manada âşık” olduğu Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlânâ’nın Şems’ten önceki sakin devrinin aksine Şems ile birlikte yaşadığı coşkunluk ve vecd hali, hayatının bundan sonrasını etkilemiş ve sadece kitap okuyarak ve gerekli dini kuralları yaparak değil; müzik, raks ve şiir ile ilahi aşka ulaşmanın farklı bir yol olduğu düşüncesine varmıştır.

Biz aşk konusunda Mevlânâ’nın görüşlerini –sevenlerinin cümleleriyle- nakledelim: “Aşk, ruhun nurudur, sevgi sabah şarabıdır benim; aşk öyle ümittir ki bütün ümitler onda toplanır. Aşk nedir bilir misin? Ben’i, biz’i, varlık davasını bırakmaktır; güzellikleri, güzelleri yaratanda her dileği, her isteği yok etmektir”[34] diyen Mevlânâ aşkı, insanın yokluk âlemine adım atması olarak görür.

Tasavvufta biri hakiki, öteki mecazî olmak üzere iki türlü sevgi ve aşktan bahsedilir. Hakiki sevgide ve aşkta konu Allah’tır, mecazî aşkta ise konu insandır. Bir insanın karşı cinsten bir insana duyduğu sevgiye mecazî veya beşeri aşk denir. Hakiki aşka büyük önem veren tasavvuf erbabı, beşeri aşkı ilahi aşka geçmek için bir köprü olarak görmüşlerdir.[35]

Mevlânâ’nın ayrımına baktığımızda bu iki aşkın konularının birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Mevlânâ’ya göre ilahi aşkın konusu Allah, beşeri aşkın konusu ise insandır. Mevlânâ hakiki ve mecazî aşktan bahsederken yerine göre farklı kavramlar kullanmaktadır. Mevlânâ’nın gerçek aşka “ilahi aşk”, “küll aşkı”, “ebedi aşk”, “Allah aşkı” gibi isimler verdiğini görüyoruz. Beşeri aşkı ise “cüz’î aşk”, “zahiri aşk”, “geçici aşk”, dünya aşkı” diye adlandırmaktadır.[36]
Mevlânâ ilahi aşkla kendinden geçmiştir. Bunu şu beytiyle dile getirir: “O şarabı içtim ki can, onun kadehidir; O şarapla sarhoş oldum ki akıl, ona deli divane olmuştur. Bir duman geldi, bürüdü beni, ateşledi beni; O mumdan ki güneş, ona pervane kesilmiştir.”[37]

Mevlânâ, yeryüzündeki bütün varlıkların Allah’a âşık olduklarını söyler. Ona göre yeryüzündeki her zerrenin Allah’ın ezeli ve ebedi aşkından başları dönmüştür. Allah aşkının değdiği her yer O’nun aşkından titremektedir.[38]
İlahi aşkı en derin anlamda tecrübe eden, bu tecrübenin tecellileri karşısında aşk sarhoşluğuyla kendinden geçen Mevlânâ öteleri kavramanın ve bu alanda birtakım feyizler alabilmenin tek yolunun aşk olduğunu savunur.[39]

Mevlânâ Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak için birtakım benzetmeler yapmış ve duyular âleminden misaller getirmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mum-ateş, gül-bülbül ve bâde misalleridir. Bu sebeple şiirlerinde, dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boy, işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik ve mecazi anlatım unsurları olarak bol bol kullanmıştır. Gül ve bülbül de en çok kullandığı misallerden biridir. Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aşktaki ıstırabı, bülbülün yanık nağmeleri âşığın feryat ve figanıdır. Pervane ve mum misali de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevgilisi uğrunda kendini feda ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap da (mey, bâde) aşk bahsinde Mevlânâ tarafından çok kullanılmış, kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer vermiştir.[40]

Buraya kadar Mevlânâ’nın görüşlerini naklettik. Bu hususlarda Mevlânâ tek değildir. Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Fuzuli gibi toplumun ‘Evliyâ’ addettiği pek çok mutasavvıf da ‘Aşk Edebiyatı’nın öncüsü sayılmışlardır. Peki, bu hususta Ehl-i Sünnet âlimlerimiz ne demektedir. Bu konu mühim bir konu olduğu için biraz tafsilatlı ele alalım:

Tasavvuf, İslâm felsefesi ve edebiyatta kullanılan geniş anlamlı bir terim olan “Aşk”; Arapça bir kelime (aslı ışk) olup, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi; bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması”anlamına gelir. Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazan kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir.[41]

Kur’an ve sahih hadislerde aşk kelimesi geçmez; “sevgi” çoğunlukla hub ve muhabbet, bazan da meveddet kelimeleri ve bunların müştaklarıyla ifade edilir. Allah sevgisinden çok Allah korkusuna ağırlık veren ilk zâhidler de aşktan söz etmemişlerdir. İlk defa hicrî 2.yüzyılda (miladi 800.yıllar) Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa aşk kelimesinin kullanılmaya başlandığını gösteren rivayetler vardır.

İlk dönem âlimlerinin büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade etmek üzere Kur’an ve Sünnet’te yer alan hub ve muhabbet yerine aşk kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Hâris el-Muhâsibî, Hâce Abdullah el-Herevî, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, Muhammed b. İbrâhim el-Kelâbâzî, Ebû Nuaym, Abdülkerîm el-Kuşeyrî, Hücvîrî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar; Bunun yerine büyük önem verdikleri Allah sevgisi konusunu hub ve muhabbet terimleriyle anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî’nin naklettiğine göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkak bu görüşünü şöyle açıklamıştı: “Aşk aşırı sevgi yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.” [42]

Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî[43] Zemmü’l-hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşk’a kadar varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit edip şer‘î hükümlerini tayin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel suretlere meftun olmaktır (ışku’s-suver). Cazip ve güzel suretlere düşkün ve tutkun olana “sûrî âşık” (âşıku’s-suver) denir. Suretler fâni olduğu gibi onlara bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar suretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve suretten ziyade ilim ve mârifetten hoşlanırlar. Aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhakemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali bir birine zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için şuur ve idrak halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya hâkim olmasına fazilet, duygununun akla hâkim olmasına rezilet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan makbul bir şey değildir. Gerek iradelerine hâkim olamayıp arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrak halini kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazilet ifratla tefrit arasında bulunan itidal halidir. Şu halde aşk bir fazilet değildir; zira hiçbir şeyin ifratı makbul değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.[44]

Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim de aşk konusunda şöyle düşünür: “ Ona göre konusu şekil ve suret olan sûrî aşk büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir, esarete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayım, kurbanın olayım” diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek kişiyi o şeye bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve sadece O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun iradesinin ve hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ, “Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi” (el-Câsiye 45/23) diyerek aşkın sapıklık olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Müminler Allah’ı şiddetle severler” (el-Bakara 2/165) meâlindeki âyet, “Müminler Allah’ı müşriklerin putları sevdiklerinden çok daha fazla severler” mânasına gelir. Müşriklerin putları sevmeleri sahte, müminlerin Allah’ı sevmeleri samimi ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla bir ilgisi yoktur. Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî, Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’nin, “Ben Allah’a âşıkım, O da bana” sözü hakkında, “Bu Hulûliyye’nin sözüdür” demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını, ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu belirtmiştir. Buna göre, “O sever” denilebilir ama “âşık olur” denilemez.[45]

Müfessir Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun Allah’ı sevmesini O’na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde izah eder. Ona göre Allah’ın kulunu sevmesi ise amel ve ibadete karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden razı olması mânasına gelir. Zemahşerî ilâhî aşktan bahseden mutasavvıfları insanların en cahili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid” adını verdikleri oğlanlar hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara, “Allah, meclislerini ve raks ettikleri yerleri tarumar ederek viraneye çevirsin” diye beddua eder.[46]

Bu konuda son olarak Ahmed Kalkan’a kulak verelim: “Hem ilâhî, hem de mecazi anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta aşk, bazen her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm’ın en temel konusu olan Tevhid hassasiyetiyle ilgili zihinlerin ve gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm’ın çok kesin olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, bir fazilet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde ‘şarap, bâde, mey, meyhane, sâkî’ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir. ‘Aşk ve âşık olmak’ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî ve nefsî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir.

Bir kadının yanağından, dudağından, saçından, belinden… bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah aşkını ifade eden şiirler, mecazi ifadeler olduğunu kabul edeceksiniz. Peygamber ve ashabı Allah sevgisini bu şekilde mi dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı? Allah sevgisini belirtmek için lügatlerde şaraptan, kadın yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası var mıdır? Buna gerek de var mıdır? Zararı ve sakıncası nedir? Ve ‘Atalarımız ne yaptıysa, bir hikmeti vardır, biz de bu yoldan yürüyelim’ mi demeliyiz? ‘O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?’ (Bakara, 169-170) “[47]

MEVLÂNÂ VE SEMÂ

Mevlânâ’yı “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” olarak görenlerin bir iddiası da, Mevlânâ’nın sema etmediği ve çalgı çaldırmadığıdır[48]. Bakalım kaynaklara bu iddia ne kadar doğrudur? Sema ve musiki konusunda Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşleri nelerdir?

Semâ Arapçada sem’ kökünden gelen ve “işitiş, işitme, duyma, dinleme, kulak verme” anlamlarında türetilmiştir ve “duyma, işitme” olarak tanımlanır. Tasavvufî anlamına baktığımızda hem ilahi seslerin işitilmesiyle kendinden geçme hali, hem de işitilen bu ilahi seslerden sonra raks ederek kendinden geçme hali olarak iki şekilde kullanılmıştır. Birincisinde işitilen ilahi ses, herhangi bir ses olabileceği gibi daha çok musiki olarak tanımlanmaktadır. Tasavvufta Tanrı’yı seven ve ona âşık olan kişilerin işittikleri her seste Tanrı’yı işitmesi de semâdır. Bu şekilde kendinden geçme hali de “vecd” olarak açıklanmaktadır.[49]

İkinci anlamı ise Mevlevîlerin zikir âyinlerinde dönerek raks etmeleridir. “Mevlevî literatüründe semâ, “Ritim ve müzik eşliğinde yapılan, sağdan sola, kalbin etrafında çark atıp dönerek icra edilen bir nev’i nafile ibadettir”[50]
Mevlânâ’nın ne zaman ve nasıl semâya başladığına ilişkin olarak Mevlana ve Mevlevilik tarihi uzmanları hemen hemen aynı bilgileri vermişlerdir. Buna göre Mevlânâ, Şems ile karşılaşmadan önce semâ yapmıyordu ve semâya Şems’in isteği üzerine başladı. Fakat Şems ile yaptıkları semâda ve daha sonra yaptığı semâda ne kurallar vardı ne de belli bir musiki eşliğinde yapıldı. Tamamen doğaçlama olarak, zamanı, saati ve yeri belli olmayan cezbeye geldiği anda yapılan bir rakstı. Bununla ilgili olarak yazılı kaynaklarda verilen örneklerden bazıları şöyledir:

“Mevlânâ, hiç beklenmeyen bir anda duyduğu seslerden etkilenebilir ve hemen semâya başlayabilirdi. Örneğin: “Kuyumcu Selahaddin Zerkubî’nin dükkânının önünden geçerken, Selahaddin’in altınlara vurduğu çekiç sesinden etkilenir ve hemen orada, sokak ortasında semâ’ya başlar. Bunun gibi yine birisinin sokakta “Dilgû…Dilgû…” diye tilki sattığını duyuyor. “Dilgû, sözünü Farsça’da ‘gönül nerde’ anlamında ‘dil kû’ tarzında alıp, vecde gelerek semâ’ya kalkıyor veya birisi yemek yapar, eşini dostunu çağırır, yenilir içilir, yemekten evvel yahut sonra kavvâller, tabiî bestesi ve güftesi muayyen olmayan neşideler okurlar, isteyen semâ’a kalkardı” [51]

“Mevlânâ, semâ ederken aynı zaman da gazel, hadis okumuş; cezbeye gelip vecdle naralar atıp, halka ve âyinhanlara ihsanlarda bulunmuş, tef çalanların teflerine paralar saçmıştır. Selahaddin-i Zerkûb’un cenazesinde de semâ edip naralar atarak bir mersiye inşâd etmiştir.”[52]

“Sultan Rükneddin’in karısı Gömeç Hatun ve Muineddin Pervane’nin karısı Gürcü Hatun[53]Mevlânâ döneminin önde gelen kadınlardandır. Zamanın bu ünlü kadınları, Mevlânâ’nın da aralarında bulunduğu toplantılar düzenlemiş, Mevlânâ o toplantılarda, cariyelerden oluşan müzisyenlerin tef çalıp, ney üflemesi üzerine vecde gelip semâ yapmış, etrafında toplann kadınlar da Mevlânâ’nın başından aşağıya gül yaprakları dökmüştür.”[54]

Mevlânâ müziği, çalgıları, semâyı, şiiri hayatının her anında yaşamış biri olarak cenazelerde bile semâ yapmıştı. Bu nedenle kendi cenaze töreninde müzik yapılmış, semâ dönülmüştür. Abdulbaki Gökpınarlı’nın anlatımıyla: “(Mevlânâ’nın cenazesinde) Nefirler, neyler, rebaplar çalınıyor, mazharlar(Bir nevi tef) dövülüyor, ziller ve kudümlerle yapılan ezgiler, ağlayan insanların sesleriyle karışıyordu. Bunun yanında naralar atıp, semâ yapanlar, feryat edip bayılanlar da vardı. Tabut evden çıkıp, musalla taşına oturuncaya kadar akşam olmuştur”[55]

Buraya kadar naklettiğimiz bilgilerden Mevlana’nın Şems’le tanıştıktan sonra semâya başladığını ve ölünceye kadar bunu devam ettirdiğini açıkça görmekteyiz. Peki, raks ve sema konusunda Sünnet ve cemaat ehli âlimlerin görüşlerini nakledelim:

İmam Tartuşi şöyle denmiştir: “Raks ve vecde gelmeye gelince, onu ilk ihdas eden kimseler Samiri’nin yandaşlarıdır. Samiri onlara böğürtüsü olan cansız bir cesed olarak bir buzağı heykeli yapınca, kalkıp onun etrafında raksa koyuldular ve vecde geldiler. Raks ise kâfirlerin ve buzağıya tapanların dinidir. Peygamber (s.a.v.)’ın ve ashabının meclisi ise vakarlarından ötürü başlarında kuşlar duruyormuş gibi bir hal içindeydiler. Dolayısıyla İslami devlet otoritelerinin ve onların yetkililerinin bunları mescid ve benzeri yerlerde bulunmalarını engellemeleri gerekir. Allah’a ve ahiret gününe iman eden herhangi bir kimsenin onlarla birlikte bulunması, batılları üzere onlara yardımcı olması helal değildir. Malik’in, Şafii’nin, Ebu Hanife’nin, Ahmed’in ve Müslümanların diğer imamlarının kabul ettiği budur.”[56]

İmam Kurtubi ise şunları demektedir : “Sufilerin bu hususta ortaya koydukları bid’at(yani semâ) ise haramlığı hususunda görüş ayrılığı bulunmayan şeyler kabilindendir. Ancak şehvani nefis hayra nispet edilen pek çok kimseye baskın gelmiştir. Öyle ki onların birçoğunda delilere ve çocuklara yakışır davranışlar ortaya çıkar. Nihayet bunlar uyumlu hareketlerle ve peş peşe gelen matta ve figürlerle raks ettiler. Bazıları yüzsüzlüğü o kadar ileri dereceye götürdüler ki bu işleri Allah’a yakınlaştırıcı işler ve salih ameller olarak değerlendirdiler. Bunun üstün hallere ulaştırdığını söylediler. Bu ise hiç şüphesiz zındıklığın etkilerinden, hurafecilerin sözlerindendir. Allah’tan yardımcı olmasını dileriz.” [57]

İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye ise: “Bu şekilde böyle bir sema haramdır, çirkindir. Müslümanlardan hiçbir kimse onu mübah görmez. Yüzünden hayâ perdesini ve din örtüsünü sıyırıp atmış, Allah’a, Rasûlüne, dinine ve kullarına karşı açıkça çirkin işler kimseden başkası onu güzel görmez. Bu gibi hususları kapsayan bir semanın çirkinliği insanların fıtratında da yer etmiş bulunmaktadır. O kadar ki kâfirler bile bundan ötürü Müslümanları ve dinlerini ayıplamaktadırlar. Evet, Müslümanların havassı ve İslam dini akıl ve din hususunda mahrem kadınlar ve çocuklar hakkında pek çok mefsedete sebep olan bu semâdan beridir, uzaktır. Böyle bir semâ dini ne kadar ifsad etmiş, kaç sünnetin ölümüne sebep olmuş, kaç tane hayâsızlık ve bid’atin canlanmasına sebep olmuştur kim bilir?

Şayet bu semânın Kur’an’ın, Kur’an ehlinden dinlenmesinin ağır görülmesi ve semâlarından önce Kur’an okunduğu takdirde uzun gelmesi ve ayetleri karşısında kör ve sağır gibi geçip gitmeleri dışında hiçbir kötülüğü olmasaydı bile bu kadarı yeterdi. Hatta Kur’an okunmasında hazır bulunanların çoğu ya da onlardan çoğu kimse Kur’an’ı dinlemez, anlamlarını doğru dürüst fark etmez, Kur’an okunduğu vakit seslerini kısmazlar bile…”[58]

Müfessir, muhakkik Alûsi ise: “İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.” (Lokman, 31/6) ayetini oldukça uzun bir şekilde tefsir ettikten, bu husustaki rivayetleri ve müfessirlerin görüşlerini, bunların şarkının haramlığına delaletleri ve bu husustaki fukahanın görüşlerini kaydettikten sonra şunları söylemektedir:

“Diyorum ki diğer İslam ülkelerinde ve çeşitli bölgelerde semâ ve şarkı belası her tarafı kaplamıştır. Mescidler ve başka yerler bu işlerden korunmamaktadır. Hatta şerefli özel vakitlerde minarelerde şarkı söyleyen şarkıcılar tayin edilmiştir. Bunlar içkiyi, meyhaneleri ve haram sayılan daha başka şeyleri anlatan muhtevada şiirler okurlar. Bununla birlikte bunlara vakfın gelirinden belli bir pay da ayrılmıştır. Bunlara ise temcid ediciler adı verilmektedir. Mescidlerde bu gibi kimselerin bulunmaması dine aldırışsızlık olarak sayılmaktadır. Bundan daha da ilerisi sufilerin iblislerinin ve azgınlarının yaptıkları işlerdir. Diğer taraftan onlar –Allah onları kahretsin- söyledikleri şarkıların ve okudukları şiirlerin ihtiva ettiği batıl ile kendilerine itiraz edilecek olurlarsa şu cevabı verirler: Bizler şarap ile ilahi aşkı, sarhoşluk ile bu aşkın baskın gelmesini yahutta meyye, leyla ve sadi derken mesela en büyük sevgili olan yüce Allah’ı kastediyoruz derler. Ancak böyle bir anlayış oldukça saygısızlıktır. Çünkü “En güzel isimler Allah’ındır. O halde ona bunlarla dua edin. Onun isimlerinde eğriliğe sapanları terk edin…” (Araf, 180) diye buyurulmaktadır.”[59]

Sema konusunda son olarak Şeyhulislam Ebu Yahya el Ensari’nin görüşünü nakledelim: “Şu zamanda yaygın olan, haram ve yakışıksız şeyler içeren, heybet ve vakarı gideren semâdır ki, tembellikten zevk alan, cahilliğin kendilerine galip geldiği, dinlerini oyun ve eğlence edinen topluluğun işleridir. Gaflet ve şarkı ile vakitlerini harcarlar, haram olan müzik ve semâya bağlanırlar, tabiatın reddettiği şeyler dinlerler. Onlar eğlence ile ve müzik ile bilinip çağrılırlar. Yediklerinin çoğu haram ve şüphelidir. Tıka basa midelerini doldururlar. Sonra onları harekete getirmek üzere, birileri kadınları vasfeden şiirler düzer. İşte o zaman büyüklerle küçükler birbirine karışır, kimi el çırpar, kimi ayakları üzerinde raks eder, kimi coşar, kimi kolunu sallar, hayvanlar gibi dönerek yürür, kimi eşek sesi gibi bir sesle anırır, inler. Şayet orada güzel bir kadın veya tüysüz bir genç olsa, çoğunluğu asi şeytanlara döner, ona bağlanır ve vecde gelirler. Hatta mutasavvıfların çoğu bunun mendup olduğuna inanıyor. İcmâ ile bu bozukluktur, âlimlerden hiç biri bunu söylememiştir. Bilakis Kitap, sünnet ve imamların sözleri bunların haram olduğunu ortaya koymaktadır. Herkesin bu haramları ortadan kaldırmak için çalışması vâcibdir.”[60]

mev 2

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RÛMÎ’NİN HEM MÜSLÜMANLARCA HEM DE BATILILARCA ÇOK SEVİLMESİNİN SEBEPLERİ

13.Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, esas itibariyle felsefî tasavvuf düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfî’dir. İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlânâ, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve evvel-emirde Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır.

Şems-i Tebrizi ile tanışması öncesi böyle bilinen ve tanınan Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra Şems’e “tasavvufi manada âşık” olmuş ve Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere düşman olan Şems[61], Mevlânâ’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir.

Mevlânâ’nın hayatını bu kadar değiştiren, muhiblerince Mevlânâ’yı Mevlânâ eden-bize göre ise Mevlânâ’yı yoldan çıkaran- sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzere olduğu âşikar olan Şems-i Tebrizi, tabir-i caizse Mevlânâ’yı da yoldan çıkarmış, kendi sapık inançlarının davetçisi yapmıştır.

Mevlânâ, Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlânâ’nın Şems’ten önceki sakin devrinin aksine Şems ile birlikte yaşadığı coşkunluk ve vecd hali, hayatının bundan sonrasını etkilemiş ve sadece kitap okuyarak ve gerekli dini kuralları yaparak değil; müzik, raks ve şiir ile ilahi aşka ulaşmanın farklı bir yol olduğu düşüncesine varmıştır.

Mevlânâ, İranlı yazar Fürûzanfer’in cümleleriyle: “Acaba Şems Mevlânâ’ya ne öğretti, ne etti de Mevlânâ’yı kendisine bu kadar vurgun kıldı, her şeyden, herkesten onu avare etti, onu muhabbet deryasında boğdu? Evet, bunların hepsi bizce meçhûldür. Ortada bir gerçek vardır ki, Mevlânâ, Şems ile halvetten sonra, kendi eski yolunu değiştirdi. Vaaz meclisleri yerine semâ meclislerine başladı. Medresenin ve ülemânın kîl u kâl’ı[62] yerine ney’in can yakıcı namesine rebâbın rûh okşayıcı sesine kulak verdi.”[63]

Yazı dizisi boyunca nakillerimizden ve vurgulamalarımızdan anlaşılacağı üzere; Âcizâne kanaatimiz odur ki, Mevlânâ peşinden gidilecek, eserleri tavsiye edilebilecek birisi değildir. Bilakis sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı içeren dizeler ve müstehcenlik içeren hikâyelerle dolu eserleriyle asla tasvip edilemez birisidir.

Mevlânâ’nın eserlerindeki müstehcenlikle ilgili eleştirilere karşı çeşitli savunmalar yapıla gelmiştir. Mevlânâ’nın eserlerini okumadan “Allah dostu Mevlânâ böyle bir şeyi eserlerine almaz” diyenler olduğu kadar; “Bunlar eserlerinin orjinallerinde yoktur,din düşmanları tarafından kitaplarına sokulmuştur” diyenler de vardır.Ama Mevlânâ’nın eserleri incelendiğinde bu tür ahlak dışı tabir-i câizse erotik hikâyelerin bulunduğunu görmekteyiz. Örneğin; Mesnevi’de eşek ile cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu ( Mesnevî, II/192, Beyit:1333.) Mısır halifesinin, Musul padişahının huri gibi güzel cariyesine âşık oluşunu ve onu almaya giden genç kumandanın, o güzel cariye ile olan münasebetini anlatan hikâye (Mesnevi, 5/278–282, Beyit:3830–3945.) Açıkça eşcinselliğin resmedildiği hikâyeler (Beyitler 2/ 3155-3160; s.137-138; Beyitler 5/ 2495-2515; s. 205-207) [64]

Son dönem Mesnevi şârihlerinden Şefik Can bu hususta şöyle der: “Mevlana’nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi’ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne’den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla’dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini almaktadır. Çünkü Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır. Çünkü büyük Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ‘hikmet mü’minin yitik malıdır’ buyurmuşlardır. Onu nerede bulursa alır. Mevlana mü’minleri hakikatten haberdar etmek için uygun bulduğu yerlerden hikâyeler almıştır. Bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir.”[65]

Şefik Can, Mevlânâ’yı savunmak adına Peygamberimizi karalamaktadır. “Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır” derken tam bir bühtandadır. Allah’ın Rasulü ne zaman böyle ahlak dışı sapıkça hikâyeler anlatmış. Pes yani…

Mesnevi’de bu ahlak dışı tabir-i câizse erotik hikâyelerin bulunmasını bir bayan akademisyen de şöyle savunuyor: “Mesnevi’de bir iki hikâyede kadının hislerine mağlup oluşunu, mübalağalı bir şekilde tasvir edişi, ne yazık ki Mevlânâ’yı küçük düşürmek isteyen, art düsünceli bazıları tarafından tenkit edilmiştir. Mevlânâ’nın anlaşılması için onun yaşadıklarına en azından benzer duygu ve vecdlerin yaşanması gerekir. Bu anlamda Mevlânâ gibi hissetmeden Mevlânâ’yı gerçekten anlayabilmek mümkün olamaz. Nitekim Ali Nihat Tarlan’ın tespitleri bunu destekler mahiyettedir: “Mevlânâ anlatılmaz, çünkü anlaşılmaz. O sadece mümkün olduğu derece duyulur. Onu anlatmaya çabalayanlar derece derece onun dış çizgilerine yanaşabilenlerdir.” [66]

Bayan akademisyen açık açık Mevlânâ’yı eleştiren bizleri “Mevlânâ’yı anlamaktan aciz ve art düşünceli” olarak suçlamakta. Şunu merak ediyorum: Acaba bu akademisyen bayan, bizim müstehcen olması hasebiyle buraya iktibas edemeyeceğimiz, ancak delil olması için kaynaklarını verdiğimiz bu hikâyeleri kendi çocuklarına ve çevresine rahatlıkla ve yüzü kızarmadan anlatabilir mi?[67]

Peki, Mevlânâ Celâleddin Rûmî böyle birisi ise niçin hem Müslümanlarca hem de Batılılarca çok sevilmektedir? Bu mühim ve cevaplandırılması zor olan soruya cevap arayalım:

1-MEVLÂNÂ’NIN ALLAH DOSTU BİR EVLİYÂ ZANNEDİLMESİ: İslam dünyasında felsefi tasavvufun etkisiyle, geleneksel anlamda velî (çoğulu evliyâ); benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
Yüzyıllar boyunca toplumumuzda veli (çoğulu evliyâ) kavramının;Türkler’in İslam’a girişinden sonra, İslam öncesi dinlerinden taşıdıkları şamanizm, budizm, zerdüştilik, mazdeizm, maniheizm ve hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir, öyle ki Allah’a yakın olduğu kabul edilen, veli diye vasfedilen bu kişilerin fevkalade kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır.

Bu konuyu Kur’an’ın ve Sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler, özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.

Bu anlamda toplumuzda evliyâ denilince akla Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Ahmet Yesevî gibi isimler gelmektedir. Bilhassa konumuz olan Mevlânâ, “Hazreti Mevlânâ”denilerek anılmakta, uydurma menkıbe ve rüyalarla adeta peygamber gibi telakki olunmaktadır. Mevlana’yı yermede aşırı gittiğimizi düşünen okurlarımız olabilir. Bu hususta az bile söylediğimiz anlaşılsın diye menâkıb kitaplarında geçen bazı rivayetleri (baştan uydurma olduğuna inandığımızı ifade edelim) nakledelim:

Mevlânâ zamanında Konya’da yaşayan Sadreddin-i Konevî[68] bir gün şöyle bir rüya görür: “Rüyâmda Fahr-i Kâinât Efendimiz’i gördüm. Yanlarında Eshâb-ı kirâm ile medreseyi teşrîf etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber Efendimiz Mevlânâ’ya çok iltifât ettiler ve Hazret-i Ebû Bekr’e dönerek; “Yâ Ebâ Bekr! Ben Mevlânâ Celâleddîn ile diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. [69]

Osmanlı Şeyhülislâmı İbn-i Kemâl Paşa, Mesnevî ile alâkalı bir rüyâsını şöyle anlatır: “Rü’yamda Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘i gördüm. Elinde Mesnevî’yi tutarak buyuruyordu ki: “Birçok manevî kitâblar tasnîf edildi. Fakat bunların içinde Mesnevî gibi bir kitâb yazılmadı.”[70]
“Bir kimse rüyâsında Resûlullah efendimizi görüp, huzûruna vararak hürmetle selâm verdi. Peygamberimiz, mübârek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. O zât, öbür tarafa dolanıp tekrar selâm verdi. Yine mübârek yüzlerini çevirip, iltifât etmediler. O zât çok üzülerek ağlamaya başladı ve sebebini suâl etti. Peygamber efendimiz; “Sen, bizim dostumuz olan Celâleddîn Muhammed Rûmî’den yüz çeviriyorsun. Hâlbuki o, bizim çok sevdiğimiz evlâdımızdır.” buyurdular. O kimse korku ile uyanıp hatâsını anladı. Kendi kendine; “Ey bedbaht! Şimdiye kadar yarasa gibi güneşin ziyâsından kaçtın. Bundan sonra bâri Mevlânâ hazretlerinin huzûruyla şereflenip dünyâda ve âhirette saâdete kavuş.” dedi. Hemen Mevlânâ’nın medresesine doğru, onun talebesi olmak için büyük bir ihlâs ile yola koyuldu. Kapıya geldiğinde, Muhammed ismindeki talebeyle karşılaştı. Talebe, ona; “Beni hocam Mevlânâ gönderdi. Bize kalbinde sevgi hâsıl olan bir kimse geliyor, onu kapıda karşılayın.” dediler. “Haydi, içeriye buyurun!” dedi. O kimse içeri girip Mevlânâ’nın elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi.”[71]

Yukarıda naklettiğimiz uydurma rüyâ menkıbeleriyle Mevlânâ’nın ne kadar büyük Allah dostu olduğu hatta O’ndan yüz çevirenden Rasulullah Efendimizin de yüz çevireceği anlatılmaktadır. Yazı dizisi boyunca kanaatimizi belirttiğimiz üzere; Eserlerini sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı içeren dizeler ve müstehcen hikâyeler içeren hikâyelerle dolduran birisinin, bırakın Allah dostu olmasını bilakis Aduvvullah (Allah düşmanı) olması daha muhtemeldir.

Şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Mevlânâ’nın bizzat kendisi de Mesnevi’sinin önsözünde kendi eliyle yazıp durduğu ve birçok islâm dışı, ahlak dışı uydurma menkıbelerle dolu olan kitabını –haşa- Kur’an gibi vasfetmekte: “Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakın sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nm en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha aydın bir surette paridar… Kalplere cennettir; pınarları var, dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları “selsebil” derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeri. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler… Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevi, Mısır’daki Nil’e benzer: sabırlılara içilecek su¬dur, Firavun’un soyuna sopuna ve kâfirlere hasret. Nitekim Tanrı da, “Hakk onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur.” demiştir. Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevi Âlemlerin Rabbinden inmedir. Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevî’nin bunlardan başka lakapları da var. O lakapları veren de Tanrıdır…”[72]

Mesnevi şarihlerinden Tahirul Mevlevi[73], Şeyhi Mevlânâ Celaleddin’in bu sözlerinin Vakıa suresi 78 (v.d) ayetleriyle, Abese 12-15. ayetlerine nazîre olduğunu kabul eder. Tahirul Mevlevi, Mesnevi’yi Kur’an gibi Allah kelamı saymakta pirinden daha pişkindir: Mesnevi için “onun önünden de arkasından da bâtıl yaklaşamaz” ifadesini, Fussilet-42. ayetiyle bağdaştırır. Mevlevi devamla şöyle der;”Cânib-i ilahî’den vahy-i münzel olan Kur’an-ı Kerim nasıl avn-i Samedanî’de ise, onun evvelinden de, sonundan da bâtıl zuhuruna imkan ve ihtimal yoksa Mesnevi de öyledir. İlham-ı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkân yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabul değildir.”[74]

Demek ki, Mesnevi’deki bütün sapık hikayeler, örneğin (okuyuculardan özür dileyerek, mecburen atıfta bulunmak zorunda olduğumuz) kabak hikayesi ve bizim aynen iktibas etmeye haya ettiğimiz, homoseksüel ilişkilerin tasvirine ilişkin terbiye dışı, ateist bir insanın bile yazmaktan ar edeceği sözler de -haşa- Allah tarafından nazil olmuştur Mevlânâ Celaleddin’e…

Hemen bu satırlarımızdan bizim evliyâ’yı inkâr ettiğimiz ithamında bulunabilir.[75] Yanlış anlaşılmaması için bu konudaki düşüncelerimizi kısaca beyan edelim: Her konuda olduğu gibi bu konuda da temel ölçümüz Kur’an ve Sünnettir. Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun; Allah’ın velîleri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” (10/Yûnus, 62) Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması sebebiyle de üzülmeyecekler.

Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden ikinci âyet veriyor:“Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.” (10/Yûnus, 63-64). Ölçü, iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an ve Sünnet’in tanımladığı takvâya ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.

İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil; Tevhidî bir inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır.[76]

Bu tariflerden sonra benim aklıma “Evliyâ” denince: Zalim Abbasi emirine karşı çıkan İmam Ebu Hanife; Sapkın Şia inancını darmadağın eden İbn-i Teymiyye; Rus kâfirine yıllarca cihad eden Şeyh Şâmil; İtalyan emperyalistine karşı çıkan Ömer El-Muhtâr; Zâlim sisteme karşı çıkan Şeyh Said ve İskilipli Atıf Hoca; Mısır’da hakkı haykıran Hasan El Bennâ ve Seyyid Kutub; Pakistan’da Seyyid Ebu’l A’la El-Mevdûdi; Suriye’de Mervan Hadid ve Said Havvâ; Filistin’de Şeyh Ahmed Yasin ve Abdulaziz Rantisi; Afganistan’da Küresel cihadın babası Abdullah Azzâm (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn) gelmekte. İşte gerçek Allah dostları…

2- MEVLÂNÂ’NIN FİKİRLERİNİN KÂFİRLER DÂHİL KİMSEYİ RAHATSIZ ETMEMESİ: Mevlânâ’nın yaşadığı 13.yüzyılda Müslümanların siyasi ve askeri gücü epey kırılmıştır. İslam coğrafyasında birçok irili-ufaklı güçsüz devlet vardır. Doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itilir. Bu, siyasî ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir kaostur. Önceki yüzyıllarda etkin olan kelâmın, fıkhın güç kaybetmesi, ulema sınıfının otoritesinin azalması, eski şaman yeni keramet sahibi evliyalar karşısında ikinci plana itilmesi 12. yüzyılda sistemleşmiş, tarikat kurumlarını oluşturmuş tasavvufa büyük imkânlar sunar. Artık tasavvuf bir kaç meczup, cerbezeli konuşan adamın felsefesi olmaktan çıkıp, şeyhlerin toplumun önüne bir mehdi gibi, bir kurtarıcı gibi çıktığı, toplumu yönlendirdiği dönemdir. Tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekânlar tarikatların idari ve yönetim üssü olur. Bu birimlerde faaliyet gösteren şeyh, derviş, vs. unvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmayıp, büyük oranda siyasî bir güç de elde ederler.
Yeni Müslüman eski şaman Türkler fakihlerden, müftülerden ve kelamcılardan pek hazzetmezler. Türkler geçiş döneminin kolaylaştırıcı özellikleri, ondan da öte eski inanç ve alışkanlıklarının devamını meşrulaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufa eğilim gösterir ve onu tutarlar. Tasavvuf onlar için bir sığınak olur. Çünkü böylelikle fakihlerin sorgusundan kurtulurlar. Dine uymayan davranışlarını, bâtıni yorumlar maskesi altında devam ettirme fırsatı bulmuş olurlar. Şeriatın sert ve acımasız gibi lanse edilen kuralları, sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen şeriat kuralları yerine, her türlü inanca ve mensubuna kucak açan, onlara sınırsız hoşgörü ile muamele eden, namazsız-niyazsız ama keramet sahibi(!) şeyh, derviş, abdal ve babalar etraflarında büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar.
Onlar elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını fark etmeleri uzun sürmez. Onların hoşgörüsü arttıkça, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine daha çok bağlandıkça onların hoşgörüsü daha da artar. Onlar “mânâ âleminin sultanları (!)” olurlar. Yunus Emre’nin dediği gibi;“Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan. Şer`in evliyasıysa, hakikatte asidir”,veyâ Mevlânâ’nın dediği gibi “Gel ne olursan ol, gel” diyenler, kendi dindaşlarını katledenlerle çok samimi olabilmişler, hatta kendi çocuklarını gözden çıkarabilmişlerdir. Bugünlerde de “diyalog ve hoşgörü” adı altında faaliyet gösterenler, kendi kardeşlerine hasmâne, batılılarla ve papazlarla gayet dostâne ilişkiler geliştirebilmektedirler. İşte konumuz olan Mevlânâ’nın fikirleri ve tavırları buna en güzel örnektir.
Mevlânâ başta Selçuklu sultanları ve hanedanın diğer mensupları olmak üzere zamanın Selçuklu yöneticileriyle çok yakın münasebetlerde bulunmuştur. Hatta bunlardan bazılarının ona mürit olduğu da bilinmektedir. Bu münasebetler sayesinde de zamanın hükümdar ve emirleri, Mevlânâ’nın sohbetlerinde bulunarak onun düşüncelerinden büyük oranda etkilenmişlerdir. Moğolların Anadolu‘ya hâkim olmasından sonra da Mevlânâ’nın bu kesimlerle olan yakın ilişkisi devam etmiştir. Tıpkı Anadolu Selçuklu sultanları ve diğer yönetici çevreleri gibi, Moğol yüksek idarecileri de, Mevlânâ’nın gerek bürokrasi, gerek esnaf ve her kesimden halk arasında ne ölçüde etkin ve yaygın bir nüfuza sahip bulunduğunu biliyorlar ve ona göre davranmışlardır. Mevlânâ Anadolu’yu işgal eden Moğollarla iyi geçinmeye çalışırdı. Hatta Moğollar sıcak tutumu nedeniyle Mevlânâ ‘yı ‘Şeyhü’ş- Şuyuh’ir Rum(Anadolu’daki tüm şeyhlerin başı)’ilan ettiler. Bu Anadolu’daki bütün şeyhlerin ve ailelerin Mevlana’ya bağlanması mecburiyetini getirir. Ayrıca Moğollar Mevlânâ ‘ya bu görevinden dolayı maaş bile bağladılar. Kayseri’de on binlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan Konya’ya geldiğinde Mevlânâ ile görüşmüş ve Mevlânâ bu elleri kanlı katil Baycu Noyan’ın evliyaullah’tan olduğunu Konyalılara telkin etmiştir.[77]
Halkın büyük çoğunluğunun Selçuklu sultanlarının, yerel askeri beylerin, büyük tacirlerin, Moğol işgalcilerinin boyunduruğu altında ezildiği ve sömürüldüğü, açlık, evsizlik ve yaşam güvencesizliğiyle yüz yüze olduğu, dahası kan ağladığı koşullarda Mevlana gününü gün etmekte, şiir yazmakta, sema yapmaktadır. Eflakinin nakline göre: “ Vezir Ziyaeddin’in hanında Tavus adında harp(bir çalgı) çalan bir hanım vardır. Sesi de çok tatlı ve gönül okşayıcıdır. Saz çalmasındaki maharetinden ötürü bütün âşıklar onun esiri olmuşlardır. Tesadüfen bir gün Mevlânâ o hana girip Tavus Hanımın odasının karşısına oturur. O sırada Tavus-i Çengi, cilvelerle Mevlânâ’nın huzuruna gelip onu kendi hücresine davet eder. Mevlânâ’nın bu davete icabeti sabahın erken saatlerinden ta akşam namazına kadar onun odasında namaz ve niyazla(!) meşgul olmasıyla geçer. Mevlânâ sarığından bir gez miktarı kesip Tavus Hanıma verir. Cariyelerine de kırmızı dinarlar bağışlayarak oradan ayrılır.”[78]
İnsanların bir bölümü Rabbani âlimlerin öncülüğünde (Şeyhulislam İbn-i Teymiyye gibi) Moğol istilacılarına karşı savaşırken Mevlânâ onlara, bütün bu gelişmelere sırtlarını dönmelerini “geçici” olan bu dünyaya boş vererek nefis cihadı yapmalarını öğütler. “Küçük cihaddan büyük cihad’a döndük sözünün (Hadisinin) [79]tefsiri” başlığıyla şunları anlatır: “Gerçi dışarıdaki hasmı mağlup ettik ama içimizdeki düşman ondan daha fenadır. Onun öldürülmesini aklın, idrâkin yapacağı bir iş sanma. Nefis aslanı tavşanın maskarası olmaz. Nefis cehennemdir. Cehennem ise bir ejderhadır. Ona deryalar dökülse sönmez… Zira küçük cihadı tamamladık, büyük cihad için gayret et. Biz şimdi küçük cihaddan döndük. Peygamberin büyük cihad dediği şeyi bil. Kafdağını iğne ile yerinden ayırmak için kuvvet ile yardım Haktandır, gerisi lâf. Safları dağıtanı aslan sanma, asıl nefsini ezebilen aslandır.”[80]
Mevlânâ ve dolayısıyla Mevlevilerin, devletin ve yönetiminin başında olanlara mutlak itaatı öngören ve eski İrani zihniyetten kaynaklanan Ahlak teorisine bağlılıklarından ötürü Osmanlılar, Mevlevilerin bu zihniyetini tebaaya otoriteye boyun eğme duygusu vereceği mülahazasıyla faydalı olacağını düşünmüşlerdir. Mevlana’nın Mesnevi’sinde ve diğer eserlerinde öngördüğü ahlak anlayışı budur. Bu ahlak anlayışı; doğru ve yanlış, iyi ve kötü, güzel ve çirkin kriteri siyasi otoritenin belirlemesine göredir. Allah, gücü ve kudreti kime vermişse hakkı ve adaleti taayyün yetkisi de onundur. Eski İran’da bu yetki şahlara ait idi. Çünkü şahların ve devlet yetkililerinin hata ve kusurdan münezzeh olduklarına inanılırdı. Bu ahlaki anlayıştan dolayı Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi, kendisine niçin Müslümanları (Karamanoğullarını) bırakıp Moğollara destek verdiğini soranlara “Günümüzde, Allah gücü ve kudreti Moğollara vermiştir. Biz onlara itaat etmeyi kendimiz için vacip görürüz.” [81] demiştir.
Naklettiklerimizden anlaşılacağı üzere Mevlana’nın fikirleri kâfirler dâhil hiç kimseyi rahatsız etmemiş ve Mevlanâ tüm insanlığa hoşgörü abidesi olarak sunulmuştur. Buna dâir vereceğimiz son iki örnek ülkemizden olsun:
Birinci örnek; Türkiye’deki rejimin bânisi Mustafa Kemal’in Mevlânâ’ya bakışıdır. Mustafa Kemal’e göre “Mevlevîlik, Türk ananesinin Müslümanlığa nüfuz edişinin bir örneği” ve “Mevlânâ büyük bir reformatör… Mevlevîlik tekkelerin en ileri olanıydı.”[82] Tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz. Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz[83] üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir: “-Eğer, Hz. Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergâhların da açılmasını sağlardım. Çünkü Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”[84]
İkinci örnekte 2008 de Mevlânâ’yı anma töreninde o zamanın CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın şu sözleridir: “Bizdeki İslamiyet, Usame Bin Ladin’leri değil, Mevlana’yı, Hacı Bektaşı Veli’leri yetiştiren bir anlayış olmuştur. Bunun kıymetini bilmeliyiz. Mevlana ‘ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammed’in yolunun toprağıyım’ diyen kişidir. Bugün dünyanın dört bir köşesinde her inançtan, her dinden, her milliyetten insanlar Mevlana derneklerinde bir araya geliyor. Onun içindir ki Papa 23. John, ‘Katolik Dünyası adına Mevlana’nın önünde saygıyla eğiliyorum, diyor. İslamiyeti şiddetle terörle karalamak isteyenler, ya da baskıcı bir siyasi ideoloji haline dönüştürmek isteyenler karşılarında en sağlam dayanak olarak Mevlana’nın sevgi ve hoşgörü temelindeki tasavvufi ve hümanist insan anlayışını bulurlar. Onun içindir ki bugün Türkiye, İslamiyet’in en özgür, en akılcı, en ileri, en özgür yaşandığı yerdir. İslamiyet ile demokrasi, İslamiyet ile laiklik, İslamiyet ile özgür kadın anlayışı, en ileri ölçüde bağdaşabilmiştir.”[85]
Verdiğimiz örneklerden de görüleceği üzere; Fikirleri en zındık kâfirleri bile rahatsız etmeyen hatta onlarca topluma rahatlıkla lanse edilen bir kişi Mevlânâ. Tabi ki böyle birinin hemen herkes tarafından -Muvahhidler hariç- sevilmesi normal görülmelidir.
Bugün Mevlâna, ünü Türkiye sınırlarını aşmış bir şahsiyet olarak öne çıkmaktadır. En önemli sorulardan biri, bilhassa Batı insanının Mevlâna’ya olan yoğun ilgisinin sebebi üzerinedir. İnsanlar Onun düşüncelerinde ne bulmaktadırlar?
“Mevlânâ’nın son yıllarda Batı’da en çok okunan şair olduğunu biliyoruz. Kitaplarının tercümeleri yüz binler satıyor. Şiirleri kaset ve CD’lere okunuyor. Madonna gibi ünlü sanatçılar albümlerinde ondan şiirlere yer veriyor. Böylece hem ona olan sevgi ve saygılarını, hem de onu sevenlere ulaşmayı hedefliyorlar. İşin ilginci ise, onu okuyanların her din, inanç, ırk ve kesimden olması. Hâlbuki daha on yıl öncesine kadar sadece akademik çevreler onu tanıyordu. Bugün ise, Amerikan edebiyat hayatında heyecan verici edebî ve felsefî bir güç olmuş. En önemli yanlarından birisi ise, kimseyi incitmeden mesajını ulaştırması ve herkesi kucaklaması; kimseyi “öteki” olarak görmemesi. Bundan dolayı, Mevlânâ sıradan bir sufi; Hindu, Budist veya Yahudi mistik gibi görülemez. O, kendini gerçekleştirerek insan olmanın zirvesinde olan biridir (insan-ı kâmil). Bu seviyeye çıkmış insanlar, içinde doğdukları ve büyüdükleri kültür ve ülkenin sınırlarına sığmaz; tüm insanlığa ulaşır ve hitap ederler. Mevlânâ’nın şiirlerinin bugün kiliselerde, sinagoglarda, Zen manastırlarında; New York’un sanat merkezlerinde okunmasının ve yankılanmasının nedeni de budur. Öyle görülüyor ki, o tüm insanlığın Mevlânâ’sıdır.”[86]
Zaman Gazetesinden yaptığımız bu alıntı Batının Mevlânâ algısını özetlemekte. Özellikle 6 Mart 2006’da UNESCO[87]‘nun, 2007 yılını Mevlânâ yılı olarak kabul etmesi ve 2007 yılı içinde Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin değişik ülkelerde anılması için karar alması vesileyle Konya’da, Türkiye’nin başka yerlerinde ve başka ülkelerde Mevlânâ ‘yı konu alan bir dizi etkinlik yapıldı. Batılıların “Medeniyetler İttifakı ya da Uygarlıklar Bağlaşması Projesi”[88]dahilindeki Mevlânâ ile ilgili söz ve fiillerinden bir kısmını nakledelim:
Aksiyon dergisinin 1 Ocak 2007 tarihli sayısında yayımlanan “ Mevlânâ’sız Medeniyetler İttifakı Olmaz” başlıklı yazıda ” Mevlânâ ‘yı tanımak ve anlamak için” Konya’yı birkaç kez ziyaret ettiği söylenen ve ” Mevlânâ ‘nın evrensel fikirlerinin” projeye (“Medeniyetler İttifakı ya da Uygarlıklar Bağlaşması projesi) mutlaka yansıtılması gerektiğini belirten Avrupa Komisyonu Danışmanı Prof. Dr. Angelo Santagostino’nun şu sözlerine yer veriliyordu: ” Mevlânâ, bugün medeniyetler arasında barışın tesis edilmesinde çok önemli bir rol oynayabilir.”
Bu bağlamda, Pentagon’la sıkı bir ilişki içinde olduğu bilinen RAND Corporation[89] adlı düşünce üretim kuruluşunun Mevleviliğe ilgi duyması kimseyi şaşırtmamalı. CIA ile birlikte çalışan ve Amerikan yönetimine strateji üreten RAND Corporation’un 2007 tarihli “Ilımlı İslam Ağı Oluşturmak”[90] raporunda İslâm âleminde “Sufizmin yayılmasını teşvik edip popülerleşmesini sağla! Sufi geleneğinin tarihlerinin parçası olduğuna inandır. Sufi öğretileri müfredatlara sok.” teklifleri göz ardı edilmemeli.
BM’in eski genel sekreteri Kofi Annan’ın Temmuz 2005 de gündeme getirdiği ve İspanya Başbakanı José Luis , Zapatero ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını üstlendikleri “Uygarlıklar Bağlaşması” planı dahilinde 12 Mart 2007’de -Fethullah Gülen yandaşlarına bağlı- Rumi Forum ile Georgetown Üniversitesi Barış ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği törende “2007 Barış ve Diyalog Ödülleri”nin Başbakan Tayyip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapatero’ya verildiği (ABD Kongresi’nde düzenlenen) törene katılan ve ödülü Başbakan Erdoğan adına alan AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış burada yaptığı konuşmada, “Medeniyetler ittifakı bir Mevlânâ ittifakıdır” demiştir.
Mevlana’yı anmak ve anlamak için yapılan diğer etkinliklere göz atalım: 27 Mart 2007’da Fransa’nın Strasbourg kentinde düzenlenen ve “Mevlânâ’nın hümanizm anlayışı ve dinler arası diyaloga katkılarının” tartışıldığı uluslararası panele Türkiye’den ve Fransa’dan akademisyenler katıldı. 8-12 Mayıs 2007’de açılışını Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ve İstanbul ve Konya’da düzenlenen ” Mevlânâ Celaleddin-i Rumi Uluslararası Sempozyumu’na çeşitli ülkelerden 150’den fazla araştırmacı ve akademisyen katıldı.

26 Haziran 2007’de BM’de Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin 800. doğum yılı kutlandı ve Türkiye, Afganistan ve İran BM Daimi Temsilcilikleri’nin girişimiyle bir “Mevlana Anma Gecesi ve Paneli’” düzenlendi. Etkinliğe katılan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon yaptığı konuşmada, Mevlânâ ‘nın anlayışının medeniyetler ve kültürler arasında diyalog köprüsü oluşturduğunu ve “evrensel bir filozof” olarak nitelendirdiği bu düşünür için, ” Mevlânâ ‘nın bize öğrettiği, insanı insan olduğu için sevmek ve saygı göstermektir” dedi.
31 Ekim 2007’de İran’da çok sayıda yabancı ve İranlı araştırmacının katıldığı bir Uluslararası Mevlânâ konferansı yapıldı. İran Devlet Başkanı Ahmedinejad yaptığı açış konuşmasında şöyle dedi: “Günümüz dünyası her zamankinden daha çok Mevlânâ’nın söz ve düşüncesine ihtiyacı vardır. Bu dünya tüm düzeni ve güzelliği ile maddi ve zahiri dünyevi vücuttan oluşmamış ve gerçekte Allah’ın bir cilvesidir… Mevlânâ ‘nın bugünün insanlarına ve tüm çağlarda yaşayan insanlara mesajı insanoğlunun bu âlemin çok ötesinde bir aleme ait olduğu ve bir gün oraya geri döneceği mesajıdır.” [91] Aynı Kongre’nin ” Mevlânâ ve çağdaş dünya” oturumunda konuşan İranlı uzman Muhammed Fakfuri: “ Mevlânâ ‘nın, Taliban ve Vahhabiler gibi radikallerle mücadele için en iyi kriter olabileceğini ve onun düşüncelerinin İslam dinine yönelik olumsuz propagandaları etkisiz hale getirebileceğini vurguladı.”[92]
28 Kasım 2007’de Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Avrupa Parlamentosu’nda yapılan bir panelle anıldı. “Kültürlerarası Diyalog Platformu (IDP) ve AP üyeleri Cem Özdemir, Emine Bozkurt ve Sacid Kerim’in himayesinde gerçekleştirilen panel ve Mevlevî gösterisine ilgi büyük oldu.‘Mevlânâ’yı tekrar düşünmek: Mevlânâ bugünün Avrupa’sında yaşasaydı ne yapardı?’başlıklı panelde Londra Üniversitesi’nden Doç. Dr. İhsan Yılmaz, Georgia Üniversitesi’nden Doç. Dr. Alan Godlas ve düşünce kuruluşu Vision 2020’nin müdürü Prof. Marc Luyckx Ghisi konuştu. Yılmaz, Mevlânâ çizgisini günümüzde Fethullah Gülen[93], Seyyid Hüseyin Nasr ve Abdülkerim Suruş’un takip ettiğine işaret ederken, kendisi de bir sufi olan Godlas’ın Mesnevî’den Farsça mısraları okuması ilgiyle takip edildi.”[94]

Nilüfer Kas, Aralık 2001’de Tempo dergisinde yayımlanan “Globalizmin Yeni Dini: Mevlânâ “ başlıklı yazısında şöyle diyordu: ” Mevlânâ, 21. yüzyılın global barış şairi oluyor. Mevlânâ felsefesi globalleşmenin yeni dini gibi bütün dünyada hızla yayılıyor. Binlerce yeni insan Mevlânâ okuyor, Mevlânâ öğreniyor. İslam Rönesansı arayanlar Mevlânâ ‘ya koşuyor. Çünkü tüm dünyada ‘Ne olursan ol yine gel’ diyerek dil, din, ırk, cins ayrımı yapmadan bütün insanlığa barış ve umut vaat eden Mevlânâ gibi evrensel bir bilge yok. 11 Eylül sonrası terör ve şiddete dayalı radikal İslama dünya çapında tepki arttı. Mevlânâ ‘ya yöneliş daha da hızlandı. İslam şemsiyesi altında, tasavvuf felsefesiyle Tanrı ve insan sevgisini yücelten Mevlânâ, Batı’nın ‘barışçı, hoşgörülü İslam’ arayışına bire bir cevap veriyor, Bu yüzden Batı’da Mevlânâ ‘nın Mesnevi’si son yıllarda bestseller listelerinde. 11 Eylül’den sonra satışlar daha da arttı. Dünyanın her köşesinde Mevlevi ve sufi dernekleri kuruluyor. İtalya’dan Fransa’ya, Avustralya’dan ABD’ye kadar her yerde yeni Mevlana cemaatleri ortaya çıkıyor. İnsanlar ney çalıyor, Mevlevi tarzı dönerek dans ediyor, barış ayinleri düzenliyor. ABD’de çeşitli üniversitelerde Mevlânâ kürsüleri açılıyor.” Aslına bakılırsa, bu ilginin başlangıcı on yıllar öncesine dayanıyor. Idries Shah (İdris Şah), 1964’te yayımlanan kitabında şöyle diyordu:”Gerek düşün ve gerekse de tekst olarak Rumi’nin Batı’daki etkisi hayli büyüktür. Geçtiğimiz yıllarda yapıtlarının çoğunun Batı dillerine çevrilmesinden ötürü bu etki daha da artmıştır.” (The Sufis, Londra, Jonathan Cape Ltd., 1969, s. 116)”

Buraya kadar yaptığımız –belki uzun oldu ama- alıntılardan anlaşılacağı üzere; Batılılar elbette Mevlânâ düşüncesini önemsiyor, üniversitelerinde bunun için kürsüler kuruyor, gündem ediyorlar. Çünkü emperyalistler, sömürecekleri ülkelerin insanlarının bu düşüncede olmasını istiyorlar ondan. Yeryüzü gezegenini küresel hegemonyaları altına almak isteyenler açısından –kendi deyimleriyle- “İslam dünyası ve Ortadoğu “entegre olmamış boşluk”u ifade etmektedir. Onların varsayımlarına göre bu “boşluğun oluşması”nda İslam dini ve bu dinden tarih boyunca neş’et etmiş bulunan İslam tefekkürü, İslam’ın ameli/fıkhi pratikleri, kelam ekolleri büyük rol oynamaktadır. Bu durum tespitinden hareketle, İslam dinini nasıl diğer dini gelenekler, özellikle Hıristiyanlık gibi onu kendi asli ve hakiki tabiatından tecrit edip başkalaştırabiliriz, Protestanlaştırabiliriz gayreti içindedirler. Şeriat’a karşı yürütülen küresel propagandanın amacı, öncelikle Müslümanların zihin evreninde fıkıhsız/amelsiz bir din telakkisini yerleştirmeyi hedeflemektedir. Fakat bu kendi başına yeterli olmayacaktır. Bununla eşzamanlı olarak Kur’an’ın tarihselliğini Müslümanların ilahi vahyi anlama usullerinin yerine geçirmek ve arkasından belli başlı İslami büyük şahsiyetleri yeni bir imaj üretimine tabii tutarak postmodern zamanların perspektifi içine eriterek küresel hegemonyaya hizmet edebilecek şekillere sokmak istemektedirler. Bu plan çerçevesinde Mevlânâ onlara hayli kullanışlı bir enstrüman olarak görünmektedir. Mevlânâ bu projenin “sufi postmodernizm” ayağını teşkil eder. Mevlânâ üzerinden İslam tasavvufunu ve İslam tasavvufu üzerinden İslamiyet’in kendisini postmodern bir huviyete büründürme, itikad, kelam ve fıkıhla ilgili kendine özgü kavramsal ve yargısal mahiyetini dönüştürme teşebbüsü var.

Bu konuda Prof.Dr. İlhami Güler’in tespitleri de kaydedilmeye değer: “ Dünya düzeninin bekçileri ve gardiyanları İslâm dünyasında giriştikleri bir dizi sömürü, işgal ve zorbalığa karşı bu dünyanın çocuklarının İslâm’dan aldıkları izzet, onur ve kimlikle onlara karşı başkaldırmalarını ve direnişlerini “terör” yaftasıyla özdeşleştirerek gözden düşürmek istemekte, İslâmcılığa karşı da Mistisizmi-Tasavvufu “Gerçek İslam” diye pazarlamaya çalışmaktadır. Oysa bilindiği gibi Tasavvuf, apolitik bir pozisyon olarak İslâm toplumlarının bütün önemli yaşam alanları olan siyaset, hukuk, ekonomi vs. temel İslâm bilimleri olan Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis vs. tarafından kurulduktan sonra dinsel bir ‘lüks’ veya bir ‘içerleme’, bir ‘uçuklama’ olarak gelişmiştir. Kur’an’da ‘Allah’ın yolu’ (sebilullah) veya şeriat/minhac (yol) kavramları yeryüzünde, insanlar arasında Allah’ın yukarıda saydığımız hedeflerinin gerçekleşmesidir. Yoksa bu yol tasavvufun iddia ettiği gibi Allah’ın zatına giden dikey bir yol değildir. Kur’an’da Allah bizden böylesine egoistçe bir şehveti (onlar aşk, vuslat, kurb, fena, vahdet, şeb-i arûs vs. diyor) istemedi. Allah, müminlerden gerektiğinde Peygamber gibi silah kuşanıp yurtlarını, onurlarını korumak için savaşmayı, zulme, haksızlığa karşı adaleti kâim kılmak için cehd göstermelerini (cihad) istedi. Eğer insanı tanıyorsak ve de gerçekçi isek, bütün ‘barış’ dönemlerinin bir ‘savaş’tan sonra olduğunu biliriz. Belki de Heraklitos haklıdır. Kötü şeylerin olduğu kadar “Savaş bütün iyi şeylerin babasıdır.”[95] Merak ediyorum, Hz.Muhammed savaşmasaydı bugün ‘İslâm’ diye bir dünya dini olur muydu? Allah Kur’an’da müminlerin akıllarını sonuna kadar kullanmayı istedi, mistikler gibi sarhoşluğu (onlar sekr, cezbe, istiğrak, şatahat diyorlar) istemedi. Bugün hayatın bütün alanlarına egemen olanlar, egemenlikleri altında tuttukları insanlardan, halklardan “hoşgörülü” olmalarını, bu hegemonyaya ses çıkarmamalarını, onaylamalarını istiyorlar. Bunun için de ‘Aşk’ dininin üstadı “Mevlânâ”yı[96] bize örnek müslüman olarak gösteriyorlar. Hz. Muhammed’i terörist olarak karikatürünü çizenler, bizden Mevlânâ gibi olmamızı istiyorlar. 2007 yılını ‘Mevlânâ yılı’ ilan ediyorlar. Beyazsaray ve Brüksel, Mesnevî’yi dış politikalarının ilham kaynağı mı yapacaklar! Kur’an terör-savaş içeriyor, basımı, yayımı yasaklanmalı diyenler, bize “Mesnevî” okumamızı tavsiye ediyorlar.”[97]

Mevlânâ bugün batıda kabul edilmiş bir değerdir ve birçok batılı ülkemizi ziyaret ederek bu felsefeyi öğrenmeye çalışmaktadır. Övgülerle de Türkiye’den ayrılmaktadırlar. Peki bu şahıslar İslam adına ne öğrendiler ya da İslam’ın hangi ilkesini anladılar? El-cevap: Hoşgörü. Peki, bu cevap ne kadar İslami’dir. İslam’ın hangi hükmünü içermektedir. Batı İslam olan bütün değerlerle bugün bile savaşırken meclislerinde İslam’ın emirlerini yasaklayan yasalar çıkarırken neden Mevlânâ ve benzer düşünceleri desteklenmektedir. Can alıcı soru da budur. Bu soruya cevap vermek bütün oyunu bozacak niteliktedir. Tabi cevap verebilecek şuurlu beyin sahibi olmakta ayrıca önemlidir. Bugün bizlere hoşgörü uyuşturuşu Mevlânâ tarafından aşılanırken, Batı dünyaya vahşet saçmaktadır. Bu eylemleri yaparken neden hoşgörü veya Mevlana akıllarına gelmemektedir.

 

İslam’ı haykıranlar hiçbir zaman Batının gündeminde olmaz. Onun için şu hakikati unutmamak gerekir. Bayram değil seyran değil Batı bizi niye öpüyor. Onlar; Haçlılara dur diyen Selahaddin Eyyubi’yi, kâfirlere ve işbirlikçilerine karşı bizzat cihad eden Şeyhulislam İbn-i Teymiyye’yi, Moğol emperyalizmi ile mücadele eden Ahi Evran’ı, Rusları dize getiren Şeyh Şamil’i, İtalyanlara kök söktüren Ömer El-Muhtar’ı, Siyonistlere cihad ilan eden İzzeddin Kassam’ı, Mısır tağutuna hakkı haykıran Seyyid Kutub’u, Afganistan dağlarında kâfirlere karşı cihad’ın manifestosunu yazan Abdullah Yusuf Azzam’ı hiç önemserler mi? Gündem ederler mi? Vallahi etmezler! Çünkü bu âlimler zalime karşı durmuşlardır, İslam vatanını emperyalistlere çiğnetmemek için mücadele vermişlerdir. Hatta bu uğurda pek çoğu şehid olmuşlardır.

Sonuçta Batı; Folklorik, herkese, her kesime boncuklar dağıtan, güçlüden, egemenden yana tavır koyan, isyanı, şahitliği içinde barındırmayan, dönen, dönen duran zillete batmış kültürel İslam çabalarının sembolü olarak Mevlânâ’yı seçmiştir. Yasa koymayan, hudut çizmeyen, ahlaki kuralları olmayan, ilkeden, idealden, ülküden yoksun bir dini yorum isteyen Batı,bu yoruma müsait olarak da Mevlânâ figürünü oturtmuştur. UNESCO’nun 2007’yi “Dünya Mevlânâ Yılı” düzenlemesi üzerine milyon dolarlar bütçe ayıran ve teşvik edenlerin, İslami hareketlere ve onların yetim, dul ve ailelerine maddi destek olunmasını suç saymasının sebebi de herhalde daha iyi anlaşılmıştır.

GENEL DEĞERLENDİRME

Yazı dizimizin mukaddime kısmında: “Hakkında yazılan ve çizilenler o kadar farklı ki, Mevlânâ kimilerince “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” kimilerince “Hak aşığı bir şâir, kimilerince “Bir peygamber, kimilerince de “ Vahdet-i vücutçu bir kâfir” Reel gerçekte de her yıl 17 Aralıkta “Devlet Büyüklerinin de resmî katılımlarıyla anılan bir Mutasavvıf. Yazı dizimize başlık olarak seçtiğimiz üzere “Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?”. Okuduğunuz bu araştırma bu soruya cevap aramanın bir çabası…” demiştik.

Umarız yazı dizisini takip eden okuyucularımız, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi ve fikirlerini anlattığımız bu satırlardan Mevlânâ’nın kim olduğunu öğrenmişlerdir. Mevlânâ hakkında konuşmanın/yazmanın zor olduğu mâlum. Türkiye toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlânâ’yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Bana iletilen bir okuyucu mesajından bir bölümü nakledeyim özetle: “ Hz. Mevlânâ fikir adamı, felsefeci-şair gibi kavramlardan uzak tam manası ile Kuran ve sünnet emirleriyle yaşayan bir kuldur. Hz. Mevlana bir felsefi düşünce kurucusu değildir. Bu yazıyı yazana yazıklar olsun. Ayrıca Şems Hazretlerini de kitabi ilimlere düşman ilan etmişler bu yazıda. Mana âlemi ile dalga geçmek böyle ”Mana ordusunun başkumandanı oldum” diyen Hz. Mevlânâ ‘ya hakaret etmenin elbette bir karşılığı olacaktır. Âlemlerin Rabbi Olan Yüce Allah dostlarına hakareti cezasız elbette bırakmaz ” Bu okuyucu (ve bu şekilde düşünenler) keşke yazdıklarımızı Kur’an ve Sünnet’e uygun bir biçimde tahkik edebilseydi. Yazdıklarımızı kaynaklarıyla beraber zikrettik. Kimseye iftira etmedik.

Yazı dizimizi tarafımıza sıkça sorulan: “Neden söylemlerinizi tenkit üslubuyla dile getirmeyi tercih ediyorsunuz? İlle birilerini hedef almak zorunda mısınız? Tenkit ettiğiniz isimler ortaya bir şeyler koymuş kimseler. Siz de tenkit etmek yerine inşa faaliyetiyle orijinal üretim yolunu seçemez misiniz?”
sualine cevapla bitirelim:

Bu tenkit ilk bakışta doğru gibi görünmekte. Birileri üretirken, siz durmadan tenkit ediyorsunuz. Oysa önemli ve zor olan üretmek değil midir? Burada iki noktayı dikkate sunalım:

1-Hakkı verilmiş bir tenkit faaliyeti, tenkit edilen görüşün eksikleri/yanlışları yanında, doğrunun da gösterilmesini tazammun eder. Yoksa yapılan işin “karalama”dan pek bir farkı olmaz. Biz de tenkitlerimizde bu noktayı ihmal etmemeye azami dikkat gösteriyoruz. Hatta esas zor olan, tenkit edilmekte olan bir doğruyu, o tenkitlere mukabelede bulunarak ortaya koymaktır. Bu, zannedildiğinden çok daha zor bir iştir. Zira müdafaa ettiğiniz doğruyu, sadece kendi zatî özellikleriyle değil, güncel değeri bulunan tenkitleri de dikkate alarak ortaya koymak ciddi bir imal-i fikir ister.

2-Tenkit ettiğimiz yaklaşım ve görüşler de esasen başka birtakım yapıların tenkidi üzerine kurulu bulunmaktadır. Dolayısıyla sathî nazarlara “inşa” gibi görünen o yaklaşım görüşler de esas itibariyle tenkit karakterlidir. Tenkitten zarar gelmez. Yeter ki insanlar sadece fikirleriyle tenkit edilsin, “bel altı” vuruş yapılmasın…”[98]

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdit edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:

“Allah’ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip: “Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler: “Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, hâlbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.”[99]

Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer Müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler Müslümanlar tarafından Müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” durumuna düşmemek için bu gereklidir. Unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İslam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savunmak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir.
Bizler İbnul-Cevzi’nin dediğini tekrarlıyoruz: “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir işimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çıkarmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedilir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil…”[100]
Allah’ım! Hakkı hak bilip Hakka ittiba etmeyi, batılı da batıl bilip, batıldan içtinab etmeyi; Hakkı her şeyin üstünde tutmayı; Her işimizde Hak ve Hakikate istinad etmeyi; Hak ve Hakikat karşısında teslim olmayı;
Her daim Haktan ve haklıdan yana olmayı; Hak ve hakikat uğruna mücadele edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eyle. (Amin)

DİPNOTLAR

[1]“Mevlânâ” lakabı Celâleddin Rûmî’ye Konya da henüz ders vermekle meşgul olduğu dönemde “efendimiz” veya “hazret” mânâlarına gelen, ilim adamları için bir unvan gibi kullanılan bir hitap olup, zamanla yalnız ona has ve en meşhur ismi olmuştur. Biz de yazı dizisi boyunca kısaca bu ismi ile anacağız.
[2] Doğrudan Mevlevîliğe ilişkin çekilmiş olan ve aynı zamanda tarihî bir film olan Dinle Neyden(2008) adlı filmini örnek verebiliriz. Kelebek(2009) ve New York‘ta Beş Minare(2010) adlı sinema filmleri de Mevlevî kültürü yoğun oranda yansıtmaktadır.Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan tanıtım filmlerinde de başlıca temalardan birinin semâ, semâzen ve benzeri mevlevî sembolleri olduğunu görmekteyiz. Özellikle 2000‘li yılların ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan bu tarz filmler, renkli semâzen kıyafetleri, kadın semâzenler, semâ ve dans karışımı figürlerle daha da ilgi çekici ve turistik bir görsel temsile dönüştürülmekte ve ülkenin dış dünyaya tanıtımında önemli vitrin(!) olarak kullanılmaktadır. Geniş bilgi için bakınız: Adem Bölükbaşı, Türkiye’de Bir Popüler Kültür Alanı Olarak Tasavvuf:Mevlânâ Ve Mevlevilik Örneği, Basılmamış Y.L.Tezi, s.107-114,İstanbul,2011
[3] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3028
[4] http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=845
[5] http://www.yeniaktuel.com.tr/top104,146@2100.html
[6] http://www.tevhidnesli.de/4_c–Ue-nl.ue.-Vahdeti-v.ue.c.ue.dcular-.htm
[7] Günlük bir gazete kupüründen: “Büyük İslam mutasavvıfı MevlânâCelaleddin-i Rumi’nin vefatının 740. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) töreni Konya Mevlana Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törene, Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Lübnan Başbakanı Necip Mikati, Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddinİhsanoğlu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, AK Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, AK Parti Kadın Kolları Başkanı Güldal Akşit de katıldı. Başbakan Erdoğan, salona girişi sırasında CHP lideri Kılıçdaroğlu ile tokalaştı. Törende, Ahmet Özhan’ın tasavvuf müziği konserinin ardından sema ayini icra edildi.” http://yenisafak.com.tr/politika-haber/seb-i-arus-bulusmasi-18.12.2013-594512
[8]Ebu’lFerecİbnul-Cevzi, Telbis-i İblis’den naklen İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları, s. 9-15.
[9] Hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî” Maddesi, c.29, s.441-448, Ankara,2004
[10] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve çevresi hakkında ilk menâkıbnâmelerden biri olan Risâle-i Sipehsâlâr’ın müellifi Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlârdır.616’da (1219) doğan Ferîdûn, Anadolu Selçukluları sarayında sipehsâlâr (kumandan) olarak görev yaptığından bu unvanla tanınmıştır. Küçük yaşlardan itibaren BahâeddinVeled’in meclislerine devam etmiş ve kendi ifadesine göre kırk yıl kadar Mevlânâ’ya hizmet etmiştir. Bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.37, s.270
[11]ŞemseddînAhmed el-Eflâkî el-Ârifî (ö. 761/1360).Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve etrafındakileri anlatan Menâkıbü’l-ârifîn adlı eserin yazarı.Mevlânâ’nın oğlu Ulu Ârif Çelebi’ye (ö. 1316) intisap ederek ölümüne kadar yanından ayrılmayan Eflâkî, onun Azerbaycan ve Anadolu seyahatlerine katıldı. Şeyhinin isteği üzerine Menâkıbü’l-ârifîn’in ilk şekli olan Menâkıbü’l-ârifîn ve merâtibü’l-kâşifîn adlı eserini yazdı.30 Receb 761’de (16 Haziran 1360) vefat etti. Geniş bilgi için bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.2, s.62
[12] Mehmet Aydın, Mevlânâ ve Sufizm, NKM Yayınları, Konya 2001, s. 15-16
[13] 9. yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanan tasavvuf anlayışı.Hamdûn el-Kassâr, EbûHafs el-Haddâd, Ebû Osman el-Hîrî gibi öncüleri olan bu harekette; fakr ve tecerrüd esastır. Toplumu ve dünyayı alabildiğince dışlamak, aynı temel felsefeyi benimsemiş olan eski Hint-İran mistik geleneğinden mülhemdir.
[14] Hayatı ve fikirleri hakkında bakınız: Muhammed İmamoğlu, “Tasavvuf Risâlesi-4”, Genç Birikim Dergisi, Mart 2014 sayısı http://www.gencbirikim.net/tasavvuf-risalesi-4/
[15]Prof.Dr. Hayrettin Karaman bu gruptakilerden biridir. Bkz:http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0497.htm
[16] Rubâîler, Şefik Can neşri, 1311. rubâî
[17]Televizyonlarda tasavvuf ve Mevlânâ yorumcusu olarak baş gösteren, İslamî geçinen kanallarda bile itibar gören CemalnurSargut (d. 1952; İstanbul, eğitimini kimya mühendisliği dalında tamamlamıştır) Habertürk gazetesi muhabirinin : “Neden başınızı örtmüyorsunuz?” suâline: “Tesettürün insanın gönlünde olduğuna iman ediyorum. Esas önemli olan çirkin huyların ve aynı ölçüde aşırı güzelliklerin örtülmesidir. İslam eşittir tesettür diye bir şey oldu. Hâlbuki İslam’ın beş şartı içinde tesettür yok. Ayrıca da İslam güzel ahlaktır. Sohbetlerimde başında şapkalı artist hanımefendiyle baştan aşağı çarşaflı hanımefendi kolkola beraber ağlıyorlar. Benim için bu birleştirici etkiden daha büyük bir lütuf yok.” deme cüretini gösteren Atatürkçü ve dinler arası diyalogcu bir Mevlevi’dir.
[18]http://arsiv.sabah.com.tr/2009/01/04/pz/haber,BB5B21B5744F424A95A76A1576EFD5A2.html
[19]Abdulbaki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, c. I, s. 554, b. 3350-3355.
[20]Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn , II, 205
[21] Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 38, s.511
[22]Prof.Dr. Mikâil Bayram, Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi, s. 139-142, 155-157, Konya, 2005
[23]Menâkıbü’l-ârifîn’de şu hadise nakledilir: “Bir gün kıskanç fakihler inkar ve inatları sebebiyle Mevlânâ’dan: ‘ Şarap helal mıdır veya haram mı?” diye sordular. Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlânâ kinaye yolu ile “İçse ne çıkar: Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen herşey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlana Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kız kardeşi fahişe yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.’ Buyurdu.” (Cilt 2, Sf. 72)
[24]Cevlakî dervişleri dünya değerlerine itibar etmeyen, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve bazı geleneklerinin dışında kılık kıyafet ve yaşama şekilleriyle günlük hayatlarını sürdüren sufilerdir. Cevlakiler’in helal ve mübah saymadıkları hiçbir haram yoktur. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, şarap içer, hiçbir küfürden de sakınmazlardı. Dilencilikle geçinirlerdi. Kalenderîler, insan yüzünü Allah’ın mazharı kabul ettiklerinden, o güzelliğin tam olarak görülmesi gayesiyle üzerindeki tüm kılları ustura ile alırlardı. Ki bunu, Budist rahiplerden almışlardır. Cevlakıyye, Kalenderiyye diye de adlandırılır.
[25]Prof.Dr. Mikâil Bayram, Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi, s. 139-142
[26] Allah’tan başka hiçbir hakiki vücut kabul etmeyen, bütün varlıkları Mutlak Vücud’un isim ve sıfatlarının tezahürü, tecellisi sayarak hakiki varlığa nazaran onların ezeli ve ebedi yokluğu ifade ettiğini, keşf ve tecrübe yoluyla ortaya koyan tasavvufi bir meslektir.CemalnurSargut aynen şöyle demektedir; “Aslında vahdet-i vücûd fikrine inanan ve kendini fenâ mertebesine ulaşmış olarak gören bir sûfî, doğal olarak Yaratıcı’nın sahip olduğu niteliklere, kendisinin de sahip olduğunu düşünür.”(CemalnurSargut, Allah Dostu Harakanî Hazretleri, Zaman Gazetesi, 14 Ekim 2012)
[27] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII Yüzyıllar), s.75-79, Ankara, 1992
[28]Ahmed Eflaki,Menâkıbü’l-ârifîn (Ariflerin Menkıbeleri), c.2,s.79-80, MEB yay., 1953
[29] A. Gölpınarlı, “Mevlana Celaleddin”,s.58,İnkılap Kitapevi, 1999
[30]Abdulbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım., sayfa 292
[31] 95 (714) veya 99 (718) yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir. Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır. Hac’dan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. Her halükarda Vahdet-i vücut denilen sapkın düşüncenin mensuplarındandır. Geniş bilgi için bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 34, sayfa: 380-382
[32] 244’te (858) İran’ın Fars eyaletinde bulunan Beyzâ’nın kuzeydoğusundaki Tûr’da doğdu. Asıl adı Hüseyin olduğu halde İran’da ve Osmanlılar ’da daha çok Mansûr ve Hallâc-ı Mansûr şeklinde babasının adıyla anılmıştır. Abbâsî Devleti kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî’nin verdiği fetva ile 24 Zilkade 309 (26 Mart 922) tarihinde Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde idam edildi. Hallâc-ı Mansûr’un öldürülme sebebi hakkında, Abbâsîler’e karşı ayaklanmış olan Karmatîler’le gizlice mektuplaştığı, “enelhak” sözüyle ulûhiyyet iddiasında bulunduğu, haccın farziyetini inkâr edip yeni bir hac anlayışı ortaya koyduğu şeklinde çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. Hallâc’a göre bütün dinler esas itibariyle birdir. Aynı hakikate değişik açılardan bakmaları dinlerdeki farklılığın kaynağını oluşturmuştur. Dinlerin birliği esastır; bütün din mensuplarının hedefi ve istedikleri şey aynıdır. Bu yönden hepsi hak üzeredir. İbn Hazm, Bâkıllânî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, İbn Hacer, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbn Haldûn, İbn Kesîr, Kâdî İyâz ve Zehebî başta olmak üzere birçok hadis, fıkıh ve kelâm âlimi Hallâc’ı bir zındık olarak görmüş, idamından sonra asırlar geçtiği halde verdiği fetvalarla idamının haklılığını ve gerekliliğini savunmuşlardır. Geniş bilgi için bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘Hallâc-ı Mansûr’ Maddesi, cilt: 15, sayfa: 377-381, İstanbul, 1989
[33] İmam Gazzâlî’nin kardeşi, vâiz ve mutasavvıf şahsiyettir. İmam Gazzâlî ilim, mârifet, şer‘î hükümler ve ahlâkî kaidelere öncelik tanıyan bir tasavvuf anlayışını hâkim kılmaya uğraşırken, o aşk ve vecde önem veren bir tasavvuf anlayışını yaymaya çalışmıştır. Tasavvufî hayatın esasını semâ, aşk, vecd, cezbe ve şevkten ibaret görenler, Ahmed el-Gazzâlî’yi İmam Gazzâlî’den üstün tutarlar. Geniş bilgi için bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘Ahmed el-Gazzâlî’ Maddesi, c.2, s.70, İstanbul, 1989
[34]Mevlana, Dîvân-ı Kebîr, c. I, s. 373, b. 3419-3420, çev. ve Haz. Abdulbâki Gölpınarlı, Ankara, 1992
[35] Mehmet Demirci, Yunus Emre’de İlahi Aşk ve İnsan Sevgisi, s. 18., İstanbul,1997
[36] Zuhal Çelik, Mevlana’da Akıl ve Aşk İlişkisi, s.40, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Ünv.,İzmir, 2006
[37] Mevlana, Mecâlis-i Seb’a, s. 70. çev. ve Haz. Abdülbâki Gölpınarlı, Konya, 1965
[38] Mevlana, Rubâiler, c. I, s. 82, b. 394. çev. Nuri Gençosman, İstanbul, 1974
[39] Zuhal Çelik, Mevlana’da Akıl ve Aşk İlişkisi, s. 72
[40] Zuhal Çelik, Mevlana’da Akıl ve Aşk İlişkisi, s.35-65
[41] Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, ‘Aşk’ maddesi, c.4, s.11-16
[42] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 615
[43] Ebü’l-Ferec Cemâleddin Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed el-Bağdâdî 510 (1116) yılı civarında Bağdat’ta doğdu. Soyu Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Seksenden fazla âlimden ilim tahsil etti. Hayatının geri kalan kısmını Bağdat’ta irşad faaliyetlerine devam ederek geçirdi. 12 Ramazan 597 (16 Haziran 1201) tarihinde vefat etti ve Bâbü Harb Kabristanı’nda bulunan Ahmed b. Hanbel’in mezarının yanına defnedildi. İbnü’l-Cevzî tarih, biyografi, hadis, tefsir ve akaid alanlarında eser telif etmiş, aynı zamanda çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Selefî-kelâmî bir çizgide yer alan İbnü’l-Cevzî aklı sınırlı bilgi kaynağı olarak görmüş, ilhamın nasların önüne geçirilemeyeceğini belirterek mutasavvıfenin fikirlerini eleştirmiştir. Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 20, sayfa: 543-549, İstanbul, 1989
[44] İbnü’l-Cevzî, Zemmü’l-hevâ, Kahire 1962, s. 458-485;
[45] İbn Kayyim el-Cevziyye, Ravzatü’l-muhibbîn ve nüzhetü’l-müştâkın, Beyrut 1983, s. 15-16, 85, 130, 263
[46] El-Keşşâf, I, 647
[47] Ahmet Kalkan, Allah ve Resulü İçin Aşk ve Sevgili Tabiri Doğru mu ?, Basiret Dergisi
[48] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3028
[49] Hülya Uzun, “İslami Uyanış, Çoklu Modernlik ve Popüler Kültür Bağlamında Mevlevi Semasının Dönüşümü: Afyonkarahisar Örnek Olayı, s.40,Basılmamış Doktora Tezi, İzmir,2012
[50] Hasan Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, s.81, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2007
[51] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.380-382, İnkılâp Yayınları, Birinci Basım, İstanbul,
[52] Hasan Hüseyin Top, A.g.e., s. 86-89
[53] Anadolu Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in karısı. Asıl adı Tamar’dır. Prenses Tamar 13. yüzyılda, Kraliçe Rusudan ve Selçuklu sultanı II. Tuğrul’un oğlu olan Mugiseddin’in kızı olarak doğdu. Gürcü Hatun olarak ünlenen Tamar’ın içsel olarak Hıristiyan inancını koruduğu, son dönemde Müslüman olduğu söylenir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin yönetimi vezir Muineddin Süleyman Pervane’nin eline geçti. O zamanki geleneklere uyarak dul Gürcü Hatun Vezir Pervane ile evlendi. Gürcü Hatun, Mevlana Celaleddin Rumi’nin dostluğuna da sahip biriydi. Gürcü Hatun’un isteğiyle Rumi’nin ilk portresi yapıldı. Anadolu Selçuklu mimarisinde önemli bir yeri olan Mevlana Türbesi de doğrudan Gürcü Hatun’un isteğiyle yapıldı. Bak: İsmail Çiftçioğlu, Sultan Veled’in Mevlevîliği Teşkilâtlandırma ve Yayma Çabaları, s.93-110, Türk Dünyası Araştırmaları, 2008
[54] Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, (çev. Tahsin Yazıcı),s. 389, Kabalcı Yayınevi, Birinci Basım, İstanbul, 2006
[55] Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin Hayatı-Eserleri- Felsefesi, s.129, İnkılâp Yayınevi, Yedinci Basım, İstanbul, 1999
[56] Fakih el-Heysemi, Keffu’r-Rua an İstinai Alati’s-Sema, s. 50
[57] Allame Alûsi, Ruhu’l-Meani, c.11,s. 70
[58] İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, “el-Kelamu fi Mes’eleti’s-Sema” , s.106-108
[59]Allame Alûsi, Ruhu’l-Meani, c.11,s. 72-73
[60] Şeyhulislam el Ensari, El İ’lam vel İhtimam, s.490 -491
[61] Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir bâtıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; bir İsmaili İmamının oğlu ve Huccet (zamanın İmamının tanığı, vekili), diğer söylemle baş Dai makamında bulunan bir sufidir. Menâkıb kitaplarında şu menkıbe nakledilir: “Mevlânâ’nın bir oda ağzına kadar dolu kitapları vardı. Şems; bu kitapları havuza atmasını söyledi. Mevlânâ kitapları kucağına doldurup havuza atıyordu. En sonunda bir kitap kalmıştı. Bu kitap yanında çok kıymetli idi. Onu da suya atınca, Mevlânâ’nın kalbi karıştı. Bu büyük zâtsa, kitapları neden suya attırdı, diye kalbine geldi. Şems; Mevlânâ’ya ne düşündüğünü sordu. Mevlânâ: – En son attığım kitap, babamdan kalma ve benim için çok mühimdi. İçinde ezberimde olmayan bir çok mevzular vardı. Şems eline uzun bir değnek alıp havuzu karıştırdı. O kitap ne zaman suyun yüzüne çıkarsa bana haber ver, dedi. Bir zaman sonra karıştıra karıştıra kitap suyun yüzüne çıktı. Mevlânâ: İşte bu kitaptır, deyince Şems: Bismillah, deyip kitabı eline aldı ve Mevlânâ’ya uzattı. Mevlânâ kitabı açtı, hayret etti. Saatlerce suyun içerisinde duran kitabın hiç bir yerine yaş değmemiş, kitabın içerisinden toz dökülüyor.Şems’e sordu: Bu kitabın her tarafının yaşarması, hatta dağılması lâzımdı. Hiç bir yeri yaşarmamış. Sanki hiç suyun içine atılmamış. Nasıl oldu böyle? Şems: Ben, sana bunu öğretmeye çalışıyorum. Sen kafanı kitaplara takıyorsun deyince, Mevlânâ kendiliğinden o kitabı da suya attı.” ( http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/Mevlana-2.htm)
[62]Mevlana hayranı yazar Fürûzanfer “ülemânın kîl u kâl’ı” cümlesiyle İslâm fıkhını öğrenen ve öğreten âlimlerimizle alay etmektedir. Bilmeyenler için ifade edelim ki, kîl u kâl: Gıybet, dedikodu, faydası olmayan, gereğinden fazla uzatılmış her söz anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufçular (istisnaları var tabi ki) öğrenerek ve çalışarak ilim tahsil et¬menin uzun ve yorucu bir yol olduğunu, bu yolla kazanılan ilmin derecesi ne kadar olursa olsun yetersiz, şüpheli ve zahir bir ilim olduğunu söylerler. On¬lara göre kâmil ve tam ilim, keşf ve ilham yolu ile kişinin kalbinde meydana gelen ilimdir. İbn el-Cevzi’nin bu konudaki tespitini nakledelim:”Âlemde ilimden daha şerefli bir şey yoktur. Nasıl olsun ki?! İlim delildir. Yok, olursa, dalalet olur. Şeytanın en gizli tuzaklarından biri de en üstün ibadet olan ilimden alıkoymak için insanın nefsinde taabbudi süslemesidir. Hatta Öncekilerden bir cemaat için bunu süslü göstermiş, onlar da kitapları¬nı toplayıp denize atmışlardır… Şeytanın tasavvufçulara oyunu o kadar büyük olmuş ki, onlardan bir ce¬maat talebe ve müridlerinin mürekkep hokkası bile taşımalarını yasaklamışlardır… İşte bu İblis’in en gizli oyunlarından biridir. Bu gizli oyundan ve aldanmadan sakın! Çünkü ilim en büyük asıl ve en büyük nurdur. Hatta ilim tahsili için yaprak çevirmek oruç, namaz, hac ve cihaddan büyük olabilir. İlimden yüz çeviren nice kişi taabbudunda (ibadete kapanmasında) heva ve heves azabı içine dalmakta, nafilelerle birçok farz¬ları yok etmekte ve daha üstün olduğunu sandığı şeylere dalıp vacibi ihmal etmektedir.(İhtisâren İbn el-Cevzi, Saydu’l-Hatır, 1/144-146, Tah. Ali Tantavi-Naci Tantavi, Daru’l-Fikr)
[63] Fürûzanfer, Mevlana Celaleddin, s. 88, MEB yayınları, İstanbul,1987
[64] Yukarıda verilen cilt ve sayfa numaraları için bak: Mesnevi, Çeviren: Veled İzbudak/ Gözden Geçiren: Abdulbaki Gölpınarlı/ Şark İslam Klasikleri/ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
[65] http://www.sorularlaislamiyet.com/article/16559/mevlana-hazretlerinin-mesnevi-sinde-gecen-mustehcen-hikayeler
[66] Tülay Tokmak, Mevlânâ Düşüncesinde Kadın, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas, 2006
[67] Mesnevî’de geçen erotik hikâyelerin derlenip toplanmasıyla bir kitap bile yazılmıştır. Bakınız: Turan Tektaş, Mesnevi’den Erotik Hikayeler, Manifesto Kitap, İstanbul, 2009
[68] 1208-09 yıllarında Malatya’da doğdu. Sadreddin Konevî, 1221 yılında babasını dokuz-on yaşlarda iken kaybetti. O yıllarda Anadolu’ya gelen Muhyiddin-i Arabî, annesiyle evlendi. Muhyiddin-i Arabi ile birlikte Halep ve Şam’a gitti. Konevî uzun bir Suriye, Mısır ve Hac yolculuğundan sonra 1241 yılında Konya’ya yerleşti. Bundan sonra vefatına kadar Konya’dan ayrılmadı. Mevlâna, kendi cenaze namazının Sadreddin Konevî tarafından kıldırılmasını vasiyet etti. Sadreddin Konevî, 1274 yılında vefat etti. Sadreddin Konevî, vahdet-i vücut düşüncesinin Muhyiddin Arabî’den sonraki en önemli temsilcisi idi.
[69] İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.147,Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul
[70]Osman Nuri Topbaş, Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su, s.12, Erkam Yay. 1998, İstanbul
[71] İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.147
[72] Mevlânâ. Mesnevî. M.E.B. Çev.Veled İzbudak. İst.1990,c1, Birinci Önsöz
[73] 1877 tarihinde İstanbul Taşkasap’ta (Fındıkzade) doğdu. Dönemin en iyi semâzenleri arasında yer aldı. Beyânülhak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd’da İslâm tarihine ve günlük meselelere dair yazıları yayımlandı. Şapkaya ve inkılâplara karşı olma suçlamasıyla İstanbul’da tutuklandı. Ankara’daki yargılamalarda beraat edip İstanbul’a döndü. Soyadı kanunu çıkınca Olgun soyadını aldı. 21 Haziran 1951’de vefat etti. Cenazesi vasiyeti üzerine Yenikapı Mevlevîhânesi’ne defnedildi.
[74] Tahirul Mevlevi, Mesnevi Şerhi, c.1,s.36-38, Selam Yayınları, İstanbul,1963
[75] Mevlânâ konusunda fikirlerimizi şifahen ifade ettiğimiz nice yerde: “Sen Allah dostlarına çatıyorsun veya evliyayı inkâr ediyorsun veya kerameti inkâr ediyorsun.” gibi ithamlara uğradık maalesef…
[76] Arif Çiftçi, Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz Dergisi, 11 Şubat 1992
[77] https://www.facebook.com/MEVLANA.GERCEGI/posts/532050286806069 Prof. Dr. Mikail Bayram’ın Nüve Yayınları’ndan çıkan ‘Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi’ adlı kitabından iktibas
Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini Ahmed Eflaki anlatır. Üstelik bu paralar Moğolların el koyduğu Türkmenlerin paralarıdır. Bir defasında da Moğol hazinedarı Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı). Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır.
[78] Ahmet Eflaki, Menâkıbul ârifin (Ariflerin Menkıbeleri), Şark İslam Klasikleri, s.489, M.E B. Yayınları
[79] Peygamberimizin Tebük Savaşı dönüşünde söylediği iddia edilen bu söz için Büyük muhaddis İbn Hacer el-Askalânî, “Bu, dilden dile dolaşan bir sözdür fakat (Peygamberimize değil) İbrahim b. Ebi Able’ye aittir.” demiştir. Aliyyü’l-Kârî, bu rivayetin İmam Gazali’nin “İhyâ-u Ulumiddîn” adlı kitabında geçtiğini, İhyâ’nın hadislerini değerlendiren el-Irâkî ise bunu İmam Beyhakî’nin “bu hadisin senedi zayıftır” notu ile rivayet ettiğini belirtmiştir. (Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa, s: 211, hadis no: 211. Ayrıca bkz: el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c: 1, s: 424-425, hadis no: 1362) İbn Teymiye bu rivayet için: “aslı yoktur. Peygamberimizin söz ve fillerini iyi bilen hiçbir âlim böyle bir hadis rivayet etmemiştir. Kâfirlerle cihad en büyük amellerdendir” demiştir. (İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, c: 11, s: 197)
[80] Mevlânâ, Mesnevî,1430.
[81] Eflaki, Menakibü-l Ârifin, II, 925-926
Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’nin bu sözleri, Fethullah Gülen’in şu cümleleriyle ne kadar uyum arz ediyor: “Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar… Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır… Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır… Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır ”( Nevval Sevindi, 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı “Fethullah Gülen’le New York sohbeti) Mantalite aynı: Güce tapınma…
[82] M. H. Egeli, Atatürk”ten Bilinmeyen Hatıralar, 2. Baskı, İstanbul, 1959, ss.70-1
[83] M. Kemal, tekke ve zaviyeleri kapamasına rağmen Mevlana’dan vazgeçmemiş inkilâplarını uygulamak için onun felsefesinden faydalanmıştır. Tarikatların kapatılmasından sonra, başta Konya”daki olmak üzere, Mevlevî dergâhlarının bir kısmı, 1926 yılında müzeye çevrilmiştir. Konuyla ilgili bakanlar kurulu kararları için, bkz. BCA, no. 259–6, tarihi: 6.4.1926.
[84] http://rumimevlevi.com/tr/ataturk/mevlana-rumi-ve-atat%C3%BCrk
[85]http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=siyaset&KategoriID=4&ArticleID=1029565&Date=18.12.2008&b=Mevlana%20bulusturdu
[86] http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-ibrahim-ozdemir-batili-insan-mevlanayi-neden-okuyor_771038.html
[87] Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), Birleşmiş Milletler‘in özel bir kurumu olarak 1946 yılında kurulmuştur. Merkezi Paris‘te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi, Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Milli Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
[88] Medeniyetler İttifakı fikri ilk olarak İspanya Başbakanı Luis Rodríguez Zapatero‘nun 21 Ekim 2004‘te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada ortaya atıldı. Başbakan Luis Rodriguez Zapatero ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın başlattığı, BM`nin desteğini alan Medeniyetler İttifakı projesi çerçevesinde ilk toplantısını 27-29 Kasım 2005 tarihlerinde İspanya‘nın Palma de Mallorca kentinde gerçekleştirdi. 25-28 Şubat 2006 tarihleri arasında Katar‘ın Doha kentinde ikinci toplantı yapıldı. Üçüncü toplantısını ise Mayıs 2006’da Dakar‘da gerçekleştirdi. Medeniyetler İttifakı girişiminin nihai taslağının kamuoyuna açıklandığı dördüncü toplantı 13-15 Kasım 2006 tarihlerinde İstanbul‘da yapıldı.
[89] RAND şirketi (Araştırma ve Geliştirme anlamında, İngilizce Research ANd Development baş harflerinden) ilk önceleri Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için araştırma ve geliştirme yapması maksadıyla 1946 yılında Project RAND ismiyle Douglas Havacılık Şirketi tarafından ABD Santa Monica’da kurulmuştur. Organizasyon ABD hükümetine, Milli güvenlik konularında stratejiler üretme konularındaki çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Şirket eğitim, sağlık, hukuk ve bilim alanlarında da araştırmalar yapmaktadır.
[90] “Cihad ruhunu yitirmiş bir İslam” türetmek üzere dünya çapında “Ilımlı İslam” prototipleri imalatı çabasında olan ve ülkemizde de bu prototiplere kuluçkalık etme kapasitesi olan kişi ve gruplara kucak açan Batılı stratejistlerin ılımlı İslam’dan söz ederken kasdettikleri şey atıl, pasif ve uysal bir İslam portresidir. Yani Amerikan hegomanyasına karşı çıkmayacak, sınırları Batı tarafından çizilmiş, alanı daraltılmış bir İslam…” Geniş bilgi için bakınız:Ubeydullah Toprak, Ilımlı İslam(!), http://www.gencbirikim.net/radikal-islamin-ve-islami-terorun-panzehiri-ilimli-islam/
[91] http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=26487
Şia ile vahdetin olabileceğini düşünenler; tarihlerini ve akidelerini tam olarak bilmemektedirler. Bu sebeple de takıyye’ye kurban gitmektedirler. Birleşme ve anlaşma, bir tarafın sadakati, diğer tarafın yalanı; bir tarafın ihlası, diğer tarafın hilesi ile mümkün olmaz! Hıristiyanların “Diyalog” safsatasıyla ulaşmak istedikleri ile Şiilerin “Vahdet” propagandasıyla ulaşmak istedikleri; nitelik açısından farklı olsa da amaç bakımından aynıdır.Şia’nın “Vahdet” ile kastettiği, “mut’a nikahlı” bir vahdettir! Bugün çıkarları gereği nikah(!) yapıp vahdet kurarlar belki; ama ne zaman boşayacakları belli olmaz. Onlar nasıl ki mut’a ile “zina”yı meşrulaştırmışlarsa(!), “vahdet” propagandası ile de düşmanlıklarını meşrulaştırmaya(!), gizlemeye, şirin gözükmeye ve bu şekilde ehl-i Sünnet’e “sahip olmaya” çalışmaktadırlar.
Emperyalizm ve siyonizmle mücadele söylemlerini dillerine dolayan ve Şiîlerle uğraşmanın kâfirlerin planlarını hızlandırmaya yarayacağını iddia edenler, nasıl bir yanılgı içerisinde olduklarını çok yakında göreceklerdir. Bölge ülkelerinin Şiî iktidarlara devredilmesi, bölge ülkelerindeki Şiî yayılmacılığı ve Şia ile vahdet üzerinde bu kadar durulması emperyalizm ve siyonizmin ortaklaşa yürüttükleri projenin ta kendisidir. Bölge Şiîleştirildiğinde, BOP’un hayata geçirilmesi daha kolaylaşacaktır. Bu yüzdendir ki; Irak’ta, Afganistan’da ve sair diğer bölgelerde cihad edenler, katledilenler, ırzları kirletilenler Ehl-i Sünne muvahhidlerken; satanlar, işbirliği yapanlar ve ucuz kahramanlıklara soyunanlar Şiîler olmaktadır. Bkz:http://bilalhattab.wordpress.com/2013/04/23/httpbilalhattab-files-wordpress-com201304c59fia-ve-ehl-i-sc3bcnnet-risalesi-pdf/
[92] Celaleddin Rumi, Türk/İslam dünyasının, Türkçe konuşmayan, İran asıllı en büyük şairlerinden biridir. O İran’ın Belh kentinde doğmuştur. Mesnevi”deki tasavvuf, İran düşüncesinin, din ve dünyayı mistik tarzda yorumlamasının bir sentezidir. Mesnevisini Farsça yazmış olması ve Farisi kültür unsurlarından etkilenmiş bulunması İranlıların Mevlânâ’yı sevmelerinin temel sebeplerindendir. Mesnevi, İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur. Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse Şems-i Tebrizidir. Aslında sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzerine olan Mevlanâ ve İbn-i Arabi’nin İran’da çok sevilmesi normal karşılanmalıdır. Çünkü iki taraf da batınî akideye mensuptur. Ümmetin büyük imamlarını akıllarınca yerin dibine sokan Şia sapıklarının Konevî, İbn Arabî, Molla Camî ve Celaleddin er-Rûmî gibi mutasavvıflardan övgü ile söz etmeleri, üzerinde düşünülmesi gereken meselelerdendir. Bkz: http://bilalhattab.wordpress.com/2012/06/26/sia-ile-ehl-i-sunnet-vahdetinin-onundeki-engeller/
[93] Hristiyanlar için ‘cennete girecek’ diyen, daha 1. körfez savaşında Saddam’ın güç bela attığı birkaç füzeden yaralanan İsrailli çocuklar için ‘sabahlara kadar uyuyamadığını itiraf eden’, İslam dünyası ve Müslüman kavramını ‘böyle bir coğrafya yok. Kendi doğrularıyla yaşayan insanlar var’ diyerek bir kalemde silip atan, İslam coğrafyasının işgali için bir tek ciddi kelime ederek itiraz etmek yerine ülkelerini savunan Müslümanları ‘terörist’ olarak nitelendiren, daha da ötesinde tüm bu işleri kotaran ülkenin kucağında yatan Fethullah Gülen’in Mevlânâ’nın çizgisini günümüzde takip ettiğinin ifade edilmesi, doğru bir teşhis olmuştur.
[94] Zaman, “Avrupa Parlamentosu Mevlânâ ile tanıştı”, 28 Kasım 2007
[95] Nietzsche, Şen Bilim, çev. Ahmet İnam, İstanbul 2004, 89.
[96] Mustafa Tekin, Mevlânâ’nın Din Anlayışı, Tasavvuf, Yıl: 3, Sayı 7, s. 272.
[97] http://www.fikribeyan.net/1064_Egemenlerin–Problemsiz-(light)-Islam–Projesi—Prof-Dr-Ilhami-Guler.html
[98] http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=yazdir&tur=gazete&no=1014
[99] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/385-386.
[100] Ebu’l Ferec İbnul-Cevzi, Telbis-i İblis’den naklen İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları, s. 9-15.

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Gamze Artaman
04 Nisan 2017 - 15:13

Muhammed Bey, Allahın selamı üzerinize olsun..
Şimdi ben anlamadım:
Siz
1- Mevlana Batı’da bu kadar tanınıp seviliyorsa, Batı’nin emperyalist emelleriyle mutlaka bir ilgisi olmalı mı diyorsunuz? Eğer böyle diyorsanız, bunda Mevlana’nın suçu ne?😊
2- benzer şekilde, Batı menşeili Mevlana kitapları-alıntılarında Mevlana’nın İslami yönünün (özellike) gözardı edildiğini mi söylüyorsunuz?… Ki buna ben de katılıyorum, ancak sorum yine aynı olacak, Mevlana naapsın? 😊
3- eğer BİR’lik ise, tüm gaye(miz), insanlık, adına, tüm alem adına,
bırakınız herkes farklı anlasın Mevlanamızı… O değil midir, “bir ayağım pergel gibi şeriata sıkı sıkı basmada, diğer ayağımla 72 milleti dolaşmadayım” diyen??
…….
İnsanlık, eninde sonunda teslim olacaktır, sünettullah böyle gerektiyor çünkü.. İnancı tam olanlar, bundan başka bir Hakkikat göremez, bencileyin… Batı dediğimiz nedir ki? Çok değil 700-800 sene öncesine baktığımzda, ki dünya yaşıyla bu zaman süreci hiçbirşey, yaşadıkları Ortaçağ koşulları belli..
eninde sonunda dünya üzerindeki herbir beşer, teslim (Müslüman) olacak;
ancak bu, sihirli değneklik bir durum değil..
Bırakınız Batı, şimdilik “bu kadar” anlasın Mevlanamızı, kabları kadar alsınlar..
Görelim Mevlam ne eyler bizim için, ne eylerse mutlak güzel eyler..
O’nun hikmetinden sual olunmaz..
Selam ve dua ile,

GamZe Artaman

Kevser Yüksel
11 Ağustos 2017 - 18:40

Güncelliğini uzun bir süre koruyacağa benzeyen çok faydalı bir yazı. Niyetinizi elbette Allah bilir.Zannımca iyi niyetle yazılmış bir yazı.Allah ilminizi ve hayrınızı artırsın.

celal
10 Ekim 2017 - 11:54

Uzun yazının hepsini okumadım. Yazı içindeki şu cümle çok yanlış. “Eserlerini …. müstehcen hikâyeler içeren hikâyelerle dolduran birisinin, bırakın Allah dostu olmasını bilakis Aduvvullah (Allah düşmanı) olması daha muhtemeldir.” müstehcen hikaye ibaresi tam bir saptırma. Yaşanmış hikayeleri anlatıyor. Hikayedeki müstehcenliğe iyi demiyor. O hikayeden verilen bir ders var. Müstehcenlik nedir yazar bi onu tanımlasın önce. Hayatın içinde olan şeylerden bahsetmek müstehcenlik mi? Kadın eşek ile ilişkiye girmiş ise bunu lanetleyerek anlatıyor Mevlana hazretleri. Ama o hikayeden çıkan bir ders var. Yazar o dersi görmek istemiyor. Sen güneşten kaçıyorsan güneş seni ısıtmaz.

Muvahhid ibrahim
27 Aralık 2017 - 15:57

Tek kelimeyle ALLAH razı olsun diyorum..

akanechan
06 Ocak 2018 - 22:44

ben yazınızı çok beğendim, bende mevlanayı kulaktan dolma islam alimi sanıyodum.yalnız dikkatimi çeken bişey var oda şu ki,Allah cc. dostları diye saydığınız ,Pakistan’da Seyyid Ebu’l A’la El-Mevdûdi!! sonradan sapmış olduğunu öğrendim. araştırmak lazım tabi ! ,selametle.

imamoglumehmet
16 Şubat 2018 - 20:06

Pakistanlı Seyyid Ebu’l A’lâ El-Mevdûdî’nin sonradan saptığı iddianız boş bir iddiadır.Bu sitemde Üstad Mevdûdî’nin hayatını anlatan yazımı okumanızı tavsiye ediyorum.
http://www.muhammedimamoglu.com/hayatini-islama-adayan-alim-ve-mufessir-ebul-ala-el-mevdudi/

Latife Özak
26 Mart 2018 - 19:24

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

imamoglumehmet
28 Nisan 2018 - 23:30

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views