Bedelsiz Aşk Avuntusuna Kapılmak Ya Da Tekliften Kaçmak

05.04.2016 tarihinde İktibaslar kategorisine eklenmiş, 638 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

bedelsiz aşk

İslâm’ı amelî anlamda hayâtına katmayan birçok kişi “tanrısal bir aşkın temsilcisi” olduklarını iddia ettikleri gibi; İslâmî ilimlerden nasip almayan bâzı cahiller de gönüllerinin sözde temizliğinden yola çıkarak ilâhî aşk içerisinde olduklarını farklı mekân ve toplantılarda söylemektedirler. Bu kimselerin iddiaları, Allâh’ı (c.) çok sevdikleri yönündedir. Fakat bu sevgiyi muhabbet kavramıyla değil de aşk kavramıyla ifâde etmişlerdir. Bunu târih içerisinde ehl-i kitap da yapmıştır. Günümüzde ise dinle saf itikâdî ve pratik bağlantısı olmayan, zihinsel kargaşa içerisinde olan kimseler de yapmaktadırlar. Pratik göstergesi olmayan bu boş iddiayı Yüce Allah şöyle cevaplandırmıştır: “(Düşüncelerinizde samimi iseniz ve) gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok yarlığayıcı ve merhametlidir. De ki; Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ediniz. Eğer itaatten yüz çevirirlerse, Allah kâfirleri kesinlikle sevmez.”[1] Kısacası, Allah Teâlâ kendisine ve elçisine îman ve itaat olmadan; emirleri ve yasakları ciddiye alınarak yaşanmadan yapılan “sevgi” iddialarını reddetmektedir. Sevgi, îman ve sâlih amel ister. Îman ve sâlih amel olmadan var olduğu söylenen sevgi yalancıların sevgisidir.

Kur’ân-ı Kerîm, sevginin ileri ve taşkın boyutu olan “aşk” kelimesini kullanmamıştır. Aşk kavramı Kur’ân’da hiç kullanılmaz. Araştırdığımız kadarıyla sahih hadis kaynaklarında da bu kavramla hiç karşılaşmadık. Sâdece Hakim’in Müstedrek’inde, Hz. Peygamber’in Hz. Hatice’ye sevgisiyle ilgili; “Hatice ile aramızda büyük bir aşk vardı.” şeklinde bir tek rivâyet geçmektedir.[2] Ayrıca; “Kim bir kıza âşık olur da sevgisini içinde gizleyerek ve iffetini koruyarak ölürse şehid olur. (Şehid sevâbı alır.)”[3] rivâyetinin sıhhatiyle ilgili çok şey söylenmiştir. Rivâyetin sıhhati sağlam olsa bile bu durum aşka ve âşıklara bir övgü değildir. Nitekim sonunda da kara sevdâdan ölüm var. Din dilinde sevgi kavramı; velâyet, meveddet, ülfet ve muhabbetle ifâde edilmiştir. Özellikle muhabbet konusunu daha geniş ele alacağız ki bu kavramın aşk kavramından farklılığı yeterince anlaşılsın.

Aşk, sevgide ifrattır. Bu anlama göre ne Allah Teâlâ bu kavramla vasıflandırılır ne de Rabbine olan muhabbetinden dolayı kulu. Bâzılarına göre ise aşk, sevgide ‘fenâ’ olmaktan dolayı ortaya çıkan bir sarhoşluk hâlidir. Kelimenin etimolojik tahlilini yaparsak, sözcük anlamıyla kavramsal anlamı arasındaki ilgiyi daha iyi anlamış oluruz. Arapça’da “Aşekatün” sözcüğü, ağacın etrafına dolanan sarı renkli bitkinin adıdır. Sarmâşık da denilebilir. Ağaca sarılarak varlığını devam ettiren bu bitki/aşekatün daha sonra sapsarı kesildiği için, “âşık” kavramı teşbih yollu bu sözcükten türetilmiştir. Çünkü âşık da, aşırı sevginin sonunda bu bitki gibi sapsarı kesilmektedir. Birçok ârif, “Ey Rabbimiz! Bize tahammül edemeyeceğimiz yük yükleme.”[4] âyetini “aşk illeti” şeklinde yorumlamışlardır. Hattâ, Abdullah b. Abbas’a genç bir adamı getirmişler. Adamı zayıflamış ve sararmış bir vaziyette görünce o bu durumun sebebini sormuştur. “Aşk”tan dolayı böyle olduğu cevâbını alınca, duâlarının çoğunda “Aşk’tan Allâh’a sığınmıştır.”[5] Kısacası aşkta sarhoşluk, ölçüsüzlük, bilinç kaybı, körükörünelik ve kara sevdâ vardır. Bütün bunlardan dolayı “aşk” kavramı, sağlam rivâyetleri önceleyen ana kaynaklarda yer almamıştır. Hâl böyleyken; dînî teklifleri anlamaktan, öğrenmekten, öğretmekten, hayâtın kötü gidişâtına müdahale etmekten, zâlimlerin zulmüne tepki vermekten, İslâm’ın hayâta hâkimiyetini sağlamaktan ve dünyâdaki aktif hevâ merkezli şirk düzeniyle hesaplaşmaktan âciz; şer’î teklifleri taşımaya gücü yetmeyen pasif ruhlu kişiler bu kelimeye sığınmışlar ve ilâhî aşk içerisinde olduklarını iddia etmişlerdir. Buna sığınmakla da kalmamış; her türlü yararlı çalışmaları yapan, ilim öğrenen ve öğreten, gece gündüz Allah yolunda cihâd eden, ümmetin zihinsel sapmalara düşmesini ve ideolojik yapılanmalara kaymasını engelleyen, malıyla ve canıyla Allah yolunda fedâ olan Müslümanları küçük görmeye başlamışlardır. Günümüzde bu kimselerin tamâmına yakınının ilâhî aşkla bir ilgileri de yoktur. Aşkın bile sâdece adını duymuşlardır. Bunların çoğu rahatsız, hasta ve kendilerini isbât etme çabasında olan kimselerdir. İlim adamı olamadıkları ve cihad yapmak da bedel istediği için, işe ulemâyı ve mücâhidleri yermekle başlamışlardır. Kendileri ise teklif almaktan her zaman kaçınmışlardır. Bunlar ne âşıktır ne de meczubtur. Sâdece aşkın ve câzibenin adını duyup, kendilerine sûfîlik geleneğinde yer edinmek isteyen derviş taklitçileridir. Gerçek derviş; her aradığını Kur’ân ve sünnette bulan, irâdesini sâdece Allah Teâlâ’ya teslim eden, yaptığı her hayırlı işi ihsan bilinciyle yapan mârifet ehli kimsedir. İlmihâl bile okumayan, Kur’ân’ın bilgi dünyâsından, sünnetin uygulama alanından nasiîbi olmayanın aşkla ne ilgisi olabilir?

Aşkın kavramının yerine tercih edilen muhabbette ise niyet, mârifet, ihlas, istikâmet ve yakaza vardır. Takvâ, verâ ve haşyet[6] nasıl mârifetle gerçekleşirse, muhabbet de mârifetullâh ile gönüllerde tecellî eder. Muhabbetullâhın gönüllerde karar bulması, hayâta nebevî mücâdele ve sâlih amel olarak yansır. Allah Teâlâ hakkıyla bilinmediğinde,[7] Ehl-i Kitap’ta ve Mekke müşriklerinde olduğu gibi itikadda sapmalar oluşur. Bu mezmum hâlin olmaması için; Yüce Allâh’ın, Kur’ân’dan ve O’nu en iyi bilen Resûlünün dilinden öğrenilmesi şarttır. Her Müslümanın, îmânını yakîn derecesine ve ihsan hâline taşıyabilmesi için Allah Teâlâ’yı ulûhiyyeti, rubûbiyyeti, esmâsı, fiilleri ve sıfatlarındaki eşsizliği ile tanıması gerekir. Bu mârifet hâlinin tahakkuku için Kur’ân, sünnet ve diğer İslâmî ilimleri tahsil zorunlu olduğu gibi, Kur’ân’dan ve sahih hadislerden yola çıkılarak yazılan akâid kitaplarını öğrenmek de zorunludur. Geçmiş dönem tasavvuf ulemâsı özellikle akâid öğrenmeyi baraj kabûl etmiş ve öğrenmeyenleri dergâhlarına almamışlardır. İslâm’ı ihsan hâlinde yaşamanın meyvesi olan takvâ mârifetle zuhûr edeceği için konuyu bu şekilde ele aldık. Peygamber Efendimiz de mevzuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Sizin içinizde Allâh’ı en iyi bileniniz benim, en takvâlı olanınız da benim.”[8]

Muhabbet iki yönlüdür. Birinci yön, Allah Teâlâ’nın kulunu sevmesidir. Allah (c.) kulunu sevmezse herşey boşa gitmiştir ve bundan daha kötüsünü düşünmek bile mümkün değildir. Allâh’ın (c.) kulunu sevmesi ve ondan râzı olması en büyük güzellik ve mânevî makamdır. O, kuluna olan sevgisini meleklerine haber vermek sûretiyle bütün varlıklara ilân etmiştir. Hz. Peygamber (sav) de Yüce Allâh’ın kuluna olan bu muhabbetini şöyle açıklamıştır: “Allah Teâlâ kulunu sevdi mi, Cebrâil’i çağırır, kendisinin filan kulunu sevdiğini bildirir ve ‘sen de sev’ buyurur. Cebrâil de onu sever. Cebrâil de bütün semâ ehline seslenir; ‘Allah Teâlâ filan kulunu seviyor siz de seviniz.’ Semâ ehlinin tamâmı onu sever. Onun sevilmesi husûsunda tereddütsüz kabûl konulur. (Herkes onu kayıtsız sever.)”[9] Eğer Allah (c.) buğzedecek olursa, aynı durum bu sefer de yeryüzünde gerçekleşir.[10] Yâni yer ehli Allah Teâlâ’nın sevmediğini sevmez. Böyle ulvî bir sevgiye erişebilmek için yapılması gerekenler bizlere şu hadîs-i kudsîde bildirilmiştir: “Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Nâfilelerle, bana daha da yakınlaşmaya devâm eder ve ben de onu (bu samîmî davranışları sebebiyle) severim. Onu bir kere sevdim mi onun kendisiyle hakkı duyduğu kulağı, hakîkati gördüğü gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. (Bütün bunları hidâyette kullanmasına yardım ederim.) Benden bir şey isterse hemen veririm; bana bir şeyin şerrinden sığınırsa onu korurum.”[11] Hadîs-i şeriften anlaşıldığı gibi, farzlara riâyet ilâhî sevgiyi celbeden en önemli anahtardır. Nâfileler ise farzların mütemmimidir. Farzlardan bir tânesini bile zâyi eden, Allah sevgisinden fersah fersah uzaklara düşer.

Allah Teâlâ’nın bir insanı sevip sevmediğinin en belirgin ölçülerinden birisi de dînin en güzel biçimde mü’minin hayâtında anlam bulması ve yaşanmasıdır. Hissedilebilir bu ölçüyü Resûlullâh (sav) şöyle açıklamıştır: “Allah (c.), aranızda rızıklarınızı taksim ettiği gibi ahlâkınızı da taksim etmiştir. Allah Teâlâ dünyâlığı sevdiğine de sevmediğine de verir. Dîni/ilâhî emirlere uymayı ise sevdiklerine nasîb eder. Kime, dîni (kabûl ve yaşama lütfunu) vermişse Allah (c.) mutlaka onu seviyordur.”[12] Îman, mârifet, ibâdet, huşû, verâ, takvâ, ahlâk ve ihsan bilinciyle gönülleri “hidâyet kandili mesâbesinde olan bu güzel insanların avam tarafından kıymetleri bilinmese de, onlar her zor meseleyi -Allâh’ın izniyle- çözüme kavuştururlar.”[13] Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkla velâyet makâmına eren kimseler hem ümmetin sorunlarını keşfederler hem de çözüme kavuştururlar. Çünkü onlar, ilimlerini şerîatın gözünden alırlar. Müslümanların sorunlarına yabancı olandan ve ümmetin dertlerini onların velâyetini üstlenerek çözme gayreti göstermeyenlerden velî olmaz. Müslümanların problemlerine ilgi duymak velâyetin zorunlu gereğidir. Hz. Peygamber’i (sav) örnek alarak mü’minlerin meselelerine çözüm bulma gayretinde olan bu kimselere edindikleri mânevî konum itibârıyla kıyâmet gününde herkes gıpta eder. Resûlullâh’ın (sav) veciz ifâdesiyle onların bu hâlleri şöyle vasfedilmiştir: “İnsanlardan Allâh’ın öyle kulları vardır ki peygamberlerden ve şehidlerden olmadıkları hâlde peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler…”[14]

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de sevgisine mazhâr olan kimseleri anlatmış, insanları bu amellerle donanmaya ve ilâhî muhabbeti çeken hedefleri gerçekleştirmeye çağırmıştır. Gerçekleştirilmesi gereken bu hedeflerden olmak üzere Yüce Allah; ihsan sâhibi muhsin kullarını[15], takvâ ahlâkıyla bezenmiş müttakîleri[16], madden ve mânen temizlenenleri[17], günahlarından tevbe edenleri[18], yalnızca kendisine tevekkül edenleri[19], başına gelen musîbetlerden dolayı isyân etmeyip sabredenleri[20], hükmettiği zaman adâletle hükmedenleri[21] ve Allah yolunda cihâd edenleri sever.[22]
Allah Teâlâ, emirlerine uyup yasaklarından kaçınanları sever ama isyân edenleri sevmez. İsyan formu içerisinde: İnsan olduğunu unutup haddini aşanları[23], İslâm’ı din ve hayat tarzı kabul etmeyen kâfirleri[24], yeryüzünde fesat çıkaran bozguncuları[25], Allâh’ın hukûku başta olmak üzere hak sâhiplerinin hukûkuna riâyet etmeyen zâlimleri[26], kibirlenip boş yere övünenleri[27], hâinleri[28], çirkin ve kırıcı söz söyleyenleri[29], isrâf edenleri[30], büyüklük taslayanları[31] ve şımarık davrananları[32] kesinlikle sevmez.

Yüce Allah Kur’ân’da kimleri sevip kimleri sevmediğini açıkça bildirmiştir ki insanlar buna göre kendilerini hazırlasınlar ve tüm amellerinde yalnızca Allah Teâlâ’nın rızâsını gözetsinler. Hz. Peygamber (sav) de aynı konu üzerinde etraflıca durmuş ve mü’minleri ilâhî sevgiye lâyık olmaya çağırmıştır. Kendisi de örnek bir hayat sürmek sûretiyle Müslümanlara numûne olmuştur. İlâhî sevgiyi celbeden üstün vasfın Kur’ân’ın yaşanmış biçimi olan sünnete ittibâ etmekten geçtiğini ümmetine göstermiştir. Kur’ân ve sünnete uyarak gerçek sevgiyi tadan ârifler, bu sevgiden mahrum kalanlara acımışlardır. Konuyla ilgili birbirlerine tavsiyelerde bulunup şöyle demişler: “Belâ/musîbet ehlini gördüğünüz zaman Allah’tan âfiyet isteyiniz. ‘Belâ ehli kimdir?’ dediklerinde ise şu cevâbı vermişlerdir: ‘Allah Teâlâ’dan (emirlerinden, yasaklarından, zikirden ve O’na muhabbetten) gâfil olan kimselerdir.’”[33] Zîrâ Allâh’a muhabbette öne çıkan bu şahıslar; “Dünyâ ehli, bu dünyâdan çıkıp gitti ama onun içindeki zevk ve güzelliğin en önemlisini hiç tadamadılar” demişlerdir. Dünyâdaki bu güzelliğin ne olduğunu öğrenmek isteyenlere de şu ilginç mukâbelede bulunmuşlardır: “Allah Teâlâ’ya muhabbet, her an O’nunla olmak (ve olduğunun farkına varmak), O’na kavuşmaya iştiyak, sâdece O’na yönelmek ve O’nun dışındaki tüm varlıklardan yüz çevirmektir.”[34] Eğer insan, Allah’tan başkasına mutlak ilgi duyar ve yaratılış amacını unutacak olursa Allah Teâlâ’ya olan muhabbetini öldürür. Böyle bir duruma düşmemek için Hz. Peygamber (sav), Allah Teâlâ’ya duyulan muhabbetin îmânın kemâliyle ilgili olduğuna şu hadîsiyle dikkat çekmiştir: “Üç şey kimde bulunursa îmânın tadını almış olur: Allah ve Rasûlünün sevgisinin bütün sevgilerden daha ziyâde olması, sevdiğini sâdece Allah için sevmesi ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra, küfre dönmekten ateşe atılırcasına korkması.”[35] veya “Yahudi ve Hıristiyanlığa dönmekten cehenneme atılırcasına tiksinmesidir.”[36] Bu hadiste gözetilmesi gereken bir incelik vardır. Hadîsin metninde; “Allah ve Rasûlü’nün sevgisinin bütün sevgilerden önde olmasından” bahsedilmiştir. Aslında sevgi iç içe dâireler şeklindedir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah’tan başka varlıkları O’na denk tutarlar. (Onların buyruklarını âyet gibi veya âyetten bile üstün sayarlar. Emir alanını sâdece Allâh’a hasretmeyip kişi ve kurumlara özgü kılarlar.) Bu varlıkları, Allâh’ı sever gibi severler. Hâlbuki mü’minlerin Allâh’a olan sevgileri (onların sevgileriyle kıyaslanmayacak kadar) fazladır.”[37] Bu âyet Allah Teâlâ’nın sevgisinin sınırsızlığına ve mutlaklığına delâlet eder. Kısacası, kişi kendini, anne-babasını, eşini, çocuklarını ve kardeşlerini sever. Ama tüm bu sevgilerin bir sınırı vardır. Doğru ve âdil olan, bu sevginin Hz. Peygamber’e (sav) hizmet edip dînin yayılmasına ve bugünlere ulaşmasına vesîle olan sahabe sevgisi kadar olmamasıdır. Sahabiler Allâh’ın dinine çok hizmet ettiler; İslâm’ın bizlere taşınmasında canlarını ve mallarını verdiler. Zamânımızın velîleri de dâhil kimsenin sevgisi sahabenin sevgisine denk olamaz ve olmamalıdır. Bu hüküm dayanağını Resûlullâh’a (sav) hizmet etmekten almaktadır. Sahabiler kendi içinde derecelendirilebilir. Râşid halîfelerin, annelerimizin, ehl-i beytin, aşere-i mübeşşerenin yerleri ayrıdır. Ama şunu da unutmamak gerekir ki hiçbir sahabi, Hz. Muhammed (sav) gibi sevilemez. Risâlet sevgisini bütün insânî sevgilerden ayrı tutmak gerekir. Eğer Hz. Peygamber’in (sav) sevgisi, buna sahabe de dâhil, diğer insanların sevgisine indirgenirse risâlet ve risâlet misyonu sıradanlaştırılmış olur. Hadis-sünnet insan hayâtında bağlayıcı olmaktan çıkarılır. Bu vahim durum, Kur’ân’ı anlamak, yaşamak ve emirlerini hâkim kılmakta çok ciddî sorunlar doğurur.

Burada şu husûsa kısaca değinmekte fayda görüyoruz: Peygamberlerin tamâmına îmân edilmeden Müslüman olunmaz. Bir mü’min, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gönderilen nebîlere ve resullere, îman bakımından hiçbir ayırım gözetmeksizin inanır. Çünkü risâlete îman bir bütündür ve parçalanamaz. Bu hakîkat Kur’ân’da şöyle anlatılmıştır: “Allâh’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allâh’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, ‘(peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ diyenler ve böylece îmanla küfür arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçek kâfirdirler. Biz de kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.”[38] Kur’ân-ı Kerîm Peygamberlere îman konusunda hiçbir ayrım yapılmayacağını bildirip tamâmına îmânı emretmesine rağmen bu konuyu sulandıran; metodik düşünceden ve Kur’ân bütünlüğünden kopuk, câhilâne ve art niyetli bir anlayışla İslâm’a ihânet eden sivil-akademik zevâtın Hristiyan ve Yahudilere cennetten yer ayırmak amacıyla peygamberlere îmân edilmeden de insanların cennete girebileceklerini söylemeleri modern papalık anlayışının bir parçasıdır. Cennet Allah Teâlâ’nındır ve kimlere vereceğini kendisi açıkça beyân etmiştir. İslâm’ı ve Kur’ân’ı doğru anlamadan malül, omuz zoruyla akademik çalışma yapmış kimselerin bu iddialarının hesâbını elbette Yüce Allah görecektir. Bu izahattan ve ara cümleden sonra söylemek istediğimiz; peygamberler arası sevgide farklılıklar olabildiği gibi peygamberlerin de kendi aralarında elbette üstünlükleri vardır.[39] Bizler, Hz. Muhammed (sav)’i en çok severiz ama bu sevgi risâlet sevgisiyle kayıtlıdır. Sevgide aşırı giderek peygamberleri ulûhiyyet makâmına çıkaranlar kâfir olmuştur.[40] Kayıtsız, sınırsız ve sonsuz olan bir tek sevgi vardır, o da Allah Teâlâ’ya âittir. Allâh’ı sevdiğini hattâ O’na âşık olduğunu iddia edenler, zihinsel, kalbî ve amelî bir arınmayı sürekli hâle getiremezlerse bu iddiaları boşunadır. Bir Müslüman hayâtından monarkları, firavunları, şeytânı, zvlim siyâseti ve bürokrasiyi, hevâyı, tağutları, ulûhiyyet iddiasındaki gerçek ve tüzel kişilikleri ve sözde âlim baskısını çıkarmadıkça muhabbetullâh iddiasının hiçbir anlamı yoktur. Bu başlığın girişinde de ifâde ettiğimiz gibi, Allah Teâlâ’yı sevmenin en ciddî göstergesi Hz. Muhammed (sav)’e hayâtın bütün alanlarında ittibâ etmektir. Hayâta onun modelliğinde anlam vermeyenlerin Allâh’a muhabbet iddiası doğru ve samîmî değildir.

Allah Teâlâ’yı seven muhabbet ehli kişiler, ilâhî sevginin keyfiyetiyle ilgili değerlendirmeler yapmışlardır. Onların beyânına göre bu sevginin görüntüleri şunlardır:
Allah (c.) sevgisi dâimîdir; kesintisizdir.
Tüm dostluk ve sevgilere Allah (c.) sevgisi tercih edilir.
Sevgilinin bütün emirlerine mutâbakat şarttır.
Sevgilinin isteklerine kâlbin de mutâbakat etmesi gerekir.
Yaptığını az görmen; sevgiliden gelen azı çok görmen gerekir.
Allâh’a olan itaatında çoğu az görmeli; suçlarında azı çok görmelisin.
İtaata yapışıp muhalefetin her türlüsünden uzak durman gerekir.
Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla-ahlâkıyla ahlâklanmak esastır.
Sevdiğine herşeyini fedâ edip benlikten hiçbir şey bırakmamalısın.
Kâlbinde, Allâh’a olan sevgiden başka herşeyin varlığına son vermelisin.
Sevgiline/Allâh’a karşı hiç gadretmemelisin.
Sevgi ağacı kâlbe yerleşince ilâhî irâdeye muvâfakat ve itaat meyveleri vermeye başlar.
Sevgilinin aşkıyla tüm basit zevkleri unutmalı.
Sıdkiyet ve ihlasla mahbûbun mutlak tevhîdine inanmalı.
Kâlpten, sevgilinin sevgisinden başka tüm sevgiler silinmeli.
Herşeyinle Allâh’a yönelmeli.
Sevgiliye itirâzı terketmeli.
İşlerinde başkasını velî edinmemeli; sevgilinin sevgisine hiçbir şeyi tercih etmemeli.
Sevgilinin hâkimiyetine ve kulluğuna teslîmiyet; O’nun dışında tüm köleliklerden hürriyet.
Sevgiliye vuslatta kâlbin devamlı sefer hâlinde olmalı; dilin devamlı O’nu zikirle meşgûl olmalı.

Kul nefsine uymaktan vazgeçer, dâima O’nu zikretmekle meşgûl olur ve Allâh’ın haklarını gereği gibi edâ eder, kâlbiyle O’na yönelirse, Allah Teâlâ kuluna gaybın perdelerini açar. Konuştuğunda Allah Teâlâ ile konuşur, bir şey söylediğinde Allah’tan (ilhamla) söyler, hareket ettiğinde Allâh’ın emriyle hareket eder ve sükûnetinde de Allah’ladır. Böyle bir kimse her zaman Allah Teâlâ iledir, Allah Teâlâ içindir ve her an Allah’la berâberdir.[41]

Böyle üstün bir konuma insan, Allâh’a (c.) olan muhabbeti ve muhabbetin göstergesi olan Kur’ân ve sünneti hayâtına etkin kılmakla ulaşabilir. Meselenin boş bir iddia olmadığını belirten nebevî çizgideki sûfîler, Allah sevgisini doğuran ve kalpte karar kılmasını sağlayan etkenleri de şu şekilde sıralamışlardır: Düşünerek, maksadını kavrayarak ve mânâlarını anlamaya çalışarak Kur’ân-ı Kerîm okumak. Kur’ân vâsıtasıyla insan Allah Teâlâ ile iletişim kurar. Bu iletişimin sağlıklı olabilmesi için Kur’ân okumalarının “Diri okuma” türünden olması gerekir. Böyle okumanın sırrını Sad Suresi 29. âyetten şöyle formüle etmek mümkündür: Oku, düşün, anla, yaşa, problem çöz ve öğrendiklerini bütün insanlarla paylaş.
Farzları yerine getirdikten sonra nâfile ibâdetleri de yerinde yaparak Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak. Hz. Peygamber’in ibâdet hayâtı ne kadar çok ve doğru öğrenilecek olunursa nâfileler hakkında o kadar sahih bir yol tutulabilir. Bu bağlamda seherlerin iyi ihyâ edilmesi şarttır. İnsan farzlardan sonra nâfilelerle de meşgûl olursa Yüce Allah, o kulunun dâima yanında olur ve her zaman ona hakkı ilhâm eder.[42]

Amellerle, hâlle, kâlple ve dille her hâlükârda Allâh’ı (c.) zikre devâm etmek. Zikir, Kur’ân’ın vücuh kavramlarındandır. Naslarda otuzdan fazla değişik anlamda kullanılmıştır. Kur’ân anlamı da vardır[43];Hz. Peygamber anlamı da vardır.[44] İki yüzden fazla âyette geçen bu odak kavram, diğer anlamlarıyla berâber müslümanların hayâtında anlam bulmalıdır. En büyük zikir olan ilâhî mîsâkı[45]her zaman zihinde canlı tutmaya vesîle olmalıdır.
O’nun muhabbetini tüm sevgilere tercih etmek; hevânın galebesi ânında hevâyı terkedip ilâhî sevgiyi tercih etmek. İslâm’da sevgi içiçe dâireler şeklindedir. Allah(c.) sevgisi hâriç her sevginin bir sınırı vardır. Sınırsız ve mutlak sevgi yalnızca O’nadır. Allah Teâlâ’ya olan bu sevginin doğruluğu Kur’ân ve Sünnete ittibâ ile ölçülebilir.

Allah Teâlâ’nın esmâsının, sıfatlarının ve fiillerinin anlamlarını kavramak, anlamak ve bunların anlamlarıyla hayatlarına anlam vermek. Esmâ’nın her birisinden müslümanların alması gereken pay vardır. Bu pay ne kadar gereği gibi alınabilir ve hayâta aksettirilebilirse, insan o denli ilâhî ahlâkla ahlâklanmış olur.
Allah Teâlâ’nın nimetlerini, ihsânını ve iyiliklerini müşâhede etmek. Müşâhedenin zorunlu sonucu olarak bu nimetleri verene kavlen ve amelen şükretmek.

Allâh’ın (c.) huzûrunda duruyormuşcasına inkisâr-ı kâlp hâlini muhafaza etmek. Kibir ve tefâhurdan kaçınmak şarttır. İnsan ne kadar tevâzu sâhibi olursa Allah Teâlâ o kimsenin derecesini o kadar yükseltir. Bu alçakgönüllülük hâli ilâhî sevgiyi celbeder ve mâsivâdan uzaklaşmasına vesîle olur.

İlâhî nimetlerin nuzûl ânı olan seherlerde O’nunla hâlvet; tilâvet, münâcaat ve huzurda olduğunun bilinciyle Allâh’a(c.) ibâdet etmek. Seherlerin hakkını vermeyi Allah Teâlâ, kullarına şu âyetle tavsiye etmiştir: “O kimseler ki seherlerde istiğfar ederler.”[46]

Allah Teâlâ’yı çok seven sâdıklarla oturmak ve onlarla muhabbet etmek. Sâlihlerin bulunduğu ve anıldığı yerlere ilâhî rahmet nâzil olur. Nâzil olan bu rahmet sâyesinde insanların gönülleri yumuşar ve kâlplerinde Allâh’a muhabbet doğar.
Allah Teâlâ ile kâlp arasına giren her türlü sebepten uzaklaşmak.[47] Sebepleri yok saymamakla berâber, herşeyin mutlak fâili olarak Allâh’ı bilmek ve ona göre hayâtını anlamlandırmak.

Zikir meclislerine devâm etmek, ilmî çalışmalar yapmak ve özellikle Kur’ân ve hadis ilimleriyle meşgûl olmak. Fıkıh ilminde ve kelâmda derinleşmek. İlimde derinleşen kimsenin takvâsı, verâsı, haşyeti, huşûu ve muhabbeti artar ve Allâh’a(c.) olan sevgisi yakîn kazanır.

İnfak ahlâkını geliştirmek; kazandıklarında fakirlerin de hakkı olduğunu unutmamak. Fakire yardım etmek zenginlerin gönlünü yumuşatır ve infak ahlâkı gelişip rızâyı ilâhînin celbiyle berâber Allah’tan kula, kuldan Allâh’a karşı muhabbet hâsıl olur.
Hac ve umreyi sık yaparak Yüce Allah’la olan ahdini tâzeleyip bu bilinci çok canlı tutmak. İslâm’ın yayıldığı toprakları ziyâret eden kimseler Kutlu Nebî’nin yaşadığı ve cihâd ettiği yerleri gördükçe kâlbi rikkate gelir ve Allah Teâlâ sevgileri artar.
Helâl kazanca önem verip kendisi ve âilesi için her türlü şüpheli yiyeceklerden uzak durmak. Başta fâiz olmak üzere haram kazanç yollarının tamâmını tanıyıp onlardan uzak kalmak kâlbin kasâvetini yok eder. Gönül katılığı yok oldu mu ilâhî muhabbet kendiliğinden doğar. Haram kazançların hepsi Allah ile insan arasındaki perdelerdir.

Her hak sâhibine hakkını vermek, kul haklarından şiddetle kaçınmak; üzerinde hak varsa ödemek ve helâlleşmek. Allâh’ın hakkı olan tevhîde sâdık kalıp ibâdetleri muntazaman yapmak muhabbetullâhda çok önemlidir. Kitâb’ın hakkını ve Peygamber’in hakkını gözetip müslümanca bir hayat sürmek de Allâh’a olan muhabbeti doğurur ve geliştirir.
Hiç ara vermeden, bir an bile gaflete düşmeden mücâhedeye devâm etmek. Kur’ân’da en çok emir tekrârının cihad konusunda yapıldığını bilip, bitmeyen bir azimle cihâd etmek ilâhî muhabbeti doğurur. Ayrıca bilinmeli ki cihad da muhabbetullâhın sonucudur. Muhabbetullâhı olmayanın asla cihâdı olamaz.

Saymış olduğumuz bu hususların tamâmı Allah Teâlâ’ya karşı muhabbeti doğurur ve besler. Bu muhabbet sâlih amellerle kâlpte sâbit hâle gelir ve yakîn/kesinlik kazanır. Şu bilinmelidir ki muhabbetullâh içe yönelik pasif bir eylem değildir. Muhabbetullâh; bilincin, niyetin, azmin, sâlih amellerin, mücâhedenin, îmânı söndürmeye yönelik maddî mânevî düşmanlara karşı savaşın, velâyeti Allah Teâlâ, Resûlullâh ve mü’minlere teslim etmenin, sürekli yakaza hâlinde olup “tutulan nöbet yerinde değil uyumak şekerleme bile yapmanın yasak” olduğunu kavrayarak yaşamanın meyvesidir. Bu özelliklerinden dolayı “aşk”tan ayrılır. Özünde kendinden geçme, pasiflik, tembellik, kayganlık, hayattan uzaklaşma, bireysellik, kara sevdâ, illet ve sarhoşluk yoktur. Kuru bir sevgi olmadığının ifâdesi olarak hayâtın en basit eylemlerinden en karmâşık alanlarına kadar Hz. Peygamber’i (sav) örnek almak vardır. Muhabbetli kimse hayâtın üç boyutunu da Resûlullâh’ın modelliği ile anlamlandırır. “Muhammed’siz muhabbet olmaz.” ilkesi hâkimdir.

Muhabbetullâhı özümseyenler yaşadıkları çağın şâhitleri ve şehitleridirler. Bu şehâdetle ve muhabbetin aşkınlığı ile muhabbet ehli insanlar Hak’ta sebât ederler. Herkes irtidâd etse bile tek başlarına ümmet olabilen bu insanlar îmanlarından asla tâviz vermezler. Îmanlarının bedellerini her zaman ödemeye hazırdırlar. Küfre ve işkencelere karşı Hz. İbrâhîm(as), Hz. Muhammed (sav) ve diğer tevhid öncüsü peygamberler gibi direnirler. Abdullah b. Mesud, Bilal, Suheyb, Yasir, Sümeyye, Ammar ve Habbab gibi itikâdî baskılara karşı her zaman azîmet fıkhıyla amel ederler. Dâima îmanlarını murâkabe edip inançlarını tecdîd ederler. Siyâsî, sosyal, iktisâdî ve dînî hiçbir irtidâda kayıtsız kalmazlar. İslâm ümmetinin çocuklarının düştüğü politeist anlayışı yokedip tevhîdi hâkim kılmak için cihâdın farz-ı ayn olduğunu bilirler. Muhabbet sâhibi müslüman, Allah sevgisinin zirve yapmasıyla ateşi gül bahçesi bilir ve Allah’tan başka kimseden korkmaz. Hakkı hâkim kılma husûsunda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmezler…

Dr.Mehmet SÜRMELİ

DİPNOTLAR

[1] Âl-i İmran 3/31-32.
[2] Hakim, Müstedrek, h.no: 4840, c. III, s.201.
[3] Acluni,Keşf’ü-l Hafa…
[4] Bakara 2/286.
[5] İbni Kayyim, Medaricu’s-Salikin, c.II, s.30.
[6] Bak: Malik, Muvatta, 18, Sıyam, 4, h.no: 9, c.I, s.289.
[7] Bak: En’am 6/91; Hac 22/74.
[8] Buhari, 2, İman, c.I, s.10.
[9] Buhari, 59, Bed’u’l-Halk, 6, c.IV, s.79.
[10] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 19673, c.X, s.450-451.
[11] Buhari, 81, Rikak, 38, c.VII, s.190; Ahmed, Müsned, c. VI, s.256.
[12] Hakim, Müstedrek, h.no: 3671, c. II, s.485; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c.I, s.53..
[13] İbni Mace, Fiten, 16, h.no: 3989, c.II, s.1320.
[14] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 20374, c.XI, s.202; Ebu Davud, 17, Buyû‘, 78, h.no: 3527, c.III, s.799.
[15] Bak: Bakara 2/195; Âl-i İmran 3/134, 148; Maide 5/13.
[16] Bak: Âl-i İmran 3/76.
[17] Bak: Tevbe 9/108.
[18] Bak: Bakara 2/222.
[19] Bak: Âl-i İmran 3/159.
[20] Bak: Âl-i İmran 3/146.
[21] Bak: Maide 5/42.
[22] Bak: Saf 61/4.
[23] Bak: Maide 5/87.
[24] Bak: Âl-i İmran 3/32; Rum 30/45.
[25] Bak: Bakara 2/205; Maide 5/64.
[26] Bak: Âl-i İmran 3/57, 140; Şura 42/40.
[27] Bak: Lokman 31/18.
[28] Bak: Nisa 4/107
[29] Bak: Nisa 4/148.
[30] Bak: En’am 6/141; A’raf 7/31.
[31] Bak: Nahl 16/23.
[32] Bak: Kasas 28/76.
[33] İbni Kayyim, Medaricu’s-Salikin, c.III, s.83.
[34] İbni Kayyim, Medaricu’s-Salikin, c.I, s.489.
[35] Ahmed, Müsned, c. III, s.103.
[36] Müslim, 1, İman, 15, h.no: 68, c.I, s.66-67.
[37] Bakara 2/165.
[38] Nisa 4/150-151.
[39] Bak: Bakara 2/253.
[40] Bak: Maide 5/17; Tevbe 9/30-31.
[41] İbni Kayyim, Medaricu’s-Salikin, c.III, s.17.
[42]Bak:Enfal 8/29
[43] Bak:Hicr 15/9
[44]Bak:Talak 65/10-11
[45] Bak:A’raf 7/172
[46]Al-i İmran3/17
[47] Muhasibi, Haris, Risaletü’l-Müsterşidin, (Tah: Abdulfettah Ebu Gulde) s. 244.

İlgili Terimler :
Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Rabbânî Âlim Abdulfettah Ebû Gudde (Rh.a) Hz. Muhammed Efendimizin: “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere sebat
Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar İnsan dünyaya gelişinden itibaren imtihan süreci işlemektedir. İnsanın dünya

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Ilımlı İslam(!)’ın Şövalyesi: Fethullah Gülen Ubeydullah TOPRAK ‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni
Hangi Selefilik? Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm Son yıllarda yaygınlık kazanan ve

Son Yapılan Yorumlar

  • Videolar

    'Mü'minûn Sûresinden Âhiret Sahneleri' Sohbeti

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (1)

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (2)

    Âl-i İmrân Sûresi 190-195. âyetin tefsiri

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS Bilinmeyen besleme

  • Arşiv

  • Etiketler

  • Tavsiye Siteler

    Islah Haber

    İmam Buhari Vakfı

    http://imambuharivakfi.org/

    İyiliğe Çağrı Yardım Derneği

    https://iyiligecagri.org.tr/

     

     

  • Ziyaretçiler

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Sosyal Medya’da Paylaşın