Hadis-Sünnet Tartışmalarının Çoğu Sadra Şifa Değil

15.04.2016 tarihinde İktibaslar kategorisine eklenmiş, 499 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

hadis-besir-eryarsoy

Medeniyet Vakfı Başkanı ilim adamı M. Beşir Eryarsoy, televizton ekranlarında çokça konu olan hadis/sünnet tartışmalarını Özgün İrade dergisinden Mehmet Duman’a değerlendirdi.

İslâmi kamuoyunda Hz. Peygamber(sav) onun sünneti ve hadisleri üzerinde yapılan tartışmalar hiç eksik olmuyor. Televizyon ve gazetelerde, kürsülerde, kapalı-açık oturumlarda, her seviyeden insanlarla bu tartışmalar hararetle sürdürülmektedir. Kamuoyunda bilinen-tanınan isimlerin bu tartışmalarla nasıl bir görüntü verdiklerini çoğu kez üzülerek izliyoruz.

Siz bu genel tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bismillahirrahmanirrahim. Geleneksel tabirlerimizden birisinde “li külli makamin mekal.” denilmektedir. Yani her konumun kendisine uygun söylenecek bir sözü vardır. Sözü söylemeden önce içinde bulunulan konum açısından söylenecek şey, söyleyecek kişi tarafından tartılmalı ve muhataba söylenmesi uygun ve yerinde mi, diye ölçülüp biçilmelidir.

Dolayısıyla insan evvela kendi bilgi seviyesini, kültür seviyesini, ilmi seviyesini esas alarak değil, muhatabının seviyesini nazar-ı itibara alarak konuşmalıdır. Bu ilke, konuşma siyasetinin veya konuşma hukukunun en önemli ölçülerinden birisidir. Yani insanlarla akılları kadar, akıllarının yettiği kadar konuşmak demek; akıllarının erdiği, bilgi ve kültür seviyelerinin gerektirdiği kadar konuşmak demektir. Bir doktoru veya bir mühendisi düşünelim. Bu doktor veya bu mühendis, doktorlukla veya mühendislikle alakası olmayan birileriyle konuştukları vakit, kendi alanlarıyla alakalı konuları muhataplarının anlayabilecekleri bir sadelikte anlatmaya çalışırlar. Bu onların doğru anlaşılmaları için vazgeçilmez bir şarttır. Muhataplarını teknik ve bilimsel alanın gerektirdiği verilerle meşgul etmek yerine, verilmesi istenen sade bilgileri vermeyi esas alırlar.

İslâm alimleri de tarih boyunca bunu yapmışlardır. Her seviyedeki insana hitap edebilecek türden, onların ihtiyaçları olan dini bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Bunun için avamın eline verilecek en sade ve yalın ilmihalden tutunuz, en ağır ilmî meselelerin konu edilerek tartışıldığı kitaplara ve ilmî münakaşalara varıncaya kadar, her alanda her türden kitap yazılmıştır. Herkes de kendi seviyesine uygun bir kitabı veya türü esas almış, oradan bilgilenmeye ve bilgisini arttırmaya çalışmıştır. Eğitimde de durum böyledir.

İbn Abbas Rabbânî alimleri şöyle tanımlar: “Rabbânî alimler insanlara kolay ve önemli meselelerden başlayarak, zor meselelere onları yavaş yavaş ilerleten ve götürenlerdir.” O halde tartışılacak konunun, hele takipçisinin her kesimden ve seviyeden insanın olduğu bir konunun, tartışılması esnasında mümkün mertebe muhatapların yanlış anlamalarına meydan verilmemelidir. Kafa karışıklıklarına sebep olmayacak şekilde konunun sunulmasına dikkat edilmelidir.

İkinci husus; bizim halkımız ağırlıklı olarak dini doğru, sade ve yalın haliyle yeterince bilmemektedir. Bu bir hakikattir. Fakat bu bilgisizliği giderelim diye halkın mevcut kafa karışıklığını veya yetersiz bilgisini daha da kötürümleştirecek ve körleştirecek bir tartışma zemini içerisine girilmemesine dikkat edilmelidir. Kısacası bu konuları tartışacak olanlarla alakalı olarak söyleyeceğimiz söz şudur: Hiç kimse unutmasın. Bizim anlattıklarımız muhatabın anlayabildikleri kadardır. Dolayısıyla kafa karıştırmanın değil muhatabı esas alarak, mesajımızı doğru ve yalın şekilde iletmenin yolları aranmalıdır.

Bir asırdır kaynaklardan kopmuş bir kitlenin karşısına çıkıp usul gerektiren, âlimler tarafından belki bir neticeye vardırılması gereken konuların uluorta tartışılması; atadan kalma bir din anlayışıyla da olsa İslâm’a ve Peygambere saygısı olan insanların gündemine ve dünyalarına bu tartışmaları taşımak nasıl bir haleti ruhiyedir? Bu tartışmaların-belki buna münakaşa da diyebiliriz- İslâm’a bir katkı sunduğu söylenebilir mi?

İslâm, her türlü darbeden veya yanlış yaklaşımdan zarar görmeyecek, aksine bu durumdan güçlenerek çıkabilecek sağlam-arı/duru, net ve herhangi bir şekilde karıştırılması ve bulandırılması mümkün olmayan bir din’dir.

Dolayısıyla bu tartışmaların, din olarak İslâm’a bir zararı olmaz. Ama Müslümanlara faydası ne kadardır, tartışılabilir. Evvela muhataplarımızın din adına neleri bilmeye ihtiyaçları olduklarını ve bu ihtiyaçlarının öncelik sırasını iyi tespit etmemiz lazım. İlahiyat fakültelerimizde ve medreselerimizde, halkın İslâmi bilgi seviyesinin ciddi manada ölçülerek İslami bilgi düzeyinin ne durumda olduğunu, ihtiyaçlarının neler olduğunu, nelerin doğru nelerin yanlış bilindiğinin tespit edildiğini ben bilmiyorum.

Öğretmenliğe başladığım ilk sene- keşke o notlar elimde olsaydı, fakat saklayamadım- öğrencilere sadece bir soru sormakla derse başladım. Onlara defterlerinden küçük bir yaprak kopartarak, hiçbir isim ve numara yazmadan İslâm ve din adına ne bildiklerini yazmalarını istedim. Neler yazılmadı ki! Kimisi kelime-i tevhidi ‘lahi lahi illallahi’ diye yazmış, kafiyeli olduğu için.. Bir diğeri filan günü tırnak kesilmez, filan gece ev süpürülmez, falanca gün çamaşır yıkanmaz gibi buna benzer dinden olmayan ama din adına bildiklerini yazmışlar. Dolayısıyla bizim Türkiye genelinde bu türden istatistiki bilgilerimizin, toplanmış verilerimizin olması lazım. Bu konuda toplanan verilerimizin gerektiği gibi bilgi bankalarında tasnif edilmesi, ortaya konulması lazım.. Ve insanlarımızın ihtiyaçlarının bu manada –buna Diyanet camiası da dahil- tespit ederek, ihtiyaçlara göre insanlara dini anlatmamız ve dinin insanlara bu şekilde ulaştırmamız icap ediyor.

Müslümanların şu anda Türkiye’de hatta bütün dünyada ilk meselelerinin hadisler ve Resulallah(sav)’ın konumu olduğunu hiç zannetmiyorum. Bunun yerine bizim çok daha önemli meselelerimiz var. Kaç insanımız Allah-u Teala’yı hakkıyla tanıyor? Kaç insanımız iman esaslarını doğru ve sağlıklı bir şekilde anlıyor ve anlatıyor? Kaç insanımız dine imanı, akideyi nakzedecek hurafesiz bir şekilde inanabiliyor veya kavrayabiliyor? Bunların oranları ne, gençliğimiz İslâm adına ne biliyor, kadınlarımız, erkeklerimiz, çalışanlarımız, entelektüellerimiz ve diğerleri İslâm adına neyi ne kadar biliyorlar? Bu ve benzeri sorularla ilgili ben dahil olmak üzere hiç birimizin doğruya yakın sağlıklı cevabı yok. Cevaplarımız sadece kişisel tecrübelerimizle sınırlıdır. Ve dolayısı ile afaki olmaktan öteye gitmiyor.

Fakat kesin olarak şunu söyleyebilirim ki, İslâm adına bugün televizyonlarda yapılan tartışmaların hiç birisi Müslümanların öncelikle bilmesi gereken meseleler değildir.

“Tartışmaların niteliği, kalite düzeyi ve saptırıcı düzeyi üzerinde hiç konuşmadan İslâm’a zararı var mıdır?” şeklinde soruya cevabım şudur: Bana göre hiç zararı yoktur. Bir zamanlar birisi Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe suresinin son iki ayetinin Kur’ân’dan olmadığını iddia etmişti. Bir kardeşimizin de bundan dolayı çok üzüntülü, kederli durduğunu gördüm. Ona, “Hiç rahatsız olma, bundan dolayı üzülme. Göreceksin bunun neticesinde birçok gencimiz Kur’ân Tarihini okuyacak, Tefsir Usulünü okuyacak, belki hadis ilimlerini öğrenmeye başlayacak ve bu iddia unutulup gidecek.” dedim. Şu anda dönüp baktığımızda, bunun büyük ölçüde böyle olduğunu görüyoruz. Gerçekten de bu vesileyle birçok kardeşimiz okudu. Şu anda da olumsuz gibi görünen bu tartışmalar, olumsuz konuşan, yanlış değerlendiren kimseler –kimsenin ben niyetini okuyacak, tahlil edecek değilim ama- şunu bilsinler ki veya hepimiz bilelim ki, yanlış yapan yanlışı ile kalır. Allah-u Teala da bu yanlışlardan birçok kimseye -en azından iyi niyetli Müslümanlara- doğruyu göstermeye kadirdir ve nitekim gösteriyor da. Böyle bir faydasının olduğundan da bahsetmek mümkündür, diye düşünüyorum.

Hocam bu belki hayra da vesile olur dediniz de, -bu belki mümkün ama- bu hoca efendiler tahlilini yaptığınız bu toplumda yaşıyorlar ve bu toplumun ihtiyacının ne olduğunu en az bizim kadar biliyorlardır.

Kesinlikle

Hakikaten bir önem sırasına konulsa şu tartışılan meselelerin en sonlarda kalması gereken meseleler olduğu görülür.

Belki de hiç gündeme gelmemesi gereken meselelerdir.

Buna rağmen neden böyle hararetle, günlerce ve saatlerce bu tartışmayı sürdürüyorlar?

Hatırıma yaşadığım bir anekdot geldi. Belki anlaşılabilir türden psikolojik ipuçları da ihtiva edebilir. Yaklaşık yirmi sene önce üniversiteli genç bir delikanlı yanıma geldi ve “Hocam, ben sizinle recm cezasını tartışmak istiyorum.” dedi. “Olur, tartışalım.” dedim. Recm hakkında ne diyorsun diye sorduğumda “Bana göre recm yoktur.” dedi. Ben de “Doğru, bana göre de yok.” dedim. Tabi bununla delikanlının bütün kozlarını elinden almış oldum. Bu sefer ona “İslam’da yüz değnek cezası var mı?” diye sordum. “Tabiki, Kur’ân’da geçiyor.” dedi. “Güzel, peki ama pratikte, toplumumuzda bunun karşılığı var mı?” dedim. “Maalesef, yok uygulanmıyor.” dedi. “O halde recm cezasını boşver. Benimle senin aranda mutabık olduğumuz bir değnek/celde cezası var. Bu konuda müttefikiz. Ve uygulanmadığı üzerinde de müttefikiz. Gel biz seninle el ele verelim, bu ceza uygulanır oluncaya kadar çalışmalarımızı sürdürelim. Bu ceza uygulandıktan sonra da recmi o zamanın hâkimlerine bırakalım. İster uygulasınlar ister uygulamasınlar.” dedim ve tartışma bitti.

Şimdi ben bu konuları tartışanlara çok açık ve net olarak aynı şeyleri söylüyorum. Tartıştığınız konuların zaten pratik hayatımızda bir karşılığı yok. Kur’ân üzerinde mutabıkız elhamdülillah. Sünneti de -benim öyle bir derdim ve kabulüm olmadığı halde- bir kenara bırakalım. Gelin, Kur’ân üzerinde bütün Müslümanların ittifak edebilecekleri ve bugün hayatta karşılığı olmayan üç-dört hususun, hayata geçmesi ve hayatta karşılık bulması için çalışsın herkes. Bırakalım bu anlamsız tartışmaları. İslâm’ın bugün hayatta karşılığı yokken, Kur’ân’ın hayatta karşılığı yokken, gelin ey Müslümanlar, ey alimler, ey fikir adamları, ey düşünürler, ey akademisyenler! Kendilerine hangi ünvanı yakıştırıyorlarsa, onunla hitap ediyorum. Bütün güçlerimizi birleştirelim. İttifak ettiğimiz hususlarda bir araya gelelim ve bu ittifak ettiğimiz ve uygulamada olmayan hususların hayata geçirilmesi için güç birliği yapalım. Eğitimlerimizi, çalışmalarımızı, söylemlerimizi bunun üzerinde odaklaştıralım ve curcuna bitsin. Bu şekilde ne yapacağını bilmeyen bu masum dinleyicileri de daha fazla şaşırtmayalım.

Duyarlı olma adına yeterli ilmî ve kişisel niteliklere haiz olmayan kişilerin Kur’ân, Sünnet ve Hadisleri didik didik ettiklerini görüyoruz. Hadisler sorgulanıyor, sahabe-i kiram hakkında uluorta konuşuluyor. Bu yapılanların dinî hassasiyet amacına matuf olduğu söylenebilir mi?

Kimin hangi niyetle ne yaptığını en iyi bilen Allahu Teala’dır. Niyetler onun malumudur. İmam Tahavi’nin ve bir çok İslâm aliminin akide kitaplarında söyledikleri bir ifade vardır. Ben kendi adıma onun böyle olduğuna inanıyorum. “Ashab-ı Kiramı sevmek din ve imandır. Onlara buğz etmek bir nifaktır.”

Bu hükmün Cenab-ı Allah’ın Haşr suresinde yer alan şu ayet-i kerimelerdeki ifadelerden hareketle çıkarıldığını görmekteyiz. Haşr suresinin 7-10 ayetlerinde “Allah’ın fethedilen ülkeler ahalisine verdiği fey” “Allah’a Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksulara, yolda kalanlara verilir…’’ “Onlar yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygambere yardım eden fakir muhacirler içindir. ‘’ “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma’’ buyrulmaktadır.

Bu âyet-i kerime, ensarıyla, muhaciriyle ashab-ı kirâmı sevip onlara dua etmeyi, onlardan iyilik ve güzellikle söz etmeyi imanî bir mesele olarak gündeme getiriyor. Yani akaid kitaplarında -az önce bahsettiğim ifade- havadan gelmiş, abartılı bir ifade değildir. Aksine Kur’ânî temeli olan bir ifadedir.

Birisi İmam Malik’in huzurunda ashab-ı kirâm hakkında ileri geri konuşuyor. İmam Malik ona az önce işaret ettiğimiz Haşr suresindeki ayetleri okuyor ve ona soruyor: “Sen, Cenab-ı Allah’ın sözünü ettiği Muhacirlerden misin?”. “Hayır, değilim.” diyor. “Peki, sen Cenab-ı Allah’ın kendilerinden söz ettiği Ensar-ı Kiramdan mısın?” diye soruyor. Adam, “Hayır.” diyor. “Ben de şimdi şahitlik ediyorum ki, âyet-i kerimede kendinden hayırla söz eden kimselerden de değilsin. Çünkü onlardan kötü söz ettin, onlar hakkında ileri geri konuştun. Haydi bu adamı meclisimden uzaklaştırın, sen de bir daha meclisime gelme.” diyor.

Şimdi geleneğine, geçmişine -gelenek derken doğrusuyla batılıyla bize intikal etmiş olandan değil Kur’ân ve Sünnet çerçevesindeki sağlıklı ve doğru gelenekten bahsediyorum- bize ulaşan bu şekildeki doğru ve sahih kısmına Müslümanlar olarak sonuna kadar sahiplenmek zorundayız. Bu hem aklın hem mantığın gereğidir. Tarihin, sosyolojinin ve akidemizin bir gereğidir. Dolayısı ile sünnet-i seniyye, Resullah’ın (sav) bizlere Kur’ân’ı Kerim’den ayrı olarak bıraktığı bir mirastır. Kimse Kur’ân-ı Kerim bize yeter, diye muğalataya girmesin. İşin esas meselesi o değildir. Kur’ân’ı Kerim’in bizzat yeterliliği içerisinde referans gösterilmektedir sünnet-i seniyye. Sünnet-i senniyye Kur’ân tarafından referans gösterilirken, Kur’ân’ı referans alanların Kur’ân’ın referans gösterdiği sünnet-i seniyyeyi almamaları mantikî olamaz. Kur’ân’ı referans aldıklarından da söz edilemez. Eksik bir referans tam bir referans olmaz. Dolayısı ile Kur’ân’ın referans alınmasının kemali sünnetin de referans alınmasını gerektiriyor.

‘Kur’ân korunmuştur, Sünnet korunmamıştır’ diyorlar. Her şeyin korunması kendisine göredir. Değerli mücevherat farklı bir şekilde korunur, diyelim ki gümüş farklı bir şekilde korunur. Ama netice itibarıyla o da korunmuştur. Sünnet-i Seniyye’nin de Cenab-ı Allah korunma yollarını ve imkânlarını o şekilde-tarih içerisinde hazırlamış- ve günümüze kadar gelmiştir. Sünnet mirası sadece hadis kitapları değildir. Hadis ravileri ile alakalı, rivayetlerinin güvenilirlikleriyle alakalı, rivayetlerin sıhhat dereceleri ile alakalı değerlendirmeler ihtiva eden koca koca kütüphane dolduracak kadar elimizde kaynaklar vardır. İlim adamlarımız vardır. İşte sünnetin korunması Cenabı Allah’ın hazırlamış olduğu bütün bu sebeplerle oldu. Ve ashab-ı kirâm ve tabiin döneminden itibaren sünnet kendisine göre usullerle, yöntemlerle korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bunun neticesinde biz hangi ravinin hadisinin kabul edilebileceğini bildiğimiz gibi, hangi hadisin sıhhat derecesinin ne olduğunu ve ne kadar kabul edilebilir olduğunu da biliyoruz. Her bir hadis ve her bir ravi ile ilgili ilmi değer hükmü, eksiksiz ve mükemmel şekliyle verilmiş bulunuyor.

Sünnetin korunması ile alakalı Allahu Teala’nın iradesi onda da mı tecelli etmiştir, o anlamda mı söylediniz?

Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey tecelli etmez. Cenab-ı Allah Rasulullah’a Al-i İmran suresinin baş taraflarında: ‘’De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin’’ buyuruyor. Zannederim her mü’minin -benim gibi, başkaları gibi, geçmişteki mü’minler gibi- en büyük amacı gerçekten Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmektir. Allah’ı sevmek bir iddiadır. Allah tarafından sevilmek bir sonuçtur. Bu iddianın ispatı da bu sonucun elde edilmesi de âyet-i kerimede Resulullah’a tabi olma şartına bağlanmıştır. Peki ashab-ı kirâm Resulullaha hayatta iken tabi oluyorlardı, harfiyyen uymaya çalışıyorlardı. Öldükten sonra da ashab-ı kirâm bildikleriyle tabi oldular diyelim. Tabiin Resulullah’a nasıl tabi olma şansını yakaladı. Ashab-ı kirâmdan dinledikleriyle. Peki, ondan sonrakilere yalan karıştı, hile karıştı, savaşlar oldu, vesaire… O halde –bu kötümser yaklaşıma göre- bu âyet-i kerimenin uygulanma şansı en iyi ihtimalle iki nesil olmuştur. Ashab nesli ve tabiin nesli. Ondan sonra bu âyet-i kerime askıda kaldı!.. O manaya geliyor!.. Cenab-ı Allah kıyamete kadar baki olacak olan Kitap’ta bu âyet-i kerime gibi 40-50’yi rahatlıkla geçebilecek olan âyet-i kerimeler mevcuttur. Allah’a itaat eden, Rasule itaat eden Allah’a itaat etmiştir, anlaşmazlığa düştüğünüz hususları Rasule havale edin… gibi bir muhtevaya sahip ayet sayısının rahatlıkla elli âyet-i kerimeyi geçebileceğini düşünüyorum. Bu kadar âyet-i kerimenin bu yaklaşıma göre iki nesillik uygulama şansı vardı. Ondan sonra kıyamete kadar kalacak olan bunca ayeti, yaklaşık elli âyet-i kerimeyi ikinci nesilden sonra elemiş mi oluyoruz? Böyle bir mantık olur mu? Bu da Kurancılık mı olur o zaman?

Peygamberler Nebi veya Rasul olsalar da onlar da birer beşerdirler. Peygamberi beşerî özelliklerinden kurtarmaya çalışmak ile sıradanlaştırmak noktasında iki hat var. Bu yaklaşımları nasıl buluyorsunuz?

Doğru çizgi yine Kur’ân’ı Kerim’in gösterdiğidir. “De ki, Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana vahyolunuyor.” Eğer biz ‘Bana vahyolunuyor’’ kısmını nazar-ı itibara almazsak Resulullah elbette beşerlerden bir beşerdir. ‘Bana vahyolunuyor’ kısmını nazar-ı itibara alıp ‘Sizin gibi bir beşerim’ kısmını almayacak olursak yine Resulullah’ı doğru tanımış olmayız. Resulullah’ı doğru ve dengeli tanımak, onu “vahiy alan bir beşer” olarak görmekten geçer. Kendisine vahy gelen bir beşerdir. Dolayısıyla onu sıradan bir beşer düzeyinde görürsek vahiy alma özelliğini göz ardı etmiş olabiliriz veya kısmen de olsa gözden kaçırmış oluruz. Sadece vahiy alan ciheti üzerinde durursak vahiy halini nazar-ı itibara alırız, vahiy hali insanüstü bir haldir. O zaman diyeceğiz ki, o bir beşer değildir. Nedir o zaman biraz ilahlığa doğru yaklaşmış bir hal ortaya çıkabilir. El-insaf, o böyle de değildir. O bir beşerdir, vahiy alan bir beşerdir. O kadar bir beşer ki, kendisini gördüğü zaman titreyen kadıncağıza ‘korkma ey kadın, ben annesi Kureyş’ten, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum’ diyen bir beşerdir. Bununla birlikte biz şöyle ibadet edeceğiz, böyle ibadet edeceğiz diyen ashab-ı kirâma da ‘Aranızda Allah’tan en çok korkan benim. Hiç biriniz benim kadar Allah’tan korkmuyorsunuz veya takvalı değilsiniz. Bununla birlikte benim de ibadetim şu şekildedir’ diyor.

Biz Resulullah(sav) ı beşer olarak yiyen, içen, evlenen, çarşı pazarda dolaşan, ticaret yapan, alış-veriş yapan vs. beşerin bütün özelliklerine sahip bir insan olarak göreceğiz. Bizim gibi bir insandır ama bize emreden, bize yol gösteren, önümüzü açan, bize inanmamız gereken esasları, hayatımızda riayet etmemiz gereken hukuku, uymamız gereken ahlakı, birbirimizle, kâinatla, Rabbimize karşı vazifelerimizi ve ilişkilerimizi öğretendir.Eğer onu bir beşer peygamber olarak görmezsek o zaman sıradan bir komutan, sıradan bir kral, hükümdar, cumhurbaşkanı veya başkan görmenin ötesine gitmeyiz.

O Rasüldü. Ve Resul kimliğiyle devlet başkanlığından ordu komutanlığına, mahkeme başkanlığına, hakimliğe, kanun koyuculuğa-ifade yerindeyse- Allah’tan bağımsız manada değil, Allahu Teala’nın kendisine gösterdiği şekliyle hayatı, Müslümanların hayatını –bütün beşeriyete örnek olmak üzere- tanzim eden, hükümler koyan, prensipler vaz eden, sünnetler vaz eden vahiy alan beşerdir.

Bu çerçevede gördüğümüz takdirde Resulü biz doğru idrak etmiş, anlamış oluruz.

Kur’ân da geçen bazı terimlere kendince değişik anlamlar yükleyen, geçmişte belli başlı kişileri kendisinin Müslüman olduğundan emin olduğumuz kişileri tekfir eden, hadisler ve sünnet üzerinde kabul edilemez sözler sarf eden kişilerin geçmişten bugüne baktığımızda savrulduklarını, -sözde- hassasiyetlerini koruyamadıklarını, sıradanlaştıklarını ve iflah olmadıklarını görüyoruz. Nereden nereye olarak ifadelendireceğimiz bu süreç nasıl izah edilebilir?

“Allah’ın sopası yoktur.” derler. Allah-u Teala birçok şeyi belki dünyada göstermez. Fakat dininin kötü kullanılmasını, kötü maksatlara alet edilmesini, suistimal edilmesini mutlaka dünyada cezalandırır gibi bir sünnetinin olduğunu zannediyorum. ‘Zannediyorum’ diyorum çünkü bu sadece dünyada gördüğümüz bir takım kimseler üzerinde müşahade ettiğimiz bir husustur. Bir husus daha var; Cenab-ı Allah nezdinde iki şey kaybolmuyor, gördüğüm kadarıyla. Dünyada cezasını bir şekilde buluyor, ahiretteki cezasına ihtar olmak üzere…

Bir diğeri de haksızca insan öldürmek. Haksızca bir Müslümanın veya herhangi bir insanın hak etmediği halde kanını dökmek… Cenab-ı Allah dünyada bunun cezasını ben çok verdiğini gördüm. İnsanlar tarafından verilmesi istenen adil cezanın aynısı değil belki, fakat bir şekilde kanın da dinin de hakkının kaybolmadığını görüyorum.

Birisi iyi niyetle içtihad hatası olarak dinde hata edebilir. Kastım o değildir. Cenab-ı Allah, dini kendi maksatlarına, kendi kötü emellerine bir şekilde alet eden insanları cezalandırıyor.

Dini istismar edenler de mi kapsama giriyor?

Evet. Dini kendi kişisel amaçları doğrultusunda, tahrif ediyor, sağa sola çekiştiriyor. Dinle alakası olmayan bir hale sokuyor. Bir kâfir bunu yaparsa Allah-u Teala belki onu dünyada cezalandırmaz. Fakat bir zamanlar Müslüman olan ve Müslüman bilinen bir kimse bunu yaparsa Allah-u Teala ibret-i alem için zamanı gelince onu çok korkunç/çok gülünç bir hale düşürebiliyor. O da Cenab-ı Allah’ın o kimseye ahirette hazırladığı cezanın bir işareti ve alametidir, diye düşünüyorum. Rabbim ıslah etsin. Cenab-ı Peygamber şu duayı çokça yapardı, bizim de yapmamız lazım: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Dinin üzere bize sebat ver.” Bu bir peygamberin yaptığı duayı, onun ümmeti olarak bizim daha çok yapmamız gerekir.

Ümmetin içinde bulunduğu şartların hiç de parlak olduğunu söyleyemeyiz. İslâmî değerleri tuhaf/absürt yorumlamakla Müslüman çevrelerin birbirlerini itham ettiklerini, tekfire varan ifadeler kullandıklarını da görüyoruz. Bu tartışmaların karşılıklı küskünlükler ve düşmanlıklar ihdas ettiği dikkate alındığında, akl-ı selimin meseleye bakışında ana eksen ve yaklaşım tarzımız ne olmalı?

Evvela teorik olarak biz niyetlerimizin muhasebesini yaparken, senin niyetini ben değil Allah muhasebe edecek diyebilmeliyim. Senin de bana karşı bunu söyleyebilmen lazım. Bu birbirimize karşı iyi niyetli olmak anlamına gelir. Bir diğer adım zannederim merhum şehit Hasan el-Benna’nın şu formülüdür: ’İttifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşalım. İhtilaf ettiğimiz hususlarda birbirimizi mazur görelim.’

Bu göründüğü kadar sıradan bir iş değil, ciddi bir olgunluk ve fedakârlık ister. Ve en önemlisi ihtilafımızın da ittifakımızın da sadece İslâm için olmasını gerektirir. Biz dinimiz için ittifak ediyorsak ittifak ettiğimiz konularda güç birliği yapalım. Dinimiz için ihtilaf ediyorsak birbirimize düşmeyelim. Formül budur. Formülü en azından bu aşamada uygularsak ümmet için en hayırlı işlerden birisini yapmış olacağımıza inanıyorum.

Tekfir ise Haricilikten bu yana gelen büyük bir musibettir. Her zaman için biz karşımızdaki insanın kendisini tanımlamasını esas almalıyız. Karşımdaki insan benim muhatabım kendisini Müslümanım diye tanıttığı sürece İslâm’a kesin, açık ve net aykırı bir hal ve hareketini görmediğim sürece benim ona kâfir deme gibi bir hakkım yoktur. Kaldı ki bu çok incelikli bir konudur. İslâm hukukuna göre böyle bir hükmü verecek olan hâkimin ve müftünün müçtehid vasfını taşıması gerekir. Öyle her önüne gelenin her önüne gelene bu damgayı vurabileceği kadar kolay ve sıradan bir iş değildir. Rabbim bu konuda hepimizi yanlışlardan korusun. Çünkü aramızdaki hukuku her bakımdan kopartan bir damgadır bu. Hukukumuzu kopartmamak üzere birbirimizle ittifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşmayı, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mazur görmeyi denememiz lazım.

Mazur görmek ilmî ölçüler içerisinde birbirimizle görüşmemek, konuşmamak, tartışmamak anlamına gelmez. Haydi ihtilafları buzdolabına koyalım manasına da değildir bu. Bunun ilmî bir olgunluk içerisinde, usulüne uygun ortaya konulmuş delillerle, hevesleri/nefisleri değil delilleri çatıştırarak ilmî ölçüler içerisinde delillerin münakaşası yapılarak bir hakka varılması esastır. İmam Gazali’nin ve İmam Şafi’nin dediği gibi ‘Muhatabımla tartıştığım zaman hakkın benim tarafımdan söylenmesiyle onun tarafından söylenmesi arasında benim için hiçbir fark yoktur.’ olgunluğu içerisinde konularımızı tartışmayı ihmal etmemeliyiz. Fakat kavgaya dönüştüğü yerde tartışmamak, konuyu gündeme getirmemek daha iyidir.

Hocam bu tartışmaların, münakaşaların bundan sonra da değişik zeminlerde devam etmeyeceğini söyleyemeyiz. Bunun önünü de alamayız. Buna kimsenin gücü de yetmez. Verdiğiniz cevaplardan bu tartışmalardan hoşnut olmadığınız da belli. Sahnelenen bu tartışmalarda mü’min tavrı ne olmalı sizce, tavsiyeleriniz nelerdir?

İslâm fıkhında bir kaide var: “Veliyyülemrin hükmü her türlü ihtilâfı ortadan kaldırır.” Belki de birçok ihtilafın bugün çok daha yoğun bir şekilde ve çok daha disiplinsiz, kuralsız bir şekilde ortada olmasının en önemli sebebi Müslümanlar arasında sözü dinlenecek, emrine itaat olunacak yetkin, emretme gücüne sahip bir otoritenin bulunmayışıdır. İslâm’da veliyyülemr sadece emretmek özelliği olan bir insan değildir. Emretmek özelliği konumuna gelebilmesi için sahip olması gereken bir takım şartlar vardır. Bu şartların da en önemlisi hiç şüphesiz veliyyülemrin ictihâd edebilecek düzeyde ilim sahibi olmasıdır. Yani cahil veliyyülemr olamaz. Dolayısıyla alim ve otorite olmak vasfıyla olmak üzere veliyyülemr, idarî sorumluluğunu da bilecek, ilmî sorumluluğunu da bilecek, ”örnek-önder-yönetici” sorumluluğunu da bilecek. Bu bilinçle ihtilaflı meseleler hakkında kendisi kararını verecek ve herkes o ictihadî mesele üzerinde mutabık kalacak. İctihadî olmayan meseleler, ümmetin ittifak ettiği meseleler etrafında zaten ihtilaf söz konusu olmaz. Bizim ihtilafımızın en ciddi sıkıntısı sözüne itibar edilecek, kabul edilecek, hem ilmî hem –ifade yerindeyse- siyasi manada bir otoritemizin, bir gücümüzün olmayışı. İşte bu gerçek, bu gibi tartışmalarda tozun dumana katılmasına sebep teşkil ediyor. Böyle olmazsa avami tabirle “ağzı olan konuşur”.

Bu meseleleri her zeminde konuşmaya açan zatların tabi ki sevenleri var, çevreleri var. Bu Müslümanların yaptığı –yer yer rahatsız edici- durumları onlarla bir araya gelip konuşmak, vaz geçmeleri yönünde değerlendirmeler yapmak girişimleri hakkında neler söylenebilir?

Şimdi benimle filan kişi hakkında ihtilaf var, diyelim. Karşılıklı olarak ikimize de bir iyi niyet yaklaşımı var. Tabiri caizse kafamıza saksı düşüyor. İttifak edelim, ortak bir nokta üzerinde mutabakata varalım, diyoruz. Ondan sonra ben kendi adıma, zaten bu konuda haklı olan benim, dolayısıyla filanca kişi benim dediğimi kabul ederse bu iş biter, diye düşünüyorum. Ben böyle düşünsem siz de benim gibi düşünseniz problem yok. Fakat problem sizin de bu şekilde -benim gibi- ben merkezli düşünmenizdir. Burada beni de sizi de bir noktada birleşmeye mecbur edecek kimse yok. Kimse olmadığı için aslında Sıffîn oldu. O otorite tanınmadı ifade yerindeyse. Ali (ra)’ın otoritesi meşru otorite idi, ehlisünnet itikadına göre. Meşru otorite idi ve Muaviye’nin ona itaat etmesi gerekiyordu. Bizim Kur’ân ve sünnetten gücünü alan otoritenin önünde boyun eğmeye ihtiyacımız vardır. Bu otorite yoksa var edilmek zorundadır. Hepimizin yükümlülüğüdür, hepimizin farizası böyle bir otoritenin ortaya çıkarılmasıdır. Çünkü ihtilafın menşei bu otoritenin yokluğudur aslında.

Hocam, madem bu otorite yok. Bu türden meselelere girenler -her ne kadar istenmese de- kendi fikir ve düşüncelerini kimseyi itham etmeden, iftira atmadan, küçümsemeden ifade etseler ne olur? Herkes her meseleyi toplumsal bütün kesimlere anlatıyor. Tabiri caizse demokratik hoşgörü çerçevesinde bu zatlar da kendilerini ifade etseler…

Yani ağzı olan konuşsun ama sınırlı konuşsun, yani hukuka uygun konuşsun diyorsunuz. Bu elbette kör döğüşünü biraz daha hafifletir. Fakat çözüm değildir. Buna daha yakın çözüm, meseleleri tasnif etmekten geçer, ya da başlar. İlmî ve akademik olarak konuşulacak meseleleri ilmî ve akademik düzeyde tutalım. Halka indirgenecek meseleleri halka indirelim ve onların dinden muhtaç oldukları bilgi ne ise ihtiyacın derecesine ve şiddetine göre onu verelim. Şu an için dinde ihtiyaç olmayan bilgileri tartışmak hiç bir şey ifade etmez, çözüm de getirmez.

Hocam bize zaman ayırdınız, size çok teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür eder, hayırlı işlerinizde başarılar dilerim.

İlgili Terimler : , ,
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum.Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Halen Ankara Hacıbayram Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
Siz Hiç Gerçekleri Bindörtyüz Yıl Sonra Keşfedilen Hak Din Görmediniz mi? Fikret ÇETİN (Kısa bir Osman Caner Taslaman Zihniyeti Analizi) Bir din
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Hz. İsâ’nın Ref’i Ve Nüzûlü Haktır Gerek fikir, gerekse fizik planında insanlığın karşı karşıya bulunduğu

Son Yapılan Yorumlar

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için imamoglumehmet diyorki;

Eyvallah kıymetli bacım. Rabbim ilmimizi ve fehmimizi arttırsın.

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? için Latife Özak diyorki;

Allah razı olsun. En geniş şekliyle anlatılmış hocam güzel bir eser olmuş zaman zaman faydalanıp arkadaşlarla da paylaşıyorum.

'İhyâ mı İmhâ mı? Kitabımız Çıktı için imamoglumehmet diyorki;

Teşekkür ediyorum kardeşim. Evet maalesef 194.sayfa baskı hatası çıkmamış.Mail adresi verirseniz size göndereyim o sayfayı
  • Videolar

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS ISLAH HABER | Haber var islah eder, haber var ifsad eder

  • Arşiv

  • Etikeler

  • Sosyal Medya’da Paylaşın

  • Tavsiye Siteler

  • Ziyaretçi İstatistikleri

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Views