“ALLAH ÂDEM’İ KENDİ SÛRETİNDE YARATMIŞTIR” HADÎSİNDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

14.08.2020 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, 583 Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

İslâm dininin ikinci kaynağı kabul edilen Rasûlullah’ın hadislerinin anlaşılması çabası, Müslümanların önemle üzerinde durduğu hususlardan biri olmuştur. Hadisler, her dönemdeki İslâm âlimleri tarafından, kendi birikimleri ve ilmî yaklaşımlarına göre yorumlanmıştır. Bu yorumlarda genellikle dönemin siyasî, sosyal ve kültürel yapısı etki göstermiştir. Hadislere yapılan yorumlar çoğu zaman metinlerdeki itikâdî veya fıkhî hükümlerin belirlenmesi şeklinde olmuştur.

Rasûlullah, konuşmalarında genellikle dolaysız anlatımı kullanmakla birlikte Arap dilinde ağırlıklı yeri olan mecâz, teşbih, istiâre, temsil, kinâye vb. dolaylı anlatım tarzlarına da başvurmuştur. Muhataplarının iyi ile kötü, çirkin ile güzel ayrımlarını kolaylıkla yapabilmelerini sağlamak için teşbih ve mukayeseler yapmış, anlatımda mübalağaya başvurmuş ve bazen de mecâzî ifadeler kullanmıştır. Bu tür ifadelerin yanı sıra az lafızla çok mana ifade etmek anlamına gelen ‘cevâmiu’l-kelîm’ üslûbunu da benimsemiştir. Her dilde olduğu gibi Arap dilinde de, anlamayı zorlaştıran, yanlış anlamalara imkân tanıyan bazı özellikler ve dil kaideleri bulunmaktadır. Cümlede daha çok kısaltma yapmak amacıyla kullanılan zamirlerin karşıladığı, yerine kullanıldığı isme zamirin mercii denir. Mesela zamirlerin merciini belirlemedeki zorluk, Arap dilinin kendine has özelliklerinden biridir. İçinde zamir bulunduran bir sözü doğru anlamak için o zamirin cümlenin hangi öğesine döndüğünü doğru tespit etmek gerekir. Mercii kesin olarak belirlenemeyen zamirler anlama faaliyetini olumsuz etkiler. Rasûlullah’ın bazı hadislerinde de zamirlerin merciini belirleme zorluğuyla karşılaşılmaktadır.

Bu tarz bir problemin en fazla yaşandığına inandığımız hadislerden biri Hz. Âdem’in yaratılış özelliklerinden bahseden ‘Sûret Hadisi’dir. İster hadd cezasının uygulanmasında olsun ister kavgada olsun, karşıdaki insanın toplum içinde onurunu zedeleyecek şekilde kalıcı bir iz bırakmayı yasaklayan; “yüze vurmaktan sakındırıcı” rivâyetlerin bazı varyantlarında yer alan ve yasağın illeti olarak anlaşılmaya müsait “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” cümlesi her asırda tartışmaya konu olmuştur. Sûfiyye ve zâhir âlimleri arasında farklı yorumlara konu olan bu rivâyetin, tasavvufun ana konularından biri olan vahdet-i vücûd anlayışının dayanaklarından birini oluşturduğu da görülmektedir. Nitekim İbn Fûrek’in[1], “zâhiri teşbih ifade eden ve te’vili gerektiren haberler” olarak nitelediği rivâyetlere tahsis ettiği eserinde ilk ele aldığı örnek “Sûret hadisi” olmuştur.[2] Aynı şekilde Şeyhulislâm İbn Teymiyye’nin bu hadisle ilgili yorumları, onun ‘Mücessime ve Müşebbihe’ olarak itham edilmesine sebep olmuştur. İşte bu sebepler bu çalışmamızı hazırlamamıza önayak olmuştur. Biz bu çalışmamızda rivâyetleri toplu halde nakledecek, tartışılan yönleriyle ele alacağız. Hadisteki zamirin mercii konusunda mülahazalarımızı arz edeceğiz. Tevfik Allah’tandır.

   A) HADİSİN TAHRÎCİ:

Bir hadisin farklı tariklerinde râvilerin o metinle ilgili olarak ulaşabildikleri, ihtiyaç hissettikleri, muhafaza edebildikleri veya anladıkları bilgiler bulunur. Öyleyse bir hadisin farklı rivayetlerinin araştırılması, hem sıhhatinin tespiti hem de doğru anlaşılıp yorumlanması açısından ilk adımı teşkil etmektedir. Ancak bir hadisin sıhhatinin tespiti ve anlaşılıp yorumlanması açısından farklı tariklerinin bir araya toplanması kadar, aynı konuya doğrudan veya dolaylı şekilde değinen hadislerle birlikte değerlendirilmesi de önemli rol oynar.

Hadise adını veren ‘sûret’ kelimesi sözlükte şekil, heyet, dış görünüş, tarz, tavır, yol, üslûp, sıfat, bir şeyi diğer şeylerden ayıran kendine has özellikler, müşahhas şeylerden zihinde kalan iz (siluet), bir şeyin kendisiyle hâsıl olduğu şey manalarına gelmektedir.[3] Genel olarak ifade etmek gerekirse sûret kelimesinin, somut şeyler söz konusu olduğunda ‘şekil’; soyut şeyler için de ‘sıfat’ manasına geldiği söylenebilir. Ancak bazı sözlüklerde bu kelimenin ‘insanın yüzü’ mânasına geldiği de ifade edilmektedir.[4]Sûret kelimesinin ve türevlerinin Kur’an’daki kullanımı daha ziyade ‘şekil’ manasını çağrıştırır.[5]Kelimenin hadislerde Kur’an’a göre daha zengin bir kullanıma sahip olduğu görülür. Zira bu kelime hadislerde, ‘şekle’[6] ilâveten yine bu kapsamda değerlendirilebilecek ‘resim’ ve ‘heykel’[7] gibi manalar yanında ‘insanın yüzü’[8] anlamında da kullanılır. Bu kelimenin, en çok tartışılan ve farklı görüşler üretilmesine neden olan kullanımı belki de ‘sûret’ hadisindeki kullanımıdır.[9]

Hadis kaynaklarımızda tahrîc edilen “Sûret Hadisi” rivâyetlerini, altı ayrı grupta toplamak mümkündür:

1- Sadece, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” lafzından ibaret rivâyeti, Ahmed b. Hanbel ve Abd b. Humeyd aynı isnad ile Ebû Hureyre’den rivayet etmişlerdir.[10]

2- Rivâyetin Hz. Âdem’in boyunun atmış zira olduğu, meleklerle selamlaşması vb. yaratılış özelliklerini de içeren ve yine Ebû Hureyre’den nakledilen daha mufassal tariki ki; “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır. Uzunluğu atmış zira idi. Allah onu yarattığında ‘şu oturan meleklere git ve selam ver. Sana nasıl icabet ettiklerini dinle, çünkü o senin ve zürriyyetinin selamı olacaktır’ buyurdu. Âdem gitti ve ‘Esselâmu aleyküm’ dedi. Melekler ‘Esselâmu aleyke verahmetullah’ dediler ve ‘rahmetullâh’ kelimesini ilave ettiler. Cennete giren herkes Âdem’in sûreti üzere ve atmış zira uzunluğunda olacaktır. Bu güne kadar da insanoğlu kısalagelmiştir.” Ma’mer b. Râşid, Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Müslim ve İbn Hıbbân rivayet etmişlerdir.[11]

3- Rivâyet “…kendi sûretinde yaratmıştır” lafzı ile birlikte yüze vurmaktan nehyi de içeren muhtevası ile “Biriniz kavga ettiğinde yüze vurmaktan sakınsın. Muhakkak ki Allah, Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” metniyle Ahmed b. Hanbel, Humeydî, Müslim ve İbn Ebî Âsım tarafından Ebû Hureyre’den tahrîc edilmiştir.[12]

4- “Allah yüzünü çirkinleştirsin” demekten nehyeden ifade ile birlikte rivayetin bir başka varyantı; Humeydî, İbn Ebî Âsım ve İbn Hıbbân tarafından İbn Aclân’da birleşen isnad ile Ebû Hureyre’den rivayet edilmiştir.[13]

5- Aynı rivayetin hem yüze vurmayı yasaklayan hem de “Allah senin yüzünü ve sana benzeyenlerin yüzünü çirkinleştirsin” demekten sakındıran tarikini; “Biriniz vurduğunda yüze vurmaktan sakınsın ve ‘Allah senin yüzünü ve sana benzeyenlerin yüzünü çirkinleştirsin’ demesin. Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır.” metniyle Abdürrazzâk, Ahmed b. Hanbel ve İbn Ebî Âsım Ebû Hureyre’den tahrîc etmişlerdir.[14]

6- Bir başka rivayet ise diğerlerinden farklı olarak “Âdemoğlu Rahmân sûretinde yaratılmıştır” ifadesi ile birlikte “yüzleri çirkinleştirme” yasağını içermektedir. Rivayeti İbn Ebî Âsım ve Taberânî İbn Ömer’den “Yüzleri takbîh (kınama, aşağılama, beddua) etmeyiniz. Zira Âdemoğlu Rahmân’ın sûreti üzere yaratılmıştır” metniyle tahrîc etmişlerdir.[15] Ayrıca İbn Ebî Âsım, İbn Ömer rivayetini ““Kim kavga ederse yüzden sakınsın. İnsanın vechinin sûreti, Rahmânın vechi sûretindedir.” lafzı ile tahrîc etmiştir.[16]

Bu tasnifte sûret ifade eden rivayetlerin metin yönünden; Sadece, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” lafzından ibaret, kavga veya dövmede yüze vurmaktan sakındırma, yüze yönelik beddua’dan nehy ve Hz. Âdem’in yaratılış özelliklerini izah olmak üzere dört noktada toplandığı görülür. Bazı rivayetler iki sakındırmayı da içerirken, bazı rivayetlerde ise “kendi sûretinde” lafzı yerine “Rahmân’ın sûretinde” ifadesi yer almaktadır.[17] Abdürrezzâk, Buhârî ve Ebû Dâvûd’un birer, Müslim’in dört, Ahmed b. Hanbel’in altı olmak üzere toplam on üç rivayette hadisin tek cümle halinde ve “Sizden biriniz kardeşine vurduğunda (bazı rivayetlerde “kavga ettiğinde”) yüzüne vurmaktan sakınsın” şeklinde nakledildiğini görmekteyiz. Yani bu konudaki rivâyetlerin büyük bir kısmı tek cümle halinde gelmekte ve ‘sûret’ten bahsetmemektedir. Bu on üç rivayetin üçü Ebû Saîd el Hudrî’den on tanesi ise Ebû Hureyre’den nakledilmektedir. Hadisin Ebû Saîd el-Hudrî rivayetinde ‘sûret’ ifadesi geçmemektedir. Dolayısıyla ‘yüze vurmanın yasaklanması’ ile ‘sûret’ kavramının birleştirildiği rivayetler Ebû Hureyre’ye izâfe edilerek nakledilen rivayetlerdir. Bu bağlamın temel cümlesi olan “Kardeşinizin yüzüne (veya “kavga ederken yüze”) vurmaktan sakının” ifadesi on üç yerde bu şekliyle yani tek cümle olarak, beş yerde “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” cümlesiyle birlikte yani iki cümlelik bir hadis şeklinde, üç yerde ise “Allah senin ve sana benzeyenlerin yüzünü çirkinleştirsin, demeyin” cümlesinin de eklenmesiyle üç parçadan müteşekkil bir metin olarak nakledilmiştir. Yani hadisin asıl metni, iki veya üç cümleden müteşekkil iken zikredildiği ortama göre bir veya birkaç cümlesi nakledilmiş olabilir. Ancak “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” cümlesi “insanın yüzüne vurmayın” şeklindeki yasaklama veya ikazın illetini ortaya koymaktadır. Yani insanın yüzüne vurulmamasının sebebi, ilk insan ve ilk peygamberin de böyle bir sûrete (yüze) sahip olmasıdır.[18]

Görüleceği üzere ‘Sûret hadisi’ Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ahmed bin Hanbel gibi muhaddislerce sahih görülerek kaydedilmiştir. Ancak bazı varyantlarında zayıflık olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Şunu söyleyelim ki; “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” ifadesine çeşitli itirazlar da olmuştur. Bu konudaki bir örnek, Hz. Ali’nin askerlerine hitabında görülür. Hâris el Hemedânî’nin naklettiğine göre; Hz. Ali’ye, askerleri içinde bazılarının ifrata kaçıp Allah’a teşbihte bulundukları haberi ulaştığında Hz. Ali insanlara hitap etmiş ve ikazda bulunmuştur. Rivâyete göre: “Hz. Ali, Allah’a hamd ve senâda bulunarak; Ey İnsanlar! Bu ârika’dan uzak durunuz dedi. İnsanlar: ‘Ey mü’minlerin emiri ârika nedir?’ diye sordular. Hz. Ali: ‘Allah’ı kendilerine teşbih edenlerdir’ diye cevap verdi. İnsanlar: ‘Allah’ı kendilerine nasıl teşbih ederler?’ dediler. Hz. Ali: Söyledikleri sözlerle, ‘Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı’ diyerek küfre düşen Ehl-i Kitâb’a benzerler. Hâlbuki Allah misli olmayan vâhid’dir. Onun vahdâniyyeti, kudret ve azâmeti kendine mahsustur. O, zâtına mahsus irade, kudret ve ilmi ile dilediğini yerine getirendir… Çünkü O, yaratılmışların sıfatlarından herhangi biri ile tavsif edilemez, (Teşbihi) iddia edilen kendi dışındaki hiçbir şey ona denk değildir. İddia edilen şey bâtıl, Allah ise yücedir.”[19] Rivâyeti tenkit edenlerden biri de İmam Mâlik’tir. İmam Mâlik’e ‘Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır’ hadisi hakkında sorulmuş, O bunu şiddetle reddettiği gibi, başkalarına rivâyet edilmesinden de nehyetmiştir. Bunu ilim sahibi insanların rivayet ettikleri söylendiğinde, ‘kim onlar?’ demiş, İbn Aclân’ın Ebu’z-Zinâd’dan rivayet ettiği haber verilince de “İbn Aclân bu gibi şeylerden anlamaz” cevabını vermiştir.[20] Her iki rivayette de söz konusu ifadenin “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” sözünden ibaret ve bağlamından kopuk bir metin olması dikkate değer bulunmuş ve Hz. Ali ile İmam Mâlik’in tepkilerinin bu noktada değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Yani hadis’in rivâyeten reddi değil, yorumuna itiraz vardır. Zehebî’nin değerlendirmesine göre İmam Mâlik, rivayet kendisine ulaşmadığı ve onun nazarında sabit olmadığı için bu tepkiyi göstermiştir.[21]

Günümüzde, sahâbî râvi Ebû Hureyre[22] ve onun râvisi Hemmâm b. Münebbih[23] hakkındaki bazı şüpheler ile ilk iki cümlesi olan “Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” ve “Uzunluğu altmış zirâ idi” ifadelerinin İsrâilî kaynaklarda da yer alışı nedeniyle, hadisin İsrâiliyyat’tan olduğu veya olabileceği yönündeki değerlendirmeler de mevcuttur. Mesela İ. Hakkı Ünal’a göre “Bu rivâyet Yahudi esâtîrinden kaynaklanan ve bu esâtîri bilen Müslüman râviler tarafından nakledilerek Hz. Peygamber’e isnâd edilen bir haberdir.”[24] Ünal bir başka yerde de “Rivayetimizin kaynağının İsrâîliyyât olduğu anlaşıldığına göre geriye bu haberin kim veya kimler tarafından Hz. Peygamber’e dayandırıldığı üzerinde durmak gerekir” demektedir. Ünal’a göre “rivayetin daha sonraki bir dönemde başına eklenen bir isnad zinciriyle Hz. Peygamber’e dayandırılmış olması da mümkündür.”[25] Hadisin İsrâiliyyat’tan olduğu yönünde Mahmud Ebû Reyye’nin de iddiası vardır.[26] Oryantalistler[27] de genellikle bu hadisin İsrâilî olduğu kanaatindedir. Meselâ William Montgomery Watt, Tekvîn’de yer alan “Tanrı’nın insanı kendi sûretinde yarattığı” fikrinin İslâm’a sokulması yönünde bazı teşebbüslerden bahsetmektedir. Ona göre bir Müslüman, muhtemelen Yahudilik veya Hıristiyanlık geçmişi bulunan bir başka Müslümandan (bir mühtedîden), Hz. Peygamber’in “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” dediğini nakletmiş, “böylece hadisleşen bu ifade daha sonra hadis literatürüne geçmiştir.”[28]iddiasında bulunmuştur.

Çağdaş ilahiyatçıların veya oryantalistlerin bu mesnedsiz iddialarına katılmamaktayız elbette. Bununla beraber,  Sûret hadisinin gereğince doğru anlaşılmadığı ve bu yanlış anlaşılmalara bağlı olarak yanlış çıkarımlara da gidildiği kanaatindeyiz. Zaten bu araştırmamızın temel sebebi de bu hadisin doğru bir şekilde anlaşılmasıdır.[29]

   RİVÂYETLE İLGİLİ GÖRÜŞLER:

İslâm inancına göre Hz. Âdem ilk insandır ve bu vasfı sebebiyle Ebu’l-Beşer (insanlığın atası) künyesiyle anılır. Kur’an’da onun cennete girişi, oradan indirilişi ve şeytanla arasında geçen olaylardan bahsedilir. Ancak Hz. Âdem’in yaratılış özellikleri ve fizikî yapısına pek değinilmez. Hz. Âdem’in bu yönü ile ilgili olarak nisbeten detaya giren âyetler, onun yaratılış maddesine işaret eden âyetlerdir. Bu âyetlerde Âdem’in toprak, çamur, akışkan çamur, süzülmüş çamur, kurumuş çamur ve biçimlenmiş kuru çamurdan yaratıldığına dikkat çekilir.[30] Bu özelliği ile Kur’an’ın, böyle bilgilerin insanlar için birinci derecede önemli olmadığını, Hz. Âdem’le ilgili olarak anlatılan her meseleden ibret çıkarmak gerektiğini vurguladığını düşünmek mümkündür.[31]

Hz. Âdem ile ilgili bilgiler genelde hadis kaynaklıdır. Hadislere göre Hz. Âdem Cuma günü[32], dünyanın dört bir tarafından alınmış topraktan yaratılmış[33], yaratıldıktan sonra kendisine rûh üflenmiş[34] ve yine Cuma günü vefat etmiştir.[35] Hz. Âdem’in yaratılış keyfiyetine dair en önemli bilgi belki de Sûret hadisi’nde verilmektedir.  (Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır) ifadesiyle başlayan bu hadis, başta tasavvuf ve kelâm olmak üzere İslâm düşünce dünyasında oldukça önemli bir yere sahiptir.

İbn Kuteybe’nin (ö.276/889) “te’vilinde insanların zorlandıkları rivâyet”[36] dediği sûret eksenli haberleri  “Allah Âdem’i kendi sûretinde (alâ sûratihî) yarattı” rivayetinin te’vili ile ilgili tartışmalar ağırlıklı olarak “alâ sûratihî” ifadesindeki zamirin mercii konusunda cereyan etmiştir. Allah’a, Âdem’e veya yüzüne vurulan kimseye râci’ olduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Biz bu üç ayrı görüşü nakledip, delilleri müzâkere edeceğiz:

1) Zamir Âdem’e Râcidir: Ehl-i Sünnet âlimlerimizin cumhûrunun görüşü bu şekildedir. Bu konuda Hattâbî hadîsi şöyle analiz eder. “Hadiste ‘sûret’ kelimesine eklenen ‘hu/hi’ zamiri, açık olan iki isim arasında kinâye olarak gelmiştir. Zamirin Allah’a taalluku uygun değildir. ‘Sûratihî’ kelimesinde geçen şahıs zamiri, Âdem’e râcidir. Bunun manası, Âdem’in zürriyeti, değişik merhaleler geçirilerek yaratılmıştır. Yaratılışın başlangıcında sperma, kan ve et olur. Sonra cenin dönemi ile birlikte doğum anına kadar sûretlenme dönemi sürer. Nihayet bebek doğar. İnsan, çocukluk çağından yetişkinlik sürecine doğru yöneldikçe bedeni ile birlikte boyu da uzar. Ama Âdem’in yaratılışı, böyle olmamıştır. O, tam bir yaratılışla bir anda belli bir süreç izlenmeden yaratılır.”[37] Böylece, Allah birçok sûret içerisinden seçtiği Âdem’in sûretini, onun nesli için bir sûret kılmıştır. Hadîste geçen ‘hu/hi’ zamiri Âdem’e dönünce, problem kendiliğinden çözülür. O halde hadisin anlamı, “Allah insanı, Âdem’in sûretinde yarattı” olur.[38]

Ebû Hureyre’nin “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı, boyu altmış zira’ idi” rivâyeti hakkındaki sahabeden Abdullah İbn Abbas’ın: “Ebû Hureyre doğru söylemiş. Allah Âdem’i kendi ilmindeki sûret üzere yaratmış, onu başka bir şekle çevirmemiştir”[39] sözünden onun da, zamirin Âdem’e râci’ olduğu görüşünü benimsediği anlaşılmaktadır.

İbn Hacer el Askalânî şöyle der: “Bu son rivâyet hadiste geçen kendi sûretinde ifadesinin işaret ettiği zamir Âdem’e aittir. Bu takdirde mânâ; Allah Âdem’i ilk yarattığı hali ne ise o şekilde vücuda getirdi. Yaratılışında halden hale sokmadı ve zürriyetinde olduğu gibi rahimlerde şekilden şekle çevirmedi. Bilakis Allah kendisine ruh üflemesinden itibaren onu tam ve eksiksiz bir kişi olarak yarattı. Nitekim akabinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ‘boyu altmış zira idi’ ifadesini getirmiş ve zamir aynı şekilde Âdem Aleyhisselâm’ı işaret etmiştir.”[40]

Fahreddin Râzî bu rivâyet özelinde diyor ki: “Bu ifadeden murat, Allah Hz. Âdem’i daha en başta mükemmel surette yaratmış olmasıdır. Yani, O, diğer insanlar gibi bir nutfeden meydana gelmedi, ne cenin oldu, ne de ana sütü emdi, tam aksine Cenâb-ı Hakk onu, kusursuz ve mükemmel bir insan olarak yarattı.”[41] demektir. Yine Râzî, buradaki “sûret” lâfzından maksadın “bu işin sureti, şu şekildedir” denilmesi gibi olduğunu söyler. Yani, onun şekli ve sıfatı manasında. Buna göre, Rasûlullah’ın sözünün anlamı şudur: “Allah’ın kudretinin bütün âlemlerde geçerli olması gibi, Hz. Âdem’i de kendi toprağında onun nâibi ve yeryüzündeki eşyanın tamamında yetkili olması anlamında, kendi sıfatı üzerinde yaratmıştır.”[42] Bu itibarla anılan hadisteki sûret kelimesi bilinen anlamında nesnel ya da somut bir varlık olarak anlaşılmamalı, bilakis te’vil edilmelidir. Buna göre denebilir ki hadiste geçen sûret kelimesiyle sıfat murat edilmiştir. Bu açı ile bakıldığında hadisin anlamı “Allah Âdem’i bütün hal ve sıfatları üzerine yarattı” demektir. İlk zamanlar güçsüz ve aciz olan insan, kudretinin ve ilminin artmasıyla birlikte birçok sıfatlara hâiz olmuştur. Hadisten de kastedilen anlamın bu olması gerekir.”[43]

Beyhâkî ise şöyle der: “Sûret, terkib demektir. Musavver (suretlendirilmiş, biçim verilmiş) olan şey murekkebdir (muhtelif parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuştur), musavvir (şekil veren) de murekkib (muhtelif parçaları bir araya getiren)’dir. (…) Allah Teâlâ’nın musavver olması câiz olmadığı gibi, O’nun bir sûretinin bulunması da câiz değildir. Çünkü sûret(ler) muhtelif ve görünüşler birbirine zıttır. Görünüşlerin ve sûretlerin birbirine zıt olması sebebiyle Allah Teâlâ’nın, bütün sûret ve görünüşlerle muttasıf olması câiz değildir. Bir tahsis edici olmadan, bu şekil ve görünüşlerden sadece birisinin Allah Teâlâ’ya tahsis edilmesi de câiz değildir. Çünkü bu sûret ve görünüşlerden birisiyle muttasıf olanın, tümüyle muttasıf olması da (aklen) câizdir. Allah Teâlâ’nın bunlardan sadece birisiyle muttasıf olması, bütün görünüş ve sûretleri değil de onlardan sadece birisini O’na tahsis eden bir muhassis (tahsis edici delil) bulunmasını gerekli kılar. Bu ise -hâşâ- Allah Teâlâ’nın mahlûk olmasını icap ettirir ki, bu muhaldir! Şu halde Allah Teâlâ’nın musavver olması akıl dışı bir şeydir…” [44]

Bu hadîsin tahlili Kelam kitaplarında da yer almıştır. Bundan amaç, Haşviyye’nin[45] Allah’ı varlıklara benzeten yorumunu eleştirmek içindir. Nasıl ki nâzil olan kimi âyetlerin anlamını kavramak için âyetin iniş sebebini bilmeye gerek varsa, bazı hadîslerin anlamını kavramak için de hadîsin sebeb-i vürûdunu bilmeye ihtiyaç vardır. Rivâyetlere göre yukarıdaki hadîsin sebeb-i vürûdu şöyle olmuştur. Bir adam güzel yüzlü olan kölesine tokat vuruyordu. Bunu gören Hz. Peygamber, yüze vurmayı yasaklayarak şöyle buyurdu: “Sizden biriniz dövüştüğü zaman yüze vurmaktan sakınsın. Çünkü Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.”[46]

İbn Huzeyme[47] der ki: “Âdemoğulları, Rahmân olan Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’i yarattığı sûret üzerine yaratılmışlardır. (…) Hz. Âdem’in sûreti [şekli, boyu] altmış zira’dır. Ki Rasûlullah (s.a.v) böyle haber vermiştir. Şu halde Hz. Âdem bu sûret üzere yaratılmıştır; yeterli ilmî araştırma yapmayan kimselerin tevehhüm ettiği ve zannettiği gibi hadisteki “sûretinde” ifadesi “Rahmân’ın sûretinde” manasında değildir ve buradaki “sûret” kelimesi, Allah Teâlâ’nın sıfatlarından birisi değildir…”[48] Mazerî’ye göre bu rivâyet “sabit değildir, mana ile rivayetten kaynaklanan bir galattır”[49] ve yüze vurmayı nehyeden rivayet üzerine bir ilavedir. Bu nedenle Mazerî “Rahmânın sûreti” lafızlı ziyadenin sıhhatine hükmedenlere şiddetle karşı çıkmıştır.[50] İbn Hacer, “Allah Âdem’i kendi sûretinde (alâ sûratihî) yarattı” rivâyetindeki zamirin mercii konusunu değerlendirirken bu rivâyeti gündeme getirmektedir. Çünkü ona göre “kendi sûretinde yaratmıştır” rivayetinde zamirin merciini “Allah” lafzı olarak görenlerin bir kısmı, bu görüşlerini “Âdemoğlu Rahmân sûretinde yaratılmıştır” rivâyetine dayandırmaktadırlar. Ancak İbn Hacer bu görüşü naklederken “Rahmânın sûreti” ifadeli rivayetin “mana ile rivayet edenin tevehhümünden kaynaklanan bir ğalat” olduğunu da ilave eder.[51]

İbn Fûrek de bu meyanda: “Rivayetteki zamir Âdem’e râci’dir dediğimizde, manası bizim usûl anlayışımıza işaret eder. Yani Allah saîd’i saîd, şakiyyi şakiyy yaratmıştır. Âdem’i de yaratırken onun emrine muhalif davranacağını önceden biliyordu… Dolayısıyla Allah Âdem’i bu ezelî olan ilmiyle yarattı.” yorumunu yapar.  İbn Fûrek, bu te’vîlin Ehl-i Sünnet’in kader anlayışını teyîd ettiğini vurgulamak için, “Hz. Âdem’in Musa (a.s.) ile girdiği tartışmayı anlatan hadisi” de şahid gösterir. Sonunda da sözü şöyle bağlar: “Bu haber, Allah’ın yarattıklarında cereyan eden kazasının vücûbiyetine bir uyarı niteliğinde olup bütün işlerin takdirini Allah’a izafe eden mezhebimizi teyit eder.”[52]

Zamiri Hz. Âdem’e râcî görenler arasında bazı sûfîlerin olduğunu da zikredelim. Bu meyanda ilk mutasavvıflar, hadisteki “sûret” kavramını usûl ve metod anlamında yorumlamışlardır. Nitekim onlar bu hadisi “Âdem’i tasvir ettiği ve güzel yaptığı sûret üzerine yarattı” şeklinde değerlendirmişlerdir.[53] İmam Rabbânî de rivayette geçen sûret lafzı ile yüz/vech anlamının kastedilmediğine dikkat çekmiş, insanın nefsinde bulunan her şeyin, birer sûret ve görüntü olduğunu, bu sûretlerin gerçeğinin, aslının vücûb mertebesinde olduğunu ifade etmiştir. Bu anlayışa göre sûret ile kastedilen asılları vücûb mertebesinde bulunan kemâlâtın insandaki ismen tezahürüdür. İnsanın halife oluşu da bu perspektiften değerlendirilmelidir. Aksi halde Allah’ı tecsim hatasına düşülecektir. Kur’an’daki müteşâbih ayetler de böyle olup ayette bildirilen şeylerin kendileri anlaşılmamalı, uygun bir şekilde yorumlanmalıdır.[54]

   2) Zamir Allah’a Râcidir: “alâ sûratihî” ifadesindeki zamirin mercii Allah’tır görüşünde olanlar bazı Selefîler ve vahdet-i vücudu savunan sûfilerdir.

a) Bazı Selefîler: İbn Teymiyye ve İbn Kuteybe başta olmak üzere günümüzde İbn Useymîn, Abdulaziz bin Bâz gibi Selefî âlimler “alâ sûratihî” ifadesindeki zamirin mercii Allah’tır görüşündedirler. Bu konuda müstakil bir çalışma yapan Hammûd et-Tüveycirî, ‘Akîdetü ehli’l-îmân fî halki Âdem alâ sûrati’r-rahmân’ isimli eserinde, hadisin “…alâ sûrati’r-rahmân” varyantının sahih olduğunu iddia etmiş ve yukarıda ismini zikrettiğimiz âlimlerin görüşlerini nakletmiştir.

Bu hususta İbn Teymiyye der ki: “Bu ümmetin âlimleri, ‘Allah Teâlâ Âdem’i Rahman’ın sûretinde, biçiminde yaratmıştır’ demeyi inkâr etmemişlerdir, Selef ve bu ümmetin âlimleri bunu yanlış görmemişler, ben diyorum ki; ‘tam aksine bu ümmetin âlimleri Allah Teâlâ’nın Âdem’i Rahman’ın sûretinde yarattığını söyleme konusunda ittifak etmişler’ derim. Bazı âlimler bu rivayetin sahîh olmadığı konusunda bazı şeyler söylemişlerse de, bunun benzeri şeyler vardır, bazı şeyler vardır ki câhiller onu duyup ta yanlış sonuca gitmesinler diye âlimler ‘bu doğru değil, bu hatalı, bu yanlış, bu zayıf’ demişlerdir.”[55]

İbn Kuteybe de şöyle der: “Sûret; iki el, parmaklar ve göz’den daha çok şaşılacak bir şey değildir. Bunlara olan alışkanlığımız, sadece bunların Kur’an’da zikredilmesi sebebiyledir. Sûret kelimesinden ürkülmesi (acayib karşılanması) ise, bu kelimenin Kur’an’da bulunmayışındandır. Biz, bütün bunların (eller, parmak, göz ve sûret) hepsine inanır, onlardan hiçbirinin ne keyfiyyeti, ne de haddi (sınırı, şekli) olduğu hakkında herhangi bir şey söyleriz.”[56]

Zamirin merciinin “Allah” lafzı olduğunu söyleyenler, zamirin Allah’a râci’ olduğunu ve bu izafetle “nâkatullâh (Allah’ın devesi)”, “beytullâh (Allah’ın evi)” izafetlerindeki gibi teşrif ve ihtisasın murad edildiğini söylemişlerdir.

Muhammed Zâhid Kevserî ve onun çizgisindeki bazı âlimler[57], yukarıdaki yorumu dolayısıyla İbn Teymiyye’yi ve onun gibi düşünenleri ‘Mücessime ve Müşebbihe’[58] olmakla suçlamaktadır. Muhammed Zâhid Kevserî’den önce de İbn Teymiyye’yi ‘Haberî Sıfatlarla’ ilgili anlayışı sebebiyle ‘Mücessime ve Müşebbihe’ olarak nitelendiren âlimler olagelmiştir. Bir rivâyete göre İbn Teymiyye Şam’da Emevî camiinde Tâhâ Sûresi 5. âyette geçen “İstivâ” kelimesini izah ederken, vaaz kürsüsünden kalkar ve tekrar oturur. Sonra, “işte Allah’ın arşa istivâsı, benim oturduğum gibidir” der.[59]  Bu rivâyetin bizzat İbn Teymiyye ve öğrencilerinin eserlerinde geçtiğine dair ne bir haber ve ne de bir kayıta rastlayabilmiş değiliz. Kevserî Hısnî’ye atıfta bulunarak, Hısnî ise kaynak göstermeden İbn Teymiyye’nin istivâ fiiline culûs veya istikrâr anlamı verdiğini söylüyor. İbn Teymiyye’nin istivâ fiilinden ism-i fâil yaparak müstevî şeklinde anlamlandırması belki okuyucunun zihninde istikrar manası canlandıracak ve neticede Allah’a mekân isnat edilebilecek bir yöne eğilim taşımasından gerek yukarıdaki habere atfen ve gerekse haberî sıfatlara yaklaşımından dolayı İbn Teymiyye ‘Mücessime ve Müşebbihe’ olmakla suçlanmıştır.[60]

‘Zâhirci Selefiyye Ulemâsı’ adı verilen grup, selefin yolunu takip ettiğini iddia ederek kendilerine “selefçi” anlamına gelen “Selefiyye” ismini vermişlerdir. Aslında bunlar, selefin cumhûru gibi, müteşâbih nassların sadece lafızlarını Allah’a isnad edip geçmemişler, aynı zamanda bu gibi naslardan zâhirî manalarının kastedildiğini iddia etmişler ve şöyle demişlerdir: “Allah’ın gerçek manada kendisine yakışan yüzü, gözü, eli, ayağı vesâiresi vardır. O göklerin üstündedir. Arş’ına zâtı ile oturmaktadır. Gecenin son üçüncü bölümünde dünya semâsına inmektedir. Ancak bunların niteliğini bilmeyiz ve Allah’ı yaratılanlara benzetmeyiz.”[61]

Görüldüğü gibi bunlar, “Bu nassların gerçek anlamda Allah’ın sıfatları olduklarını, fakat bu sıfatların niteliklerinin bilinmediğini, Allah’ın bu sıfatlarıyla yaratılanlara benzetilemeyeceğini” söylemişlerdir. Bunların iddialarına göre, Selef-i Sâlihîn’in bu gibi nassların manasını Allah’a bıraktıkları sabit değildir. Onlar da kendileri gibi zâhirî manalarını gerçek anlamda Allah’a isnat etmişlerdir. Yine bunların iddialarına göre, halefin (daha sonra gelen âlimlerin) yaptığı gibi, müteşâbih nasları zâhirî manalarından çıkarıp onları lügatteki mecâzî anlamlarında te’vil etmek; mesela “el”den maksadın, “Allah’ın gücü veya kuvveti” yahut “kudreti” ya da “nimeti” demek, Allah’ın sıfatlarını ta’tîl etmek ve onları işlemez hale getirmektir.

Bu görüş, ilk olarak İbni Kuteybe tarafından ortaya atılmış ve genel olarak Hanbelî Mezhebi’ne mensup olan âlimlerin bir kısmı tarafından benimsenip savunulmuştur. Ancak aynı mezhebin diğer âlimleri tarafından sert eleştirilere maruz kalmıştır. Daha sonra hicretin 728. yılında vefat eden İbn Teymiyye, bu düşünceyi yeniden diriltmiş, kendisine yapılan işkenceler, düşüncesinin yayılmasına vesile olmuştur. Nihayet Suudî Arabistanlı Muhammed b. Abdulvahhâb bu düşünceyi benimsemiş, şu an Suudî Arabistan’a hâkim olan kral ailesiyle işbirliği yaparak bunu Arap Yarımadası’na ve çevresine yaymıştır. Evet, bu düşüncenin öncüleri İbni Kuteybe, İbni Abdi’l-Berr, İbni Ebî Zeyd el-Kayravânî, Kadı Ebû Ya`la İbni ez-Zâğûnî ve benzerleridir.

İbn Teymiyye konuyla ilgili olarak diyor ki: “Allah Teâlâ göklerin üstünde Arş’ın üzerindedir. Yaratılanları denetlemekte, onları gözetlemekte ve onları görmektedir. Allah’ın zikretmiş olduğu Arş’ının üzerinde olması ve bizimle beraber olması gerçek anlamlarında haktır. Kelimeleri manalarından saptırıp te’vil etmeye ihtiyaç yoktur.” [62]

Bakınız İbn Teymiyye, “er-Risâletu’t-Tedmûriyye” adlı eserinin başında, ‘Haberî Sıfatlarla’ ile ilgili görüşlerini şöyle açıklıyor: “(Allah’ın sıfatları konusunda) Ümmetin selefi ve İmamlarının yolu, keyfiyetlendirme (tekyîf), benzetme (temsîl/teşbîh), değiştirme (tahrîf) ve işlevsizleştirme (ta’tîl) olmaksızın, Allah’ın kendisi hakkında ispat ettiği sıfatları ispat etmek (kendisine isnad ettiği sıfatları O’na isnad etmek)tir. Ayrıca onlar, Allah’ın kendisi hakkında ispat ettiği sıfatları ispat etmenin yanı sıra, kendisinden nefyettiği sıfatları da isim ve ayetlerine dil uzatıp, sapık te’viller yapmaksızın O’ndan nefyederler… Onların yolu, mahlukâta benzemeyi nefyedip, isim ve sıfatları ispattan ibarettir ki bu, teşbîhsiz bir ispat ve ta’tîlsiz bir tenzîhtir.”[63]

Netice olarak İbn Teymiye’nin haberi sıfatlar konusunda  Mücessimeyi çağrıştıracak ifadeleri  bulunmakla beraber Mücessimeyi eleştirdiği halde onunla aynı görüşü paylaştığını söylemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. “…Cenab-ı Hakk, Hıristiyanları sadece Allah’ın mahlûka hulûl ettiğine ve Hazreti Îsâ ile birleştiğine inandıkları için kâfir saydı. Allah’ın bütün mahlûklara hulûl ettiğini ve her mahlûk ile birleştiğini iddia edenler nasıl Müslüman kalırlar?[64] Bunlar, “Allah, zâtıyla her yere hulûl etmiştir.” diyen Cehmiyye cinsindendir…”[65] “…Yüce Allah’ın sıfatlarını işlevsiz kılan Cehmiyye ve onu başka varlıklara benzeten Müşebbihe ehlinden hiç kimse yoktur ki bir tür ameli şirk içinde bulunmasın. Çünkü onların bu konuda söylediklerinde Allah’ı başka varlıklara yahut yokluk olan şeylere benzetme ve eşitleme şirki bulunmaktadır…”[66] diyen İbn Teymiyye asla bir Mücessime olarak görülemez.

Belki konumuz olan ‘Sûret hadisi’ bağlamında İbn Teymiyye’nin bu konudaki hatası; ‘Selef ve ilk üç asırda yaşamış âlimler arasında buradaki zamirin Allah Teâlâ’ya ait olduğu noktasında bir ihtilaf yoktur.’ şeklinde genelleme yapmasıdır.

b) Vahdeti Vücutcu Sûfîler: Genel olarak Vahdet-i Vücut görüşüne meyyal sûfilerce savunulmuştur. Gazzâlî’ye[67] göre bu hadiste yer alan “sûret” kelimesi müşterek manalı bir isimdir. Bu kelime ile bazen bir topluluk ve şekil kastedilir. Bu ise genellikle cisimlerde bulunur. Cisimler ki, özel bir tertibe göre düzenlenmiş, birbirinde türemek, üremek ve birbiri ile birleşmek ve buluşmak sûretiyle bir nizam ve düzen içinde bir topluluk teşkil etmiştir. Burun, göz, ağız gibi. Bunlar bedene nispetle birer cisimdir. “Sûret” kelimesi bazen “filan meselenin sûretini bildi” ifadesinde olduğu gibi cisim olmayan şeyler için kullanılır. Dolayısıyla hadiste geçen ve Allah’a ait olan sûret kelimesi, burun, göz, kulak ve ağız gibi mürekkep bir cismi ifade eden birinci manâ değildir. Çünkü bunların hepsi cisimdir. Cisimleri ve şekilleri yaratan Allah, onlardan, onlara benzeyenlerden ve onlardaki vasıf ve keyfiyetlerden münezzehtir.[68] Gazzâlî, sûret kelimesinin maddi ve manevî bir anlama sahip olduğunu belirterek manevî sûretin sıfatlar olduğunu, insanda bulunan sıfatların en mükemmelinin Allah’ta bulunduğu şeklinde bir yorumda bulunur.

Gazzâlî bu hadis hakkında Madnûn’daki yorumlarında ise felsefî yaklaşımlar sergilemektedir. Gazzâlî, “O’nun benzeri (misil) hiçbir şey yoktur”[69] âyetinde ifade edildiği üzere Allah’ın mislinin yani benzeri, dengi ve eşinin olmadığını, ancak onun için misâl’in söz konusu olduğunu düşünür. “Misâl”, misil’den ibâret değildir. “Misil”, bir şeyin diğer bir şeye bütün niteliklerde birbirine eşit, denk (müsâvî) olmasını ifade ederken, misâl’in bu noktada eşitliğe ihtiyacı yoktur.[70] Gazzâlî’ye göre “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” hadisi bu misâle bir işârettir. Bu hadiste geçen sûret ile kastedilen, Zâtının sûreti değildir. Zirâ Zât’ın misâl ile tecellî eden şeklinin dışında hiçbir sûreti yoktur. Gazzâlî bunu, Cebrâil’in Hz. Peygamber’e bazen Dıhyetu’l-Kelbî sûretinde gelmesini[71], Cebrâil’in zâtının onun sûretine dönüştüğü anlamına gelmeyeceğini belirterek izâh etmeye çalışır.[72] Gazzâlî, Allah ile insan arasındaki benzerlikleri zât, sıfat ve filler olmak üzere üç kısımda ele almaktadır. İnsanın ruhunun hakikati kendi başına kâim olmaktır. Çünkü ruh araz değildir. Cisim de değildir. İşte bu özelliklerin hepsi Allah’ın zâtının hakikatinde de vardır. İnsanoğlu taşıdığı ruhun cisim olmaması ve cisimlere özgü hal ve sıfatlar taşımaması bakımından aldığı manevî sûret itibariyle Allah’ın bu husustaki sıfatlarının sûretine benzer özelliklere sahiptir.[73] Yüce Allah herhangi bir şeye bağımlı olmadan kendi başına bizatihi mevcut, Hayy, Semi’, Basîr, Alîm ve Mütekellim olduğu gibi O’nun sûretinin bir misâli olan insan da böyledir.[74] Gazzâlî’ye göre İnsanın fiiller konusundaki Allah’a olan benzerliği irâde iledir. Gazzâlî irâde konusundaki benzerliği ele alırken şu örneği verir. İnsanın tahayyül ettiği bir yazının şekil ve sûret itibariyle kağıt üzerinde meydana gelebilmesi için öncelikle iradenin kalpte oraya çıkması gerekir. Daha sonra hayvânî ruh vasıtasıyla kalp boşluğunda bir etki oluştur. Bu etki beyne oradan da beynin dışındaki sinirlere, kaslara ve eklemlere sirâyet eder sonunda parmaklar harekete geçer. Parmaklar kalemi kalem de mürekkebi oynatır. Gazzâlî, insanoğlunun kendi âlemi olan bedenindeki tasarrufunun Yüce yaratıcının âlem-i ekberdeki tasarrufuna benzediğini ve bu yönüyle insanın onun misli olduğunu bir takım benzetmelere dayanarak ortaya koymaya çalışır: “Mesela (insana) kalbin tasarruf ve idare şeklinin nisbeti, Arşın nisbetine, dimağın nisbeti Kürsî’nin nisbetine uygundur. İç ve dış organları, Allah Teâlâ’ya tabiatiyle itaat eden ve muhalefet edemeyen melekler gibidir. Sinirler ve organlar gökler gibidir. Parmaklardaki kudret, cisimlerde çakılmış ve teşhir edilmiş tabiata benzer. Kalem, kağıt ve mürekkep de toplama, terkîb ve ayrılmaya ve kabulde mürekkebâtın asılları olan unsurlara benzer. Tahayyül aynası da levh-i mahfûz gibidir.”[75] Gazzâlî’ye göre, her kim bu muvâzene ve benzerliklere hakkı ile muttali olursa Hz. Peygamber’in “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” hadisinin manasını da bilmiş olur. Gazzâlî’nin bu yorumları Allah ile âlem arasındaki ilişkinin, ruh ile beden, insan ile Allah arasındaki ilişki ile irtibatlandırılmasına dayanır. Gazzâlî[76] bu yorumlarıyla tasavvuf geleneğinin hadislerin varlık tasavvuruna bağlı olarak yorumlanması konusundaki öncülerinden birisi olmuştur.

Bu hadis, İbnu’l-Arabî ile zirveye ulaşan vahdet-i vücûd felsefesinin en temel argümanlarından birisini oluşturur. Nazarî tasavvufta sûfiler bu hadisi vahdet-i vücûd ve insân-ı kâmil nazariyeleri doğrultusunda yorumlamaktadırlar. İbnu’l-Arabî’ye göre âlem Hakkın sûretinde yaratılmış ilâhî bir nüshadır. Bu nedenle Allah’ın eşyayı bilmesi, kendisini bilmesi demektir. Âdem yaratılmışıyla (hadîs) ve kadimiyle oluşun bütün hakikatleriyle ortaya çıktığı insân-ı kâmildir.[77] İbnu’l-Arabî, insanın da evvel, âhir, zâhir ve bâtın yönünün olduğunu belirterek, İnsân-ı kamil’in amaç bakımından ilk (evvel), fiil bakımından son (âhir), harf bakımından zâhir, manâ bakımından bâtın olduğunu söyler. O, doğa ve aklı bir araya getirendir. İnsan-ı kâmilde doğası yönünden en yoğun terkip ve (aklı yönünden ise) en latîf terkip vardır. Maddelerden ve bedenler üzerinde hüküm sahibi olan güçlerden soyutlanma imkânı vardır. Bu ise insanın dışındaki herhangi bir yaratılmış için söz konusu değildir. Bu nedenle bütün isimlerin bilgisi ve cevâmiu’l-kelim insana tahsis edilmiş Allah, insan-ı kâmilden başkasına bu bilgiyi verdiğini bize açıklamamıştır.[78] İbnu’l-Arabî bu hadisi teşbih ve tenzih görüşleri doğrultusunda bir başka yerde şöyle yorumlamaktadır: “Âdem’in yaratılışı ile ilgili bir hadiste Allah’ın Âdem’i kendi sûretinde yarattığı bildirilir. Kur’ân-ı Kerim’de ise onu iki eliyle yarattığını belirtir. Bu durum hal karinesinden anlaşıldığı kadarıyla Âdem’i şereflendirme amacıyla yapılmıştır. Allah Âdem’e karşı kendi yaratılışıyla üstünlük iddia eden İblis’e bunu söylediğinde ona şöyle sormuştur: ‘İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?’[79] Burada iki elin kudrete yorumlanması uygun değildir, çünkü iki olarak zikredilmiştir. Ya da ellerden birinin nimet eli, diğerinin kudret eli olarak yorumlanması da uygun değildir. Çünkü bu zaten bütün mevcutlarda bulunan bir şeydir ve bu yorumla Âdem’in üstünlüğü ortaya çıkmaz. Öyleyse ‘iki elim ile’ sözü bu yorumlardan farklı olmalıdır ki bu sayede Âdem’i şereflendirme mümkün olabilsin.”[80] Bu iki nispet, insanın yaratılışına verilmiştir. Bunlar tenzîh ve teşbîh nitelikleridir. Öyleyse Âdemoğulları üç tür olarak ortaya çıkmıştır. Birincisi kâmil sınıftır. Kâmil, bu iki nispeti kendinde birleştiren kimsedir. İkincisi aklının ve teorik düşüncesinin kanıtıyla sınırlı kalan kimsedir. Üçüncüsü ise naslarda geçen sözün verisine göre teşbih yapanlardır. Mü’minlerde bu sınıfların dördüncüsü yoktur. Öyleyse karışıklık ya da sapma ancak Hakk’ın hayli sûrete tenezzül nispeti yönünden gerçekleşebilir. Bu sûrete Hz. Peygamber ‘Allah’ı görür gibi ibadet et’[81] hadisiyle işâret etmiştir. İşte bu ma’budun karşısında bulunmak demektir. Bu karışıklılık hâlinde ya tenzih ile –ki o kelamcıların sapmasıdır- ya da teşbih ile yapılır. Bu ise cisimleştirenlerin sapmasıdır. Kâmiller ise her iki durumu birden kabul edenlerdir.”[82]

   Tasavvuf literatüründe vahdet-i vücud, varlığın birliği anlamına gelir. Sûfilere göre bizatihi kendiliğinden varolan (kâim) vücut birdir, o da Yüce Allah’ın vücududur. Bu vücut (varlık) vacip, kadim ve ezelidir. Çoğalma, parçalanma, değişme ve bölünme kabul etmez. O’nun şekli, sûreti ve haddi yoktur. Hakk’ın varlığı, kâinata nispetle bir ayna mesabesinde olup, akledilen ve hissedilen bütün eşya onda zâhir olur. Yüce Allah, zatı ile değil; sıfat ve fiilleri itibariyle bütün suret ve şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın, asla değişiklik ve tebeddüle uğramaksızın tezahür ve tecelli etmektedir. Bu cihetle nesneler O’na ayna olur. Kâinatın bütünü Hakk’ın vücudu ile kâimdir. Allah’ın isimlerinden biri de “Kayyum’dur. Bu da zatı ile kâim ve kendisinin dışındakileri kâim eden demektir. Çoğalma ve çokluk bu vücudun açığa çıkmasından olup, kendisi bunların hepsinden münezzehtir. Nitekim güneşin ışığı bir olduğu halde çeşitli renklerle boyanmış olan camlara aksettiği zaman değişik renklerde görünmektedir. Şu halde âlem Hakk’ın zâhiri, Hak âlemin bâtınıdır.[83] Dolayısıyla Tanrı evrende ve insanda görünüş alanına çıkmıştır. Varlıkta olan her şey, O’nun sürekli tecellisidir. Evren ve insan, Hakk’ın aynasıdır.

Vahdet-i vücûd nazariyesinde “Allah Âdemi kendi sûretinde yarattı” hadîsinin anlamı, Allah Âdem’i kendi sıfatlarıyla süsledi, kendi isimleriyle isimlendirdi, demektir. Tabii ki buradan bir başka yorum da çıkar. Allah hayydır, insan da hayydır; Allah alîmdir insan da alîmdir; Allah mevcûddur, insan da mevcûddur; Allah’ın rubûbiyeti vardır, insanın da rubûbiyeti vardır. Yani bu nazariyeye göre insan yetkin sıfatlarla muttasıftır.[84] Bir noktada Allah’ın niteliklerinin kendilerine aktarıldığını savunan tüm Hulûliyye fırkalarında ve Hallâc-ı Mansûr’un rubûbiyet iddiasında bulunmasının temelinde de bu anlayış yatar.[85]

   Böylece Allah’ın bir şahsın sûretinde zâhir olduğu, şahıslara ulûhiyet inancı verilebileceği savunulur olmuştur. Teşbih akidesinden kısa zamanda etkilenen “Hulûliyye” fırkalarından birisi Ebû Hulmân ed-Dımaşkî’ye nisbet edilen dalâlet ehli tasavvufî fırkalardan birisi de Hulmâniyye’dir. Ebû Hulmân adlı bu şahıs aslen İran’lı, ama yetiştiği yer Halep’tir. Bid’atını ortaya attığı yer ise Şam’dı. Bundan dolayı Şam’a (Dımaşk) nisbet edilmiştir. Ebû Hulmân es-Sûfî diye de bilinir. Hulûliyye iki sebepten dolayı küfre girmiştir. Bunlardan biri, Allah’ın ruhunun güzel yüzlü insanlara hulûl ettiğini söylemesidir. Bu sebepten Ebû Hulmân ed-Dımaşkî bağlıları ile birlikte güzel yüzlü birini gördükleri zaman Allah’ın hulûl ettiğini düşünerek ona secde ediyorlardı.[86] İnsana tapan ve insanı ilahlaştıran bu fırka bâtıl itikatlarının meşruluğunu vurgulamak için, Allah’ın Âdem hakkında meleklere buyurduğu: “Onu yaratıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın”[87] meâlindeki âyeti ve “Allah Âdemi kendi sûretinde yarattı” hadisini Allah’ın bedenlere hulûlünün cevazı için bir delil olarak ileri sürüyorlardı. Onların iddialarına göre, Allah, Âdem’e hulûl ettiği için, meleklere ona secde etmelerini emretmiş; O’nun Âdem’e hulûl ettiğini; çünkü onu en güzel sûrette yarattığını ve bu sebepten: “Muhakkak ki Biz, insanı en güzel sûrette yarattık”[88] buyurduğunu iddia etmişlerdir.[89] İbnü’l-Cevzî, Hulûliyye’den olan ama ismi zikredilmeyen bir başka fırkanın inançlarından da şöyle bahseder: “Allah, insanlardan seçtiği kimselerin beşerî manalarını onlardan gidererek rubûbiyyet manasıyla bedenlerine hulûl eder. Nasıl ki âhirette maddî gözle Allah’ı görmek mümkünse, dünyada da kalble Allah’ı görmek mümkündür. Hatta Ebu’l-Huseyn en Nûrî ( ö.295/916) Allah’ın kendisine, kendisinin de Allah’a âşık olduğunu delillendirmek için Allah’ın ona “Onlar Allah’ı, Allah da onları sever”[90]âyetini işittirdiğini buna delil getirir.[91]

Hulülcülük sapkınlığının nerelere vardığını anlamak için, Mevlânâ’nın şeyhi Şems-i Tebrîzî’nin sapkın vahdet-i vücûd düşüncesini açık bir biçimde ifade eden şu rivâyeti de aktaralım: “Mevlana Şems-i Tebrizi’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems Hazretlerine kızıp Meram Bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri Medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin, Kimya Hatun’u buraya getirin. Mevlana Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup, onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan kadınları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı- kocanın oynaşmalarına mani olmamak için Medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems: “İçeri Gel!” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’den başkasını göremedi. Bunun sırrını sordu ve “Kimya nereye gitti?” dedi. Mevlana Şems: Yüce Allah bizi o kadar sever ki, istediğimiz şekilde yanımıza gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi.” buyurdu. İşte Beyazid-i Bistami’nin de hali böyle idi. Allah ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.”[92]

Subhânallah diyelim. Şeyhulislâm İbn Teymiyye’yi mücessime ve müşebbihe ilan edenler; Apaçık şirk içeren bu sözler karşısında niçin İbn Arabî, Şems-i Tebrîzî ve Mevlânâ konusunda suspus olmaktadırlar. Bunu okurlarımızın düşünmesini bilhassa tavsiye ediyoruz.

3) Zamir Yüzüne Tokat Atılan Şahsa Râcidir: Bu da daha ziyade kelâmcılar tarafından ileri sürülmüş bir görüştür. Kelâmcıların zamirin mercii konusundaki ilk tercihi, teşbih ve tecsîme imkân vermeyecek en emin yol olarak ‘yüzüne tokat atılan şahsa’ hamli olmuştur.[93] Muhaddis İbn Hibbân el-Bustî de hadiste geçen “onun sûretinde” ifadesinde maksadın dövülen kişi olduğunu söylemiştir.[94] Bu âlimlere göre haberin müfesser haline bakıldığında bir sebeb-i vürûdunun olduğu görülmektedir. “Hz. Peygamber, oğlunun ya da kölesinin yüzünü tartaklayan bir kişinin yanından geçer. Adam, döverken bir de şöyle demektedir: ‘Allah senin yüzünü ve yüzü senin yüzüne benzeyenlerin yüzünü kahretsin.’ Bunun üzerine Rasûlullah: “Sizden biri kölesini dövdüğünde yüzüne vurmaktan sakınsın. Zira Allah Âdem’i de onun sûretinde yaratmıştır.”[95] Rasûlullâh’ın bu sözü söylemesindeki sebeb, adamın “Allah senin yüzünü ve yüzü senin yüzüne benzeyenlerin yüzünü kahretsin”[96]dediğini işitmesidir. Bu ifade ise hem nebîlere hem de müminlere karşı söylenmiş kötü bir sözdür. Hz. Peygamber’in burada özellikle Hz. Âdem’i zikretmiş olması onun ilk insan olmasından dolayıdır. Rasûlullah adeta, “Sen Hz. Âdem ve ondan sonra gelen tüm insanlara kötü söz söylemiş oldun” diyerek adamı azarlamıştır. Rivayeti böyle değerlendirdiğimizde hiçbir sorun kalmamaktadır.[97]

Zamir’in mercii konusunda 3 görüşü naklettikten sonra; Zamir’in Hz.Âdem’e râci olması görüşünün en doğru görüş olduğu kanaatindeyiz. Özellikle Vahdet-i Vücudu savunan sûfilerin görüşünün Tevhid akidesiyle bağdaşmadığını da hassaten belirtmek isteriz.

   C) HADİS’TEN ÖĞRENDİKLERİMİZ:

   1) Bu hadisin sebeb-i vürûdu, yüze vurmanın yasaklanmasıyla ilgili bir olaydır. Kölesinin yüzüne vuran kişiyi Rasûlullah uyararak yüze vurmamasını, zira Yüce Allah’ın Hz. Âdem’i de aynı sûrette (o kişinin sûretinde) yarattığını belirtir. Sebeb-i vürudsuz olarak ve hadisin sadece “ Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır” kısmı alınarak yapılan rivâyet ve yorumlarda, hadisin sanki Yüce Allah’ın Hz. Âdem’i “Kendi” sûretinde yarattığı anlamı çıkarılmaktadır. Bu ise hadîsin anlamının ve söyleniş gayesinin saptırılmasına neden olmaktadır. İbn Fûrek’e göre bu tür rivayetlerin farklı ve yanlış anlaşılma nedenlerinden biri de râvilerin kendilerince malum olan kısmı nakletmeyip rivayette ihtisar yapmalarıdır. Durumun ortaya konulması halinde kastedilen mana daha doğru anlaşılacak, müşkil ortadan kalkacak ve ihtilaflar giderilebilecektir.[98]

   2) İlk insan olarak yaratılan Hz. Âdem’in boyunun ne kadar olduğu konusunda çeşitli rivâyetler vardır. Bu rivâyetleri önce topluca nakledelim: “Yüce Allah, Âdem’i kendi sûreti üzere (mükemmel ve düzgün bir şekilde) yarattı. Boyunun uzunluğu altmış zirâ’ idi. Allah ona, ‘Haydi, şurada oturan Meleklerin yanına git de onlara selâm ver! Ve onların senin selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü hem senin, hem de (senden sonra) zürriyetinin selâmlaşması bu şekilde olacaktır’ buyurdu. Bunun üzerine Âdem Meleklere, ‘es-Selâmü aleyküm’ dedi. Onlar da, ‘es-Selâmü aleyke ve rahmetullah’ diyerek, selâmlarına “ve rahmetullah” duasını ziyâde ederek karşılık verdiler. Cennete girecek olan herkes, Âdem’in (ilk yaratıldığında sahip olduğu mükemmel) sûretine uygun olarak girecektir. Âdem’in torunları, şimdiye kadar onun güzelliğinden birer parçayı kaybetmiştir. Nihâyet bu eksiliş şimdi (Muhammed ümmetinde) sona erdi.”[99]

Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Beğavî gibi bazı muhaddisler aynı hadisi, “…Cennete girecek olan herkes, Âdem’in sûretine uygun bir şekilde, uzunluğu altmış zira’ olarak girecektir…” ziyadesiyle nakleder.[100]Kezâ Ebû Hureyre’den rivayet edilen, hem Sahîh-i Buhârî hem de Sahîh-i Müslim de geçen diğer bir hadîste Ehl-i Cennet şöyle tarif edilir: “Cennete ilk girecek zümre, oraya ayın on dördündeki dolunay gibi parlak; onları takip eden zümre ise gökyüzündeki en parlak yıldız gibi girer. Orada küçük ve büyük abdest bozmazlar. Tükürmeye ve sümkürmeye ihtiyaç hissetmezler. Tarakları altın, terleri misk, buhurdanlıkları ise öd ağacındandır. Eşleri iri gözlü hurilerdir. Herkes orada (fizik itibariyle) bir yaratılış üzere olacak ve babaları Âdem gibi altmış zira’ olarak halk edilecektir.”[101]

Yine Ebû Hureyre’den rivâyet edilen ve cennete girecek olan müminlerden bahseden diğer bir hadîste Hz. Âdem’in boyundan şöyle bahsedilmiştir: “Ehl-i Cennet, cennete Âdem’in yaradılışı üzere kılsız, sakalsız, beyaz, dalgalı saçlı, sürmeli gözlü, otuz üç yaşında ve altmış zira’ boyunda olarak girerler.”[102]

Bu rivayetlerle ilgili değişik fikir ve yorumların ortaya çıktığı görülmektedir. Muhaddisler, Hz. Âdem’in boyundan bahsederken “doğrusunu Allah bilir” kaydıyla birtakım tahminlerde bulunmuştur. Hadislerde geçen Zira’ en genel anlamıyla, “Dirsekten parmak uçlarına kadar olan uzunluk” diye tarif edilmektedir. Eskiden kullanılan bu ölçü birimi bölgeden bölgeye değişmekle birlikte ortalama 60 cm kadar bir uzunluğu ifade etmektedir. Osmanlıda kullanılan ve yaklaşık 68 cm olan “arşın” da zira’ ile aynıdır.[103] Burada bahsedilen altmış zira’ uzunluğun, Hz. Âdem’in kendi zira’ı ile mi yoksa günümüzde kullanılan zira’ miktarına göre mi olduğu konusunun netlik kazanmadığı görülmektedir. Çoğunluğa göre söz konusu ölçü Hz. Âdem’in kendi zira’ı ile değildir çünkü zira’, dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluktur ve herkesin zira’ı, ortalama kendi boyunun dörtte biri kadardır. Şayet Hz. Âdem’in boyu olarak ifade edilen altmış zira’ onun kendi zira’ına göre olsa, vücut uzunluğu yanında kol boyu orantısız derecede kısa kalmış olurdu.[104]

Hadîste geçen “nihâyet bu eksiliş şimdi (Muhammed ümmetinde) sona erdi” ifadesine istinâden bazı şârihler, insanların cemâliyle beraber boy uzunluğunun da her devirde biraz daha azalarak şimdiki haline geldiğini, yani söz konusu azalmanın Hz. Peygamber zamanında son bulduğunu ifade etmiştir. Bu bakış açısına göre, söz konusu hadîs müminlerin Hz. Âdem’in ilk yaratıldığı hali gibi, hem cemâlinden hem de boyundan bir şey kaybetmemiş olarak cennete gireceğini belirtmektedir.[105]

Bazı muhaddisler Hz. Âdem’in altmış zira’ olarak zikredilen uzunluğunun, onun dünyaya indikten sonraki boyu değil cennetteki boyu olduğunu savunurken, bazıları da sahîh hadiste Hz. Âdem’in ilk yaratıldığı zaman altmış zira’ olarak yaratıldığının ifade edildiğine, sonradan kısaltıldığına dair ise geçerli bir delil olmadığına dikkat çekmişlerdir.

Ayrıca görebildiğimiz kadarıyla ‘altmış’ rakamının ilginç bir özelliği vardır. Bu sayı hadislerde genelde ‘çokluktan’ veya ‘uzunluktan kinâye’ olarak kullanılmaktadır. Meselâ “…Yemin olsun ki sizden birinizin savaş saflarında yer alması altmış sene namaz kılmasından daha hayırlıdır”[106], “Îmân altmış küsur şûbeden oluşur”[107], “Cennette altmış mil genişliğinde inciden bir köşk vardır…”[108] gibi rivayetler buna örnek verilebilir. Hadiste kastedilen şey muhtemelen Hz. Âdem’in günümüzün insanına göre uzun bir boya sahip olduğudur. Nitekim Hz. Peygamber’in herhangi bir rakam zikretmeksizin yaptığı ‘oldukça uzun boylu Âdem’ tasvirleri de vardır. Nitekim Ubeyy b. Kâ’b’ın naklettiğine göre Hz. Peygamber “Allah Âdem’i bir hurma ağacı gibi uzun boylu ve çok saçlı yaratmıştır”[109] buyurur.[110]

Tarihî eserler ve arkeolojik kalıntılar arasında, Hz. Âdem’in dünyaya ilk gönderildiği zaman altmış zira’ olduğuna ve onun neslinden gelen insanların süreç içinde kısalıp küçüldüğüne dair bir delil bulunmamaktadır. Gerek zamanımıza ulaşmış olan eski yapılar gerekse arkeolojik kazılarda ortaya çıkan araç ve gereçler önceki insanların da aşağı yukarı bizimle aynı boyutlarda olduğunu göstermektedir. Bunun aksini gösteren bazı delillere ulaşılmadığı sürece, tedricî kısalma fikrini ispatlamanın mümkün olmadığı açıktır. Âd Kavmi gibi bazı toplulukların iri cüsseli olduğu hakikat ise de bu iriliğin anormal boyutlarda olmadığı anlaşılmaktadır. Netice itibariyle Hz. Âdem’in altmış zira’lık boyundan bahseden hadîslerdeki “zira” ifadesiyle kastedilen ölçünün insanlar arasında geçerli olan ölçü biriminden farklı olabileceği ihtimali bir tarafa; söz konusu uzunluğun cismânî boyu değil mânevî azamet ve bereketi ifade ettiğini; cismânî boy olsa bile bunun Hz. Âdem’in dünya hayatındaki uzunluğunu değil cennetteki uzunluğunu ifade ettiğini söylemenin daha tutarlı olacağı anlaşılmaktadır.[111]

   3) İslam Dini emirleri, yasakları ve tavsiyeleri ile insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu hedeflemektedir. İtikat, ibadet, ahlak ve muamelata yönelik prensiplerinin önemli bir kısmı; kardeşliği, insanın itibar ve onurunu korumaya yönelik yaptırımlar içermektedir. Bu yönüyle tüm ilke ve esaslarının ilâhî rahmetin bir tecellisi olduğu söylenebilir. Kitap ve sünnetin temel öğretilerine bakıldığında, insanların kendi aralarındaki muamelelerinde bile bu merhametin hâkim kılınmasının hedeflendiği görülür.

Her ne kadar ilâhî vahiy rahmet eseri olarak inzal edilmiş, peygamberler merhamet elçisi olarak gönderilmiş, Hz. Muhammed (sav) âlemlere rahmet olarak takdim edilmiş, kitap ve sünnet Mü’minleri kardeş olarak vasıflandırmış olsa da “insan” olmanın tabii bir neticesi olarak zaman zaman kırgınlıkların, dargınlıkların hatta kavgaların yaşandığı da bir gerçektir. Fıtraten bu potansiyeli taşıyan her insan için bağlayıcı ve hayati önemde temel ölçü gazap halinde bile onur ve saygınlığın muhafazasıdır. Bu cümleden olmak üzere ister hadd cezasının uygulanmasında olsun ister kavgada olsun, karşıdaki insanın toplum içinde onurunu zedeleyecek şekilde bilhassa en şerefli organı olan yüz’e tokat vurmak yasak kılınmıştır. 

En doğrusunu bilen Allah Teâlâ’dır. Sözlerimizin başı ve sonu; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

DİPNOTLAR:

[1] Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen b. Fûrek el-İsfahânî.  Ebu’l-Hasan el-Eş’arî’nin görüşlerini sistemleştiren Eş’arî âlimi. 330 (941) yılı civarında İsfahan’da doğduğu tahmin edilmektedir. İbn Fûrek kelâm, fıkıh, usûl-i fıkıh, tasavvuf, tefsir, tabakat ve nahiv ilimlerinde eser vermiş çok yönlü bir âlimdir. Ancak daha çok tefsir, tasavvuf ve özellikle kelâma dair görüşleriyle dikkat çekmiştir.

[2] İbn Fûrek, Müşkilü’l-Hadîs ve Beyânuhu, s. 45-46, thk. Musa Muhammed Ali, Alemül kutub, Beyrut, 1985

[3] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, ts., c. 4, s. 473; Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, s. 427

[4] İbn Manzûr, c.4, s. 473

[5] “Seni yaratan, seni düzene koyan ve sana uygun bir şekil veren Allah’tır. Seni istediği bir şekle (sûret) göre terkip etmiştir” (İnfitâr, 8); “Size şekil veren (savveraküm) ve bu şeklinizi (suveraküm) en güzel biçimde yapan Allah’tır” (Mü’min, 64; Tegâbun, 3); Andolsun ki sizi önce yarattık sonra da şekil verdik (savvarnâküm)” (A’râf, 11); “O Allah, her şeyi yaratan, bütün varlıklara şekil veren (musavvir) ve en güzel isimlere sahip olandır” (Haşr, 24)

[6] “… Kim beni rüyasında görürse gerçekten beni görmüş demektir. Zira şeytan benim şeklime (fî sûratî) bürünemez…” (Buhârî, İlim, 38; Müslim, Rüyâ, 10-11); “Sizden biriniz namazda başını imamdan önce kaldırdığı zaman, Allah’ın başını eşek başına veya şeklini eşek şekline (sûratehû sûrate himâr) dönüştürmesinden korkmuyor mu!?” (Buhârî, Ezân, 53; Müslim, Salât, 115); “… Hz. Peygamber, Cebrâil’i (a.s.) iki kere bizzat kendi şeklinde (fî sûratihî) görmüştür” (Buhârî, Tefsîr, 53/1; Müslim, Îmân, 289).

[7] “İçinde resim/heykel (sûratün/sûratu temâsîl) ve köpek bulunan eve melek girmez” (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 7; Müslim, Libâs, 87).

[8] “İbn Ömer yüze çeşitli şekiller çizilmesini (en tu’leme’s-sûratu) kerih görürdü. Yine İbn Ömer şöyle demiştir: “Hz. Peygamber insanın yüzüne vurulmasını (en tudrabe’s-sûratu) yasaklamıştır” (Buhârî, Zebâih, 35).

[9] Hüseyin Kahraman, Sûret Hadisi Üzerine Bağlam Esaslı Bir Tahlil Denemesi, Hadis Tetkikleri Dergisi, c1, s.1, 2003, s. 54-55

[10] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c.2, s.323, Çağrı Yay, İstanbul, 1992

[11] Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’, (Abdürrazzâk’ın Musannef’i içinde), Beyrut, 1403, s. 384; Ahmed, Müsned, c.2, s. 315; Buhârî, İsti’zân, 1

[12] Ahmed, Müsned, c.2, s. 244, 519; Müslim, Birr, 115

[13] Humeydî, Müsned, c.2, s.476; İbn Ebî Âsım, es-Sünne, c.1,s. 229; İbn Hıbbân, Sahîh, c.13, s. 18

[14] Abdurrazzâk, Musannef, c.9, s. 445; Ahmed, Müsned, c. 2, s. 251

[15] İbn Ebî Âsım, es-Sünne, c.1, s. 228-229; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, c.12, s. 430

[16] İbn Ebî Âsım, es-Sünne, c.1, s. 230

[17] Şaban Çiftçi, “Allah Âdem’i Kendi Sûretinde Yaratmıştır” Hadisinin Tahric ve Değerlendirilmesi, Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,  Mart/2014, Yıl: 1, Sayı: 1, s. 7

[18] Hüseyin Kahraman, Sûret Hadisi Üzerine Bağlam Esaslı Bir Tahlil Denemesi, s. 57-58

[19] Rabî’ b. Habîb, Müsned, s. 314-315.

[20] Ukaylî, ed-Duafâu’l-Kebîr, c.2, s. 25, Dâru’l Mektebeti’l İlmiyye, Beyrut, 1984; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ,  c.5, s.449-450, thk. Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1413

[21] Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ,  c. 5, s. 449-450

[22] Asıl adı Abdurrahman b. Sahr olan Ebu Hureyre, Ezd’in bir kolu olan Devs kabilesindendir. Hicretin yedinci yılında Hayber’in fethi sırasında Medine’ye gelmiş ve Ashâb-ı Suffe’ye katılmıştır. Sahabe içerisinde en çok hadis rivayet eden kimse Ebû Hureyre’dir. Hadis ilmine çok düşkündür. Hadis hafızları bu ümmetin hadisçileri arasında en üstün mertebeye onu layık görmüşlerdir. Binden fazla hadis rivayet etmeleri sebebiyle “muksirûn” diye anılan yedi sahâbî arasında Ebû Hureyre ilk sırayı almaktadır. Bakî b. Mahled’den İbn Hazm’ın naklettiğine göre onun rivayetleri mükerrerleriyle birlikte 5374’ü bulmaktadır. Ebû Hureyre başta Rasûlullah olmak üzere Ubey b. Kâ’b, Ebû Bekir, Ömer, Üsâme b. Zeyd, Âişe, Fazl b. Abbas b. Abdülmuttalib gibi sahâbîlerden ve Kâ’b el-Ahbâr gibi tâbiîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de sayıları 800’e varan pek çok sahâbî ve tâbiî rivayette bulunmuştur. Bu sahâbîler arasında Enes b. Mâlik, İbn Abbas, İbn Ömer, Câbir b. Abdullah gibi en çok hadis rivayet eden kişileri,  tâbiîler içinde ise Hasan-ı Basrî, Şa’bî, A’rec diye bilinen Abdurrahman b. Hürmüz, Mücâhid, İbn Sîrîn, Hemmâm b. Münebbih, Ebû İdrîs el-Havlânî gibi tanınmış âlimleri, oğlu Muharrer’i saymak mümkündür. İslam modernistleri, müsteşriklerin hezeyanlarını ilmi gerçekler gibi sunup, Ebû Hureyre düşmanlığında oryantalistleri sollamışlardır. Bazı Müslüman(!) müellifler Ebu Hureyre’yi tenkit modasına katılmakla kalmamış, O’nunla alay etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madîre” gibi şen’i bir yakıştırma maalesef ki Müslümanlık iddiasında bulunan bir yazara aittir. Ebû Hureyre radiyallâhu anh’ın hayatı ve ona yapılan ithamların savunması için bakınız: Osman Güner, Ebu Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2008; Muhammed Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, Risale Yayınları, İstanbul; Mehmet Yaşar Kandemir, Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor?, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2019.

[23] 40 (660) yılında Yemen’de doğduğu tahmin edilmektedir. Babası Münebbih Hz. Peygamber zamanında Müslüman oldu. Medine’de Ebû Hureyre’den hadis öğrendi ve bu hadisleri eṣ-Ṣaḥîfetü’ṣ-ṣaḥîḥa (günümüze ulaşan ilk yazılı hadis metinlerindendir. Hemmâm’dan Ma‘mer b. Râşid’in, ondan talebesi Abdürrezzâk es-San’ânî’nin, ondan da Ahmed b. Hanbel, Buhârî ve Müslim gibi muhaddislerin rivayet ettikleri bu mecmuada Allah’ın sıfatları, sünnetin önemi, namaz, oruç, cihad, tövbe, ahlâk, geçmiş ümmetler, peygamberler, cennet, cehennem gibi konularda 139 (veya 138 yahut 136) hadis bulunmaktadır. Es-Sahîfetu’s-Sahîha, ilk defa Muhammed Hamidullah tarafından iki farklı nüshasına dayanılarak neşre hazırlanmış ve ilk baskısı 1953 yılında Şam’da yapılmıştır.) diye isimlendirdiği bir mecmuada topladı. Ayrıca Muâviye b. Ebû Süfyân, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer gibi sahâbîlerden rivayette bulundu. Kendisinden de ağabeyi Vehb, kardeşinin oğulları Akîl ile Ma’kıl ve Ma’mer b. Râşid gibi âlimler hadis rivayet ettiler. Hemmâm 101 (719)’da San’a’da vefat etti. Bütün kaynakların güvenilir bir muhaddis olduğu hususunda birleştikleri Hemmâm’ın naklettiği rivayetler Aḥmed b. Ḥanbel’in Müsned’inde, Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kitaplarında yer almıştır.

[24] İ. Hakkı Ünal, “Seçmeci ve Eleştirel Yaklaşım veya Hz. Peygamber’i Anlamak”, İslâmî Araştırmalar, X/1-3, Ankara 1997 (Hadis-Sünnet Özel Sayısı), s. 53

[25] İ. Hakkı Ünal, “Seçmeci ve Eleştirel Yaklaşım veya Hz. Peygamber’i Anlamak, s. 52-53

[26] Ebu Reyye, Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması (Çev. Muharrem Tan), İstanbul 1988, s. 229.

Ebu Reyye, Eḍvâ ale’s-sünneti’l-Muḥammediyye (Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması) kitabında,  Sahâbe, hadis ve hadis rivayeti, mevzû hadisler, hadislerde İsrâiliyat ve mesîhiyat, Ebû Hureyre’nin durumu, hadislerin tedvîni, hadis ilimleri, hadislerin kısımları, tanınmış hadis kitaplarının musannifleri, haber-i vâhidler gibi konuları ele almış, hadisler ve muhaddisler hakkında Ehl-i Sünnet âlimlerinin kanaatlerinin aksine görüşler ileri sürerek şüpheler uyandırmıştır. İslâm âlimleri, Ebû Reyye’nin bu kitabını tenkit maksadıyla çeşitli eserler kaleme almışlardır. Bunlar arasında Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî’nin el-Envârü’l-kâşife limâ fî kitâbi Eḍvâ ale’s-sünneti’l-Muḥammediyye mine’z-zelel ve’t-taḍlîl ve’l-mücâzefe (Kahire 1378/1958), Muhammed Abdürrezzâk Hamza’nın Ẓulümâtü Ebî Reyye emâme Eḍvâʾi’s-sünneti’l-Muḥammediyye (Kahire 1379/1959), Muhammed Ebû Şehbe’nin Difâ ani’s-sünne ve reddü şübehi’l-müsteşriḳîn ve küttâbi’l-muâṣırîn (Kahire 1387/1967) adlı eserleri zikredilebilir.

[27] Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin (din, edebiyat, dil ve kültürü içine alacak şekilde) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Oryantalizmin Arapça karşılığı “İstişrak”tır. İstişrak ile ilgilenen kişilere de Müsteşrik denilir. Oryantalistlerin hadise olan yaklaşımında ilk göze çarpan problemlerden biri, araştırmalarını İslâm âlimlerinin hadis metodolojisine göre değil, kendilerinin dünya görüşlerine uygun usûllerle yaklaşılmasıdır. Yahudilik veya Hıristiyanlık karşısında İslâm’ı küçük düşürmek ve onun insanların kalbindeki kudsiyetini ortadan kaldırmak için harekete geçen oryantalistler, Kur’an’a yönelik şüpheler uyandırmanın imkânsızlığını anladıktan sonra hadislere yönelmişlerdir. Asıl amaç, Müslümanların Sünnet’e olan inancını ve bağlılığını ortadan kaldırmak ve bu yolla kendi kutsal metinlerine yönelik tartışmaları bertaraf etmektir. Bu önemli konuda bakınız: Muhammed İmamoğlu, Âhir Zaman Müslümanına Notlar, s. 259-299, İtisam Yayınları, Ankara, 2016; Muhammed Kutub, Oryantalistler Ve İslâm, Beka Yayınları, İstanbul, 2014.

[28] W. M. Watt, Early Islam, Collected Articles, Edinburgh 1990, s. 94-100.

[29] Hadisin isrâiliyyat boyutunda incelemesi için bakınız: Özcan Hıdır, İsrâiliyyât-Hadis İlişkisi (Hadis-Yahudi Kültürü Tartışmaları) (doktora tezi, İstanbul 2000), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 350-354.

[30] Bu konuda meselâ bak. Bakara, 31, 33-35, 37; Âl-i İmrân, 33; Mâide, 27; Âl-i İmrân, 59; İsrâ, 61; A’râf, 12; Sâd, 76; Sâffât, 11; Mü’minûn, 12

[31] Hüseyin Kahraman, Sûret Hadisi Üzerine Bağlam Esaslı Bir Tahlil Denemesi, s. 52

[32] Müslim, Cuma, 17-18; Ebû Dâvûd, Salât, 104

[33] Tirmizî, Tefsîr, 3.

[34] Tirmizî, Tefsîr, 95

[35] Ebû Dâvûd, Salât, 104.

[36] İbn Kuteybe, Te’vilü Muhtelifi’l-Hadis-Hadis Müdafaası, s.289, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1979.

[37] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 290; Fahreddin Râzî, Allah’ın Aşkınlığı Esâsu’t-Takdîs fi ilmi’l-Kelâm, çev. İbrahim Coşkun Esâsu’t-Takdîs, s. 84.

[38] Hattâbî, Garîbu’l-Hadîs, c. 2, s.158, (Abdulkerîm İbrâhim el-Garbâvî), Dâru’l-Fikr, 1982.

[39] Rabî’ b. Habîb, Müsned, s. 318

[40] İbn Hacer el Askalânî, Fethu’l-Bârî, c. 6, s. 366

[41] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c.1, s.175; Fahreddin Razi, Allah’ın Aşkınlığı Esâsu’t-Takdîs fi ilmi’l-Kelâm,  s. 106

[42] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c.1, s.175-176

[43] Fahreddin Razi, Allah’ın Aşkınlığı Esâsu’t-Takdîs fi ilmi’l-Kelâm, s. 106- 111.

[44] Beyhâkî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 289

[45] Arapça’da haşv, lügatte, boş, manası ve dayanağı olmayan söz, artık, fazla, tıkıp doldurma, şilte yastıklarının içine doldurulan şey, dolma içi demektir. Tarihte ilk defa “Haşviyye” kavramı, kaba bir mücessime telakkisi ifade eden hadîsleri, hiçbir tenkit ve tetkike tabi tutmaksızın hatta diğer hadîslere tercih ederek, sahih hadîs addedip, harfiyyen tefsir eden bazı hadîs ehli hakkında kullanılan ve hakaret ifade eden bir tabirdir. Kur’an ve sünneti anlamada aklî mekanizmaları çalıştırma ve düşünmeyi hedeflemeden ziyâde nasların zâhirine yaslanarak “harfî/lafzî” anlayışa itibar etmede aşırılığa düşen ve bu zihniyeti muhtelif akımlar içerisinde temsil eden herkese “Haşviyye” demek mümkündür.

[46] Cüveynî, el-İrşâd ilâ Kavâidi’l-Edille fî Usûli’l-İ’tikâd, s.163-164, Kâhire, 1950; Nesefî, Tebsıra, c.1, s. 175

[47] Safer 223’te (Ocak 838) Nîşâbur’da doğdu ve ilk tahsiline burada başladı. Bağdat, Rey, Cürcân, Şam, Basra, Kûfe, Kahire ve Vâsıt gibi ilim merkezlerini dolaşarak pek çok hocadan istifade etti. İmâmü’l-eimme” diye anılan İbn Huzeyme 2 Zilkade 311’de (11 Şubat 924) Nîşâbur’da vefat etti. Şâfiî mezhebini ve Selef akîdesini benimseyen İbn Huzeyme,  önceleri kelâmî konulardan hoşlanmadığını ve bu sahaya girmek istemediğini, ancak hadis öğrencilerini Cehmî ve Mu’tezilî görüşlere karşı korumak amacıyla Kitâbü’t-Tevḥîd’i kaleme aldığını söylemiş,  Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını te’vil ve teşbihe gerek duymaksızın kendisinin bildirdiği şekilde kabul etmek gerektiğini ifade etmiştir.

[48]  İbn Huzeyme, Kitâbu’t-Tevhîd, s. 99, Riyâd, Dâru’r-rüşd, 1988

İbn Huzeyme  “Rahman’ın sûretinde”  varyantını “Kitâbu’t-Tevhîd”inde zikretmiş ve şöyle demiştir: “Bu rivâyette üç illet vardır; “Birincisi: (Bu rivayeti nakleden) es-Sevrî, (aynı hadisi İbn Ömer (r.a)’den nakleden) Atâ’ya muhalefet etmiş ve hadisi mürsel olarak nakledip, İbn Ömer’in adını zikretmemiştir. İkincisi: el-A’meş müdellis bir ravidir ve bu hadisi (senedde kendisinin üzerinde bulunan) Habîb b. Ebî Sâbit’ten bizzat işittiğini söylememiştir. Üçüncüsü: Habîb b. Ebî Sabit de müdellistir. Bu kişinin, bu hadisi (senedde kendisinin üzerinde bulunan) Atâ’dan bizzat işittiği bilinmemektedir.

[49] Nevevî, Şerhu Sahîhil Müslim, c.16, s. 166

[50] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, c.5, s. 183,  Beyrut, 1379

[51] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c. 5, s. 183.

[52] İbn Fûrek, Müşkilü’l-Hadîs ve Beyânuhu, s. 63-64

[53] Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, s.117-118, Elif Matbaacılık, Ankara,1972

[54] İmam Rabbânî, Mektûbât, trc. H. Hilmi Işık,  s. 495-496, İhlas Vakfı Yay, İstanbul, 2008

[55] İbn Teymiyye, Beyanû Telbisi’l-Cehmiyye, c. 6, s. 445

[56] İbni Kuteybe, Te’vilu Muhtelifu’l-Hadis, s. 221

[57] Mesela Ebubekir Sifil ve İhsan Şenocak gibi

[58] Mücessime’nin anlayışı, insan biçimci tanrı anlayışı (antropomorfizm) olup, Allah’ı insan şeklinde ve insanın sahip olduğu vasıfları haiz bir şahsiyet gibi tasavvur etmektir.  İslâm düşüncesinde Mücessime (müşebbihe diye de adlandırılır) diye adlandırılan bu gruplar, Allah’ı âdeta diğer varlıklar gibi düşünmüşler ve O’na maddî bir sûret ve şekil tayin etmişlerdir. Onlara göre, Allah sûret ve âza sahibi bir cisim olup haddi ve sınırı vardır. O, Arş üzerine oturmuştur ve ayakları ise Kürsî üzerindedir. Müşebbihe’ye göre Allah, et ve kandan oluşmuş organlara sahip bir cisimdir. O’nun, kendisini ziyaret eden ihlâslı kullarına dokunması, musâfaha yapması caizdir. Hatta onlardan bazıları Allah’ın insan sûretinde olduğunu iddia ederek, vücut yapısının nasıl olduğunu ve boyunun uzunluğunu tespite kalkışmışlardır. Din dilinin, özellikle de Arapça’nın zengin dil mantığını kavrayamayan, düşünce bağlamında oldukça ilkel görünen Mücessime ve Müşebbihe, Allah’ın özel bir şeklinin bulunduğunu, el, ayak, yüz vs. organlardan müteşekkil bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan Hişam b. el-Hakem (v. 190/805), Allah’ın cisim olduğunu, sonu ve sınırının bulunduğunu, boy, genişlik, derinlik, renk, tat ve koku gibi özelliklere sahip olduğunu iddia etmiş, ayrıca Allah’ın, her tarafa ışık saçan inci gibi parıldayan bir altın olduğunu söylemiştir. Yine bu zât, Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu, Arş’a dokunduğunu ve onu tam olarak doldurduğunu da belirtmiştir. Geniş bilgi için bak: Diyanet İslâm Ansiklopedisi, ‘Mücessime’ maddesi, c. 31, s. 449-452,  İstanbul, 2006

[59] Bak: Ebubekr Takiyyuddîn Hısnî, Def’u Şubeh, Kahire, 1350/1931,s. 41; Muhammed Zâhid Kevserî, Makâlât, s. 304

[60] Bu suçlamanın bir örneği için bakınız. Şehâbeddîn Ahmed b. Cehbel, el-Hakâiku’l-Celiyye fi’r-Reddi ale’bn-i Teymiyye, (thk. Tâhâ ed- Desûkî Hubeysî), Kahire, 1987, s. 57

[61] Hasan Karakaya,  İslam Akaidi, s.299-328, Beka Yayınevi, İstanbul, 2012

[62] İbn Teymiyye, el-Akîde el-Vâsıtiyye, s.  135

[63]  Takıyyuddîn İbn Teymiyye, er-Risâletu’t-Tedmûriyye (Tevhid Risalesi), s.14, İz Yayıncılık, İstanbul, 2009

[64] İbn Teymiyye, Kulluk, s. 29, çev: Abdi Keskinsoy, İstanbul, 2006.

[65] İbn Teymiyye, İbn Teymiyye Külliyatı, c.2, s. 357, çev: Komisyon, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1988

[66] İbn Teymiyye, Kalp Amelleri (Tuhfetu’l Irâkiyye), s. 101, Guraba Yayınları,  İstanbul, 2004.

[67] Gazzâlî künyesini tercih ettik. Gazâlî künyesi de meşhurdur. Doğduğu kasabaya nisbetle Tûsî diye de anılmakla birlikte onun adını bile unutturacak derecede meşhur olan nisbesi Gazzâlî’dir (Gazâlî). Yazılışları aynı olan bu iki nisbeden hangisinin doğru olduğu meselesi eski kaynaklarda ve yeni araştırmalarda tartışılmış, fakat kesin bir sonuca varılamamıştır. Zehebî’nin aktardığı bir anekdota göre bizzat kendisi, “İnsanlar beni çift ‘z’ ile (Gazzâlî diye) anıyorlar; hâlbuki ben Gazâle denilen bir köydenim” demiştir. Buna benzer bir açıklama, onun kızlarından birinin soyundan geldiği rivayet edilen Şeyh Necmeddin Muhammed’e de nisbet edilmiştir. İzzeddin İbnü’l-Esîr, Safedî, Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî gibi tarihçiler Gazâlî şeklindeki okuyuşu tercih ederler. Başta W. Montgomery Watt olmak üzere şarkiyatçıların çoğu ile bazı çağdaş Müslüman araştırmacılar da bu imlâyı benimsemişlerdir. Buna karşılık eski tarih ve tabakat müelliflerinin büyük çoğunluğuna göre Ebû Hâmid, babasının mesleğine (gazzâl “yün eğirici, iplikçi”) nisbetle Gazzâlî diye anılmıştır. Nitekim İbn Hallikân da Gazâlî şeklindeki okuyuşu yaygın kullanıma aykırı görür; ayrıca bir kimseyi mesleğine nisbetle anmanın Hârizm ve Cürcân yörelerinde âdet olduğunu belirtir.  Nevevî de bunun mâruf kullanım olduğunu ifade etmiştir. Bu bilgiyi aktaran Murtazâ ez-Zebîdî’nin bir alıntısına göre İbnü’s-Sem‘ânî, “Tûs halkına Gazâle köyünü sorduğumda onu tanımadılar” demiştir. Gerçekten bu isimde bir köyün varlığından sadece tartışma konusu olan nisbe dolayısıyla bahsedilmektedir. Zebîdî, bu nisbenin imlâsıyla ilgili tartışmaları özetledikten sonra İbnü’l-Esîr’in tercih ettiği Gazzâlî şeklindeki okuyuşu, son dönem tarih ve ensâb yazarları tarafından itimada şayan bulunan görüş olarak değerlendirir. Geniş bilgi için bak: TDV İslam Ansiklopedisi, ‘Gazzâlî’ maddesi, c. 13, s. 489-495, İstanbul, 1996

[68] Gazzâlî, İlcâmu’l-Avâm, s.321, (nşr. M. Mustafa Ebu’l-A’lâ), Kahire, 1970.

[69] Şûrâ, 11

[70] Gazzâlî, el-Madnûnu’l-Kebîr, s. 358

[71] Nesâî, İmân, 6, (h. no: 4988)

[72] Gazzâlî, el-Madnûnu’l-Kebîr, s. 359-360.

[73] Gazzâlî, el-Madnûnu’s-Sağir, s.388.

[74] Gazzâlî, el-Madnûnu’l-Kebîr, s.362

[75] Gazzâlî, el-Madnûnu’s-Sağîr, s.388; Kimyâ-yı Saâdet, s.43-44.

[76] Gazzâlî’nin eserlerinde vahdet-i vücûdu çağrıştıracak pek çok ifade vardır. Gazzâlî eserlerinde hem klasik tevhid anlayışını anlatır, hem de vahdet-i vücûdu ifade eden görüşlere yer verir. Vahdet-i vücûdun ön hazırlığı sayabileceğimiz Gazzâlî’nin tevhid anlayışı eserlerinin farklı yerlerine serpiştirilmiştir. Bunların bazılarını burada aktarmada fayda vardır. Gazzâlî’ye göre kişi ancak Allah’a dost olarak ve O’nun marifetine ulaşarak ölürse kurtuluşa erebilir ki bunun için basiret nuruyla nazar etmek gerekir. Allah aşkını ve O’na karşı ünsiyeti elde etmek için kul daima Allah’ı zikretmeli ve zikrinde dâim olmalıdır. Mârifete ulaşmak için ise kul, etrafında cereyan eden ilâhî fiilleri ve Allah’ın sıfatlarını tefekkür etmelidir. Gazzâlî tam da burada Hakk’ın varlığının asıl varlık olduğuna dair görüşünü zikreder. Ona göre varlık âleminde, Allah’tan ve şuûn ve ef’âlinden başka bir şey yoktur. Gazzâlî’ye göre imanın temelini tevhid oluşturur. Tevhîd, Allah’tan başkası için kulluk etmemektir. “Hevâsını kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkān, 43) âyetine telmihte bulunarak hevâsının peşinden koşanların zamanla onu mabud ittihaz edeceklerini belirtir. Gazzâlî’ye göre böyle birinin tevhidi hakîkî değil, lügavîdir. İmanın böyle sûrî değil de hakîkî ve keşfî olması, Allah’ın nuruyla aydınlattığı sinelerde olur. Böyle bir imana sahip mümin için varlık olduğu gibi keşfolunur. Neticede bu mümin, varlığın tümüyle Allahâ râcî olduğunu müşâhede eder. Gazzâlî yine burada varlık görüşünü ortaya koyar: Varlık âleminde ancak Allah, ef’âli ve sıfâtı vardır.

[77] İbnu’l-Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye, c. 8, s. 365

[78] İbnu’l-Arabî, A.g.e.,  c.7, s. 521

[79] Sâd,75

[80] İbnu’l-Arabî, A.g.e., c.9, s. 258-259

[81] Benzer lafızlarla Buhârî, İmân, 37

[82] İbnu’l-Arabî, A.g.e., c. 9, s. 259-260

[83] İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi, s.9-10,  Haz. Mustafa Kara, Cemiyeti Tedrisiye-i İslamiyye Yayınları, İstanbul, 1991

[84] Çağdaş kelamcı-felsefeci Ahmed Mahmûd es-Subhî, Abdülkerîm Cîlî’nin insân-ı kâmil nazariyesinin de bu hadise dayandığını iddia eder. bk. Ahmed Mahmûd Subhî, , el-Felsefetü’l Ahlâkiyye fi’l-Fikri’l-İslâmî, Kahire, 1983, s. 214

[85] bk. İbnü’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, s.154

[86] Eş’arî, Ebu’l-Hasan, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, s. 257, (nşr. Helmut  Ritter),  Wiesbaden,  1980; Malatî, et-Tenbîh
et-Tenbîh ve’r-Redd, s.22, (nşr. M. Zâhid el-Kevseri), Beyrut, 1968; İsferâinî, et-Tebsîru fi’d-Dîn, s.132, Beyrut, 1983.

[87] Hicr, 29

[88] Tîn, 4

[89] Bağdâdî, el-Fark   beyne’l-Fırak, s.257, (nşr.,Muhammed   Muhyiddîn  Abdülhamîd), Beyrut, 1990

[90] Mâide, 54

[91] bk.İbnü’l-Cevzî, a.g.e., s.153

[92] Ahmed Eflaki, Menâkıbü’l-ârifîn (Ariflerin Menkıbeleri), c. 2, s.79-80, MEB Yay., 1953

13.Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, esas itibariyle felsefî tasavvuf düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfî’dir. İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlânâ, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve evvel-emirde Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır. Şems-i Tebrizi ile tanışması öncesi böyle bilinen ve tanınan Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra Şems’e “tasavvufi manada âşık” olmuş ve Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitâbi ilimlere düşman olan Şems, Mevlânâ’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir. Mevlânâ’nın hayatını bu kadar değiştiren, muhiblerince Mevlânâ’yı Mevlânâ eden-bize göre ise Mevlânâ’yı yoldan çıkaran- sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzere olduğu âşikar olan Şems-i Tebrizi, tabir-i caizse Mevlânâ’yı da yoldan çıkarmış, kendi sapık inançlarının davetçisi yapmıştır. Geniş bilgi için bakınız: Muhammed İmamoğlu, İhyâ mı İmhâ mı?, Genişletilmiş 2. Baskı, Nuhbe Yayınları, Ankara, 2020

[93] Meselâ bk. İbn Fûrek, Müşkilü’l-hadîs, s. 14-15; Nesefî, Tebsıra, c.1, s. 132.

[94] İbn Hibbân, Sahîh, c.12, s. 419

[95] İbn Fûrek, Müşkil, s. 48. Buhârî, Itk, 20; Müslim, Birr, 115; (Buhârî, hadisin “Sizden biri kölesini dövdüğünde yüzüne vurmaktan sakınsın” kısmını zikretmiştir.)

[96] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 71, no:173, el-Elbânî’ye göre rivayet “Hasen”dir

[97] İbn Fûrek, Müşkil, s. 48

[98] İbn Fûrek, Müşkil, s. 48-49

[99] Buhârî, Ehâdîsu’l-Enbiya, 1; Müslim, Cenne, 28

[100] Ahmed b. Hanbel, c.13, s. 504; Müslim, Cenne, 28

[101] Buhârî, Ehâdîsi’l-Enbiya, 1; Müslim, Cenne, 28

[102] İbn Ebî Şeybe, c.7, s. 35; Ahmed b. Hanbel, c.13, s. 315

[103] Yunus Emre Çördük, Hz. Âdem’in Boyu İle İlgili Rivâyetler Üzerine, s. 122, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 17 Sayı: 56 (Yaz 2013)

[104] İbn Hacer, Fethul Bârî, c.6,  s. 366-367

[105] Yunus Emre Çördük, Hz. Âdem’in Boyu İle İlgili Rivâyetler Üzerine, s. 124

[106] Ahmed, Müsned, c. 5, s. 266.

[107] Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 35

[108] Buhârî, Tefsîr, 55/2

[109] Bu rivayet için bk. Tefsîru’l-Hasan el-Basrî (Nşr. Muhammed Abdürrahim), Mısır 1992, c.1, s. 87.

[110] Hüseyin Kahraman, Sûret Hadisi Üzerine Bağlam Esaslı Bir Tahlil Denemesi, s. 66

[111] Yunus Emre Çördük, Hz. Âdem’in Boyu İle İlgili Rivâyetler Üzerine, s. 128-129

Yazar Hakkında
imamoglumehmet

Yazar : imamoglumehmet

Yazar Hakkında : Ankara 1973 doğumluyum. Mamak İmam-Hatip Lisesinden 1991’de mezun oldum. 1996’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İyi dereceyle mezun oldum. 1996’da Artvin’de öğretmenliğe başladım. Hâlen Ankara Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Meslek Dersleri öğretmenliği yapmaktayım.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Sitemizde En Çok Okunan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İslâm’da Tesettür Hicret İMAMOĞLU Yeryüzünde insanca ve müslümanca bir hayat sürdürmemiz için
Rabbânî Âlim Abdulfettah Ebû Gudde (Rh.a) Hz. Muhammed Efendimizin: “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere sebat
Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar İnsan dünyaya gelişinden itibaren imtihan süreci işlemektedir. İnsanın dünya

Sitemizde En Çok Yorumlanan İçerikler

Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ? Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir
İrtidat ve Yeni Dünya Düzeni
İrtidat ve Yeni Dünya DüzeniDr. Mehmet SÜRMELİ Dinin, “ hayat tarzı” olduğunu düşünürsek günümüzde
Ilımlı İslam(!)’ın Şövalyesi: Fethullah Gülen Ubeydullah TOPRAK ‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni
Hangi Selefilik? Yunus Dinçkan / Ümmet-i İslâm Son yıllarda yaygınlık kazanan ve

Son Yapılan Yorumlar

  • Videolar

    'Mü'minûn Sûresinden Âhiret Sahneleri' Sohbeti

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (1)

    Lokman Aleyhisselâm'ın Öğütleri (2)

    Âl-i İmrân Sûresi 190-195. âyetin tefsiri

    Düğün Sohbeti

    Suriye ve Mısır'daki Kardeşlerimiz İçin Dua

    Ahir Zaman Müslümanına Notlar

  • RSS Bilinmeyen besleme

  • Arşiv

  • Etiketler

  • Tavsiye Siteler

    Islah Haber

    İmam Buhari Vakfı

    http://imambuharivakfi.org/

    İyiliğe Çağrı Yardım Derneği

    https://iyiligecagri.org.tr/

     

     

  • Ziyaretçiler

  • En Çok Okunan Yazılarım

  • Sosyal Medya’da Paylaşın